Nef Var Kenef Var, Kefen Var Nef'î Var


"Allahü teâlâ cemildir, cemal sahiplerini sever" hadis-i şerifini şiar edinen Türkler, yaptıkları evlerini tekebbürden uzak tutmak için tarih boyunca özen göstermişlerdir. Ev alma derdinden uzak, komşu almaya yakın bir hayat görüşünden taviz vermeden, kuşlara dahi ev yapma inceliğini korumuşlar ve doğanın suyuna gidecek evler inşa etmişlerdir. Bu evlerde salona, oturma odasına yer yoktur; misafir gelir ve umduğunu değil bulduğunu yer. Toksa sedire geçer, açsa yer sofrasına: "Yemek yerken yaslanmam! Ben Allah’ın kuluyum; kul nasıl yerse öyle yer, öyle otururum." [Buhari]

Semaver kurulur, içen varsa tütününü sarar, hanımlar hazırladıkları yemekleri evin beyine teslim eder, evin beyi de varsa evlâdının yardımıyla yoksa tek başına misafire ikramda bulunur. Sohbet koyudur, çaylar demli. Zaten bütün sokak bir aile gibi olduğundan evin sadece kapısına değil hiçbir yerine kilit vurulmaz, "Allah misafiri" sözü de buradan gelir. Kapı gıcırtısıyla misafir yatağı hazırlanması arasında saniyeler vardır. Çünkü bilinir ki misafir "Hayy"dan gelmiştir ve ""ya gidecektir. Zaten: "Misafirlik üç gündür. Fazlası sadakadır. Misafirin, ev sahibini sıkacak kadar çok kalması helal değildir." [Buhari]. Evlerin eyvanı, yani sokakla arasında bir giriş alanı vardır. Allah misafiri buradan girer eve. Dünyada misafirine türkü yakmış nadir milletlerdendir Türkler. Bir türkümüz bize şöyle der: "Aman aman ez hanım / çık eyvana gez hanım / aziz misafir gelmiş / şeker şerbet ez hanım."

Yer sofralarında öyle Karun sofraları gibi onlarca çeşit değil, "Nefsi körlemek" bilinciyle hazırlanan yemekler Türklere ağız tadı, nefaset kazandırmıştır. "Komşuda pişen bize de düşer" denir çünkü yemeğin kokusundan evvel kendisinden bir kap komşuya yetiştirilir. Yuvayı dişi kuşu yapar. Evin içi kadından, sokağı ise erkekten sorulur. Bundan dolayı evin namusu, mahallenin namusu, şehrin namusu ve vatanın namusu gibi ebedi ve kıymetli sorumluluklar vardır. Türk evi, Türklerin ahlâkının numunesidir; komşunun da hakkını göz ederek oluşturulur. Komşunun güneşini, rüzgarını ve hatta yağmur damlasını dahi engellemeye "kul hakkı" gözüyle bakılır. Yemek, temizlik (hamam), çamaşır, bulaşık gibi işler ortak çözülür. Düğün dernek hangi evdeyse, mahallenin erkeği de kadını da o evdedir, o evin hizmetindedir. Ev sahibinden izinsiz barınmaz, evi habersiz terk etmez: "Allah’a ısmarladık demeden ayrılan misafir, hırsız olarak girmiş, yağmacı olarak çıkmış olur." [İ.Gazali].

Evler en az üç çekirdek aileyi barındıracak gibi yapılır. Ana-baba, oğul-gelin, kız-damat aynı evde yaşar. Bacadan tüten dumanın bile ısısından faydalanılan bu gibi az enerji tüketen evlere şimdilerde sustainable architecture, ecological design deniyor. Krediyle sahibi olunabiliyor. Neyin sahibi? Sahip olan bellidir: "Ve semaların ve arzın mülkü Allah'ındır. Ve dönüş Allah'adır." [Nûr, 42] Cengiz Bektaş'ın "Türk Evi" kitabında "Bütün evler gün doğusuna bakıyor. Kimse kimsenin içine bakmıyor. Kimse kimsenin havasını, güneşini, göz hakkını (bakışını) kesmiyor. Kimse kimseyi kirletmiyor." yazar ki bunun sebebi de açıktır: "İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır, insanların kötüsü insanlara zararlı olandır." [Münâvî, Feyzu'l-Kadir, 3/480]

Merhum Turgut Cansever, "İnsanın vazifesi dünyayı güzelleştirmektir. Dünyaya en büyük müdahale yapılarla olduğuna göre mimarların görevi dünyayı güzelleştirmek" der. Bu sözlerin yanına da bir Sezai Karakoç şiiri yakışır: "Bana sormayın böyle nereye / koşa koşa gidiyorum / alnından öpmeye gidiyorum / evleri balkonsuz yapan mimarların.".

Artık Türk evlerinin kadim hassasiyetlerinden bahsetmemiz mümkün değil. Bugün bir şairin, şiirinde semaveri kullanması dahi romantizmle bağdaşacaktır. Zira metrekarelerin içinde bölünmüş hayatlar yaşanmakta, mutfakta elektrikli ısıtıcıyla yapılan çayı "mug"larına dolduran da odasına çekilmektedir. Sobalarımızla da vedalaştığımızdan ve dolayısıyla ortak bir noktada ısınma, dertleşme, helalleşme olasılığımız kalmadığından, ayrı odalarda yaşıyoruz. Behçet Necatigil'den: "Evlerin çoğunda dirlik düzen / kalan bir hatıra oldu geçmişte.". Bir yastıkta kocayın denir mesela, artık o duvardan duvara yastıklar yok. Divan da yok. Mikrofiber kumaşlı çekyatlar var, tek hareketle yatak olan kanepeler var, antibakteriyel yastıklar var. Hamamımız yok banyomuz var. Hatta saunamız jakuzimiz de var. Ailecek anadan üryan giriyoruz, dinleniyoruz, temizleniyoruz ve hep bunları zannediyoruz. İşin tuhafı "temizlendiğimiz" banyoda aynı zamanda taharet de alıyoruz. Evimiz 3+1 ise ücra köşesine, 2+1 ise kıyısına, 1+1 ise tam ortasına necasetimizi bırakıyoruz. Sonra orada hiç çekinmeden eşimize dostumuza yemek yapıyor (Amerikan mutfak), uykuya çekiliyoruz. İyi uykular. Karabasan da görüyor muyuz?

Türk evlerinde hela (hâlâ köylerde görmek mümkündür), evin aşağı yukarı 50 metre dışında olur. Orada destur denerek abdest bozulur. Mesela abdest bozmak diyoruz. Bundan Türk'ün abdestsiz gezmeyeceğini anlamamak, ya mankafaların işidir ya da Yahudilerin. Türk abdestsiz gezmeyi başına gelecek musibetlerin garantisi olarak görür. Bu yüzden "şansızlık oldu" demez, "kaza oldu" der. Tuvalet, Türk evine dikilmiş incir ağacıdır.

Nefesten ilham aldığını iddia eden Nef adlı proje, İstanbul Şişli'de kurulu vaziyette. Bol taksitli az peşinatlı satışı devam ediyormuş. 53 dairesi var, yani 53 tuvaleti. Bu koca projenin keneflerinden akan necasetle "yaşadığını" gözünüzün önüne rahatlıkla getirebiliriz. Aynı projede vefat edenleri de düşünürsek, bu kenefi bol "modern yaşam alanı"ndan kefenin de çıktığını unutmamak gerekir. Şu hâlde insanın maruz kaldığı felaket de aşikar oluyor. Bir an evvel o salih, sakin ve sükunet dolu Türk evlerine, evlerimize dönmemiz lâzım. Sokağımızı, mahallemizi, vatanımızı koruma bilincini diri tutmamız lâzım.

Eczanelere dikkatlice bakın. Artık "apotheke" ve "pharmacy" yazıları nal gibi. Eczane yazısı ise ufacık. Haç koymak için kocaman bir yer kalıyor böylece. Şairlerin temin ettiği sıhhati şifadan saymayanlar bu haçları hoş görüyorlar. Oysa Adiyy b. Hatim boynuna takılı altın bir haçla Rasulullulah'ın yanına girince, efendimiz ona “Adiyy! At o putu[Tirmizî] demiştir. Çünkü “Kim bir kavme benzerse artık o onlardandır." [Ebu Davud] ve "Bizden başkasına benzeyen bizden değildir." [Tirmizî].

Son söz olarak şifa maksadıyla kulağımızı ilk milliyetçi şairimiz Nef'î'ye uzatalım: “En derinden uykulardan kaldırandır sözüm / güne el koyanları yıldırandır sözüm / zamanı zemini daralmış olanlara / gönüllerince zemindir, zamandır sözüm."

Yağız Gönüler
(Aşkar, 33, Ocak-Şubat-Mart 2015)

Ekmek ve Mushaf Üzerine

* Yeminler hatırlatan İrfan Dağ'a

Esselâmu aleyküm
Her selâm verenin kıvırdığı
Kendine alternatif gelir yöntemleri bulduğu
Televizyon ve radyo ve gazete kıyısında
Ağabey kanatlarında yer edindiği
Ve ihaleler kapıştığı bir şehirden yazıyorum
Lafı biraz uzatacağım, kusura bakmayasın
Bu şehirde şerefimle ölmek istiyorum

Doğru teknolojiler, yalın iş modelleri, ruhsuz adamlar
Nasıl da sırıtır feminist Müslüman ablalar ve en iyi arkadaşlar
Ama yurtlarına da alçakları uğratmazlar ha sakın ha sakın
Hepsi o kadar alçak, alçak ve alçak gönüllüdür ki
Tivitlerle severler birbirlerini, projelerle överler
Betonu ve israfı hoş görürler, mütereddittirler
Yeni nesil işletim sistemleri vardır, dokunmatiktirler
Müteahhitlerle yemek yerler, yakın tarihe gülerler
Sen onlara Kut'ül Ammare'yi anlatınca mesela

Yatırım fonları alıyor musun, tahvildi bonoydu, birikmiş dövizin var mı
Dersaadette insanlar bunlarla yatıp kalkıyorlar
Onlar iş yeri servislerine aitler Allah'a değil
Onlar gün boyu genel müdürlerini tavaf ediyorlar
Onlar hep izinden gidiyorlar Akdeniz'in, noellerin ve heykellerin
Zaten ekmeği kredi kartıyla, kurbanı da bonusla
Falan filan işte uzaktan bir ses gelince sol la sibemol diye
Nihavendi çıkaramıyorlar, Refik Fersan'ı zaten tanımıyorlar
Altının yükselişiyle Demba Ba'nın golleri arasında analizler yapıyorlar
Oral yoldan Amerikan menşeli ve kuşburnu ihtiva eden vitaminler alıyorlar
Kas yapıyorlar, kasılıyorlar, kıvırıyorlar

Beni soracak olursan, sorma beni
İnananların kiracı olduğu dünyada değilim ev sahibi
Kaç kat karşılığında çocukluğum geri getirilebilir ki
Bütün dizeleri i'yle bitirsem buna çok klişe derler mi
Alkış değil miydi en büyük klişe
Dicle, Şattülarap, Basra üçgeninde Halil Kut, yani diyorum ki
"Arslanlar!" diye o bağırırken
"Bütün Türklere şeref ve şan" derken
Alkış mı tutardı yoksa ekmekle Mushaf mı erlerin eli
Otuz bin zayiat verebilir mi onlar, teslim olabilirler mi
Böylece İngilizlerden ya da basına az yansıyan bir bültenden
Farkları kalmayacak ve belki de
Kazanmanın formülünü arayacaklar daha bir yüz sene

Beni soracak olursan, sor beni
Çöp suyu kokan parmaklarımla çıkıyorum sabahlara
Kanımın Midye-Enez hattına çekildiği her yerde piknik yapıyorum
Küçük tüp patlatıyorum, etrafa neşe saçıyorum
Düşünüyorum kartoncular çöpçülere neden şiir yazmıyor
Neden bir şair feci şekilde can vermiyor
Von der Goltz'dan Gerd Müller'e kadar
Hatta kapitülasyonlardan patrikhanelere
Oradan da bizim eve giren şey neydi
Sahi ne söylüyorum ben ve tüm bunlarla onlar ilgilenir mi

Beni soracak olursan
Öfkemi gâvura askerlik yapmayan dedeme
Neşemi Şükrü Tunar'ın nağmelerine borçluyum
Sevmediğim herkese onlar diyorum sevdiklerime sen
Sabah ekmeği alırcasına kendimden geçip, asfaltta poz veriyorum
Sen de bilirsin bir tanka taş atmak çok piksel gerektirir
Ve isyankar bir bayrağa sempati duymak medyayı sosyalleştirir
Durduruyorum onların yükselme dönemini ki aldığım nefes içime sinsin
Kefenini kavuğunda gezdiren padişahın her şeyi vardı
Peki ya anasına bir mektup dahi yazamamış şehidin
Ve aleyküm selâm

Yağız Gönüler
(Aşkar, 33, Ocak-Şubat-Mart 2015)

Soruşturma: Ece Ayhan’ın devletle alıp veremediği nedir?


Soruşturan: Yağız Gönüler
Kimilerine göre bir devlet dersinin bir nefeslik teneffüsü, kimilerine göre tek başına bin adam, kimilerine göre kimliksiz bir aksi şeytan. Belki de hepsi. Türk şiirinin hiçbir kalıba sığmayan, insanın olduğu her yere dizeler dizmiş bir şairidir Ece Ayhan. Onun karnesinde devlet tüm derslerden kalmıştır. Hem de paralı ve bol yataklı...

Mustafa Aydoğan (Şair, Yazar)
Dünyaya gelmiş olmaktan hiç memnun değil. Ben böyle gördüm Ece Ayhan'ı. Ateşle sevişmek istedi hep. Çelişiktir Ece Ayhan. O ateş onu yaktı. Bu, iyi bir şekilde olmadı. Sapmak istedi ama sapacağı yeri kestiremedi. Sapkın oldu. Bu tarafıyla da ilginçtir. Ama ben sapkınları sevmem. "Yitik Keçiler” metaforunu çok sevdiği yerden görmek istedim onu hep. Bu metafor Sezai Karakoç'a ait. Yurtdışında hep bu metaforu tekrar edip durmuş. Yersiz yurtsuzluğu da buradan geliyor. Devleti tanımaz Ece Ayhan. Kimliksizdir. Aidiyet duygusunun yokluğu ona bir ateş hediye etmişti. Bu ateşle ilişkisini de söyledik.

Osman Palabıyık (Şair)
Muhaliftir Ece Ayhan, otorite karşıtıdır. Kolay kabullenmez ve sorgular. Belki de en doğrusu bu, bir şair yazdığı kadar sorgulayabilmeli de. Ece Ayhan'ın sorgulama durumu ise biraz farklı, çocukluğunu babasız geçirmiştir. Baba iktidardır, devleti simgeler. Bu nedendir ki otorite boşluğu yaşamıştır. Belki de boşluk duygusu karşıt olmasına sebepti hep. "Bizler ne de olsa yüzyıllar boyu enflasyon çağının çocuklarıyız hep. Bizlerin fotoğrafları hep negatif görünüşlü, bundan bizim suçumuz ne ?” derken insandan çok sistemden tiksinmesi ve kaçışı vardır. Yani bir şair gerçekten yaşıyorsa eğer şiiri de hayata karşı duruşu da çocukluğundan geçer.

Muhammed Faruk Özcan (Şair, yazar)
Şiirim, kadınım, sevgilim. Devlet gibi ucuz iltifatların, naylon sevdaların uğramayacağı son ocağım. Peygamber sevdalılarının cennetten düşen terennümü. Türk'ün sözü… Devlet ile şiirin birbirine koşmakla bitmeyecek uzaklığını anlatmaya nefesim yetmez biliyorum. Devlet şiirin dizlerinin dibine ne zaman oturacak, aşkın ağırlığını iliklerine kadar ne zaman hissedecek onu da bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da şudur: Devletten şiir çıkmaz ancak şiirden devlet çıkar. Devleti tarihin karanlıklarına gömmekten kurtaracak olan yazılan değil söylenen şiir olacak. Sipariş sevdalardan uzak şiir. Yerimden doğrulup, vicdanımı elime alıp devletin şiirle kavgaları olan olmaz olasıca bir bela olduğunu söyleyecek değilim. Devlet şiirin tadına vardığı zaman anlayacaktır ki yaşamasını anlamlandıran, ciğerlerini dolduran, kalbini patlatan bir şeyler var. Kavgadan ve kinden uzak billur gibi bir hazine olan şiiri devlet ne zaman tadarsa işte o zaman ebed müdded olacaktır. Sevgilim şiir, devlet de gün gelecek şairin olacak. Şairler de biliyorlar ki şiir hepimizi tarihe gömecek. Zamanı durduracak, şairi diri tutacak, şairin sesini asırlar sonrasına taşıyacak olansa elbette sevgilim şiir olacak. Unutmadan; şiir elbette anayasaya aykırıdır. Çünkü anayasa devletin şiire sevdalanmasını düzenlememiştir.

Güven Adıgüzel (Şair, yazar)
Devlet dersinde ‘hüküm’ bellidir. Hüküm söz’e dâhildir. Devlet tabiatı gereği ‘baba’ rolünde her zaman kusurlu ve eksiktir. Burda şiir söylenir. Babalar çocuklarını uyurken severler, şairler hayırsız evlatlarıdır bu gri rüyanın. Ece Ayhan ‘’Devlet dersi Türkiye’de seçmeli değil, zorunlu bir derstir’’ derken bir sigara yakarak uzaklara bakmıştır mutlaka, uzaklara bakarken kalplerde uyanan hüzündür çünkü devlet. Soğuk ve asık suratına bakarak ‘çok yaşa’ diyorsak hep bu yüzden. Devlet şiir sever, yüksek sesle ve resmi törenlerde. Bir bürokrat şair daha kravatını gevşetemezse bu şiir yeniden başlar. Devlet şair sevmez, şairin kaleminden kıvılcımlar çıkar, devlet kıvılcım sevmez, şair yangın olur. Devlet sofra sever, sofrada tuzu ve şairi çok olsun ister. Şiir anayasaya bile aykırıdır ki şair bir hayali yaşatıp dururken ebediyen sakıncalı. Şiir kendine bile muhaliftir, devlet şurada bi dursun. Devlet dersinde şair zaten teneffüstür…

Abdulhalik Aker (Şair)
Ece Ayhan’ın devletle alıp veremediği şairin baştaki güce muhalefitidir. Baştakinin ideolojisi ve kimliği mühim değildir. Şair illaki muhalif olacaktır düşüncesi var sanki onda. Ece Ayhan’ın şairliğin verdiği bir güdüyle hep ideali istediğini düşünüyorum. Bu nedenle de hep muhalif olmuştur. Mevcut olanın ideale yakın olması dahi yeterli değildir şair için. Onun istediği mevcut olanın kafasındaki düşüncelerle -bu düşünceler ütopik olsa dahi- birebir örtüşmesidir. Kısacası takıntılı heriftir. İlla da benim istediğim olacak diye tutturmuştur.

Mehtap Altan (Şair, Yazar)
Her şair biraz muhaliftir; devlete, çevreye, hayata dair. Zira her şair çocuktur; çocuk saflığı, çocuk sevgisi, çocuk duyarlılığı ile bakar hayata. Eşitlik olsun, adalet olsun, hakça bölüşüm olsun ister. Zulüm, haksızlık, baskı karşısında sesini yükseltir, normaldir. Herkes eceliyle ölsün ister! Bu nedenle Ece Ayhan'ın muhalifliği şairliğine dair sayılmalıdır ve hoş görülmelidir…

Neslihan Yalman (Şair, Yazar)
Ece Ayhan'ın zihnen göçer bir şair olduğunu düşünüyorum. Bir şairin bedeni bir varlık oluşuyla ve dış gerçekliğiyle; iç gerçekliğini, uyumsuzluğunu ve bilinçaltını bir tutmamak gerektiğini; bunun aşırı toplumsal bir yorum olduğunu ve böylesi teknik bir bakışın sanatla bağdaşmayacağını düşünüyorum. Sanatı bir kırılma, bir çelişkiler çokluğu olarak alırsak ve şairin şiirini önce kendisini inkâr ederek, yıkarak oluşturduğunu düşünürsek, zaten Ayhan'ın devlet kurumlarında çalışan bir aileden gelmesi, kendisinin de orada çalışması ve daha sonra devletin içinden çıkarak, ona muhalif olması doğaldır. Çünkü; o bir ideolog, bir siyasetçi değildir. Bir şairdir. Edindiği her türlü tecrübeyi yarı-bilinçle -çünkü; şiir “tam” bir bilinç işi değildir- aktararak, kendine has bir dil dünyası ve anlam bütünlüğü oluşturmuştur. Bu eleştiri kişiliği üstünden getirilse de; yazdıkları üstünden getirildiğinde, “estetik” bir anlam ifade etmemektedir. Ben aynı şeyi Necip Fazıl Kısakürek, İsmet Özel, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Nâzım Hikmet gibi şairler için de düşünüyorum. Bunlar çok “kendi-şairlerdir” ve kendilik asla bütüncül, rasyonel bir şey değildir. Bütüncül olandan samimi, tutku, hakiki sanat pek türeyemez!.. Şöyle demez mi Ayhan?: “Ey ustalıkla taşaronluğu birbirine karıştıran ve / Yaşayan okur! / Sen yabancı değilsin bense bir fakir derviş” ya da “Biliyor musun? ben biraz da tepilmiş Bizans'tan geliyorum huysuz!/ Ve hem huysuz ve hem ikircikli olarak”.

İzdiham
(16, Ocak-Şubat 2015)

CNR Kitap Fuarı'ndayım


7 Mart Cumartesi günü saat 14:00'te CNR Kitap Fuarı'nda  İzdiham standındayım.  Kırılınca Klarnet'in 2. baskısını imzalıyorum. Muhabbete beklerim.

Ümraniye E-Tipi Cezaevi'ndeydik


Hüseyin Akın'ın moderatörlüğünde Yağız Gönüler, Erol Erdoğan, Hasip Bingöl ve Yusuf Tosun; Ümraniye E-Tipi Cezaevi'nde mahkûmlarla hayata ve şiire dair konuştu. Mahkûmların da şiir okuduğu günde fazlasıyla hasret, acı, aşk ve tefekkür vardı.