Hayatı Kolaylaştıran Dizeler

Sefalet asla bitmeyecek
Yaşarken tablolarını paraya değişmeyen ressam
Böyle haykırmış son nefesinde
Biz yalnızca maaş günleri gülümseyenler
Banka kartıyla mezar taşı üzerinde
Aynı şeylerin okunacağı
Biz insanlar
Rûz-ı mahşerde kaça satacağız tablolarımızı
Hani şu hepimizin aynı şeyi çizdiği, boyadığı, allayıp pulladığı
Onu haykıracağım

Ne fena
Cumaları Allah’a daha çok inanıyorlar
Daha bol suyla aptes alıyorlar
Daha süratli tespih çekiyorlar
En az bir partilik refah
En az iki retweetlik saadet
En az üç çocukluk aptamil
Diliyor onlar
Yani bizler
Dört tekerli tenekeye otuz bin ödeyenler
Leğen gibi göbeğiyle az yemeyi öğütleyenler
Kim olduğu konusunda hiçbir şey bilmeyenler
Hiçbir şey bilmeyecekler stendhal gibi
Telef olmayı pek sevecekler hayvanlar gibi

Hayatın manasını çözmüş mandalar
Biraz kullanışlı mobilyalar, deri koltuklar, kristal televizyonlar
Biraz antidepresan, kruvasan, her hafta sonu uçuş business class’tan
Biraz dokuz saat sıcak tutan termos, starbucks, mjet migros
Biraz beş yüz lira aidatlı residence, smart watch, skin defence
Biraz da başkanlık sistemi, heidegger solculuğu, tanpınar sağcılığı
İşte bu kadar
İş de bu kadar
En fazla gün boyu düşlediklerimiz kadar tanıdık
En az Hacı Arif Bey kadar uzak
Asla işitmediler ki
Var mı cânâ derd-i aşkın çâresi

Hiçbir şey güvenilir değil, buna insan da dâhil
Şarjım bitmeden bir şey daha haykırayım
"The purpose of life is not to be happy."

Yağız Gönüler
(Mahalle Mektebi, 23, Mayıs-Haziran 2015)

Kadın Olmak Ya Da Olamamak


-İşte bütün mesele bu!

"Bedeli ne olursa olsun, Müslümanca yaşamanın haysiyetine talibiz.”
- İsmet Özel

Son zamanlarda kendi arkadaşlarımdan, çevremden ve en çok da kendi tanık olduklarımdan yola çıkarak böyle bir yazı hazırlamaya karar verdim. Bir de kadın, kadın, kadın diyen ben mi çıktım sahneye? Evet! Zira bugüne kadar okuduğum birçok makalede, köşe yazısında, denemede kendimi bulamadım. Okumadıklarım arasında benim gibi düşünen var mıdır? Elbette. Ama ne kadar birbirimizden haberdarız, meçhul...

Herkes bir şey söylüyor, herkes farklı bir düşünce ürettiğini zannederek aynı kısır döngü içinde konuşup duruyor. Üstelik konuşulan bir kadın olmak için illa göz önünde olmanıza da lüzum yok. Peki biz Müslüman olan-olmaya çalışan kadınlar olarak bu konuşulanların neresindeyiz? Özetle aslında "Biz kimiz, esas görevlerimiz ne, hard-kapitalist bu çarkın içinde nerede durmalıyız?" Yazım bu sorulara cevap verebilecek mahiyette olmayacak, sadece kendi çevremden duyduklarımla yalnız olmadığımı hissettim ve sizler de yalnız olmadığınızı bilin diye buradayım. Cevapları ve çareyi belki beraber buluruz.

Bizim jenerasyonun büyük bir çoğunluğu eve ekmek getirmeye çalışan bir baba ve o baba ile çocukları etrafında kurduğu dünyası ile evin esas direği olan bir anne ile büyüdü. Toplumsal cinsiyet rollerimizi öncelikle annemizden öğrendik. Annemin de günlük rutinleri vardı; sabah namazına uyanır, babamı kaldırır, namazlarını birlikte eda ettikten sonra onu işe gönderirdi. Ardından evlatlarını namaza kaldırmaya çalışır, o gün uykusuna yenik düşen biri oldu mu ya başında dikilip rahatsız eder ya da durmadan dua ederdi, "Allah hidayet versin." diye. Sonra bir sabah kahvaltısı faslı başlardı, annem kahvaltı masasını hazırlar, kaldırır, bulaşıkları yıkar, evi süpürür, siler, akşam için yemek hazırlamaya başlardı. Babam eve geldiğinde biraz sohbet muhabbet, tv karşısında geçen amaçsız saatler (ki bugün ailelerin tv karşısında birlikte oturabilmeklerine bile hasretiz) ve yine ertesi günün aynı rutini için uyku saatleri.

Kendi hayatımı kıyas ediyorum anneminkiyle. Bir kere hep "Elin ekmek tutsun evladım, kolunda altın bileziğin olsun." diye dua ettiğini hatırlıyorum bana. Evin en küçük kızı olarak o zamanlar şans diye gördüğüm bir statüm vardı evde. Ablalarım ev işlerinde anneme yardım eder, bense daima kendi dünyamda ya ders çalışır ya kitabımı okur ya da arkadaşlarımla oynardım. Sonraları anladım annemin eve maddi olarak da bir katkıda bulunamamasından çok üretemediği için yaşadığı can sıkıntısını ve bana ettiği duaları.

Ben okudum, annemin duaları sayesinde ve Allah'ın izniyle iyi bir üniversiteden mezun oldum ve mezuniyetin hemen ardından Türkiye'nin en iyi şirketlerinden birinde iyi bir pozisyonda, birçok yeni mezuna göre çok da iyi bir maaşla işe başladım. Üç yıl kadar bu şirkette çok başarılı işlere imza attım. Para kazanmak, sonra daha çok kazanmak, istediğim şeyi anında kimseden izin istemeden alabilmek, daha çok çalıştığım için taktir edilmek, daha da başarılı olabilmem için motive edilmek, happy friday'ler, meeting request'ler, logoyu bi tık daha büyütelimler...

Şahaneydi! İkinci şirketimde işe başlamam eşimle tanıştığım döneme denk geldi ve zurnanın zırt dediği yer de burası oldu benim için. Belki de içinde bulunduğum dünyayı idrak edebilmem ve sorgulayabilmem için evli bir kadın olmam gerekiyordu zira evlenen bir kadın, hele ki İslamî farzlara ve düsturlara uygun yaşamak istiyorsa çalışma hayatı tam da sorgulanabilir bir hâl almaya başlıyordu. Bu benim hikâyemin çok küçük bir parçası, birçok kadının da evli olması, çocuğu olması ya da sadece yaptığı işte bir anlam bulamaması sebebiyle bu sorunsallar gün geçtikçe içinden çıkılmaz hale geliyor.

Bir an durup düşünelim, günümüz dünyasına bakalım. Kadın ve erkek aynı şartlarda, aynı saatler arasında çalışıyor. Hatta her ikisi de bu yoğun çalışma temposu ve kariyer basamakları içinde mesailere kalıyor. Eve geldiklerinde birbirleriyle işte yaşadıkları sorunlar, kazandıkları başarılar, çalışma arkadaşları, ardı arkası kesilmeyen toplantıları hakkında yemek masasında iki kelâm ediyorlar (edebiliyorlar). Yemeği evin romantik erkeği hazırlıyor bazen, kadın da güçlü, kendi ayakları üzerinde ve eve para getirebiliyor. (Kadın erleşirken, erkek dişileşiyor. Çünkü modern ve medeniyiz!) Sonra bu mutlu aile tablosuna bir de çocuk ekleniyor. Malum çocuğun masrafı büyük. Bebek beziydi, mamasıydı, biraz daha büyüyünce bale, piyano, tenis, dil dersiydi, daha sonraları özel okuluydu, markalı çantası, kalemiydi... Eee bu durumda eşlerin daha çok çalışması lazım gelir elbette. İkinci çocuk mu? Yok, biz almayalım. Bir tanesi ağlamaya da yeter gülmeye de. Beş aylık doğum izninin ardından evin sultanı da işe döner, sosyal hayatından ve kariyerinden vazgeçmemeli! Yakınlarsa çocuğa anneannesi, babaannesi bakar, en olmadı bakıcı tutarlar. O da olmazsa çocuk bu, kendi kendine büyür. Zaten üç yaşında kreşe başlar. Bir de eve yardımcı aldılar mı akşamları evden çıkmadan yemeği de o yapar. Oh, rahat edilir böylece. Tabi bu durum beyaz yakanın üst düzey çalışanları için geçerli daha çok. Peki diğerleri? Sosyolojik bir takım rollerin, ev temizliğinin, çocuk bakımının, yemek yapmanın, eşle, aileyle vakit geçirebilmeyi denemenin beraberinde bir de ekonomik bir sorumluluk.

Türkiye'nin en çok okunan sitelerinden biri olan ekşi sözlük'te "çalışan kadın" başlığına bir göz atmanızı öneririm. Yazarların inançları ya da statüleri hakkında bir fikrim yok, konu genellikle sosyolojik açıdan ele alınmış. "Tabi ki kadın çalışsın, üretsin, para kazansın ama bunun yanında ev var, çocuk var, eş var, kendisi var, nasıl olacak bu iş?" diye sorgulanıyor.

Kim olursanız olun, neye inanırsanız inanın, sorun ortak: erkeklerle aynı saatler, aynı sorumluluklar, bunun yanında daha az terfi ve daha az maaş. Kadın-erkek eşitliğinden bahsediliyor, kesinlikle reddediyorum bunu. Ben ne babamla ne abimle ne de eşimle eşitim. Olmak da istemiyorum. Kendi adıma istediğim adalet ve yaratılışımdan gelen, Rabb'imin lutfettiği niteliklerimi kaybetmeden kadın olarak sorumluluklarımı yerine getirebilmek.

Bu tartışmalar için belki çok da düşünmeye gerek yoktur. Peygamber Efendimiz (sav)'in hadis-i şeriflerine bakalım:

"Kadın kocasının, evinin ve çocuklarının koruyucusudur." buyuruyor. Hz. Ali (ra) ve Hz. Fatıma (ra) evlendikleri zaman Efendimiz (sav) damadına: "Çeşmeden su getirmek, hamur yoğurup ekmek yapmak, evin temizliğini yapıp iç işlerini düzenlemek Fatıma'ya aittir. Dış işleri de Ali'nin sorumluluğundadır." diye tavsiye veriyor.

Yanlış anlaşılmak istemem, ben kadın sadece evinde otursun, yemek yapsın, çocuğuna baksın, evini temizlesin demiyorum. Bir evde anne kendini geliştirecek, ilmî, ahlakî, bilimsel olgunluk gösterecek ki yetiştirdiği nesiller topluma, insanlığa ve dinine fayda gösterebilsin. Benim karşı olduğum şey "Çalışan kadın güçlüdür, özgüvenlidir, ekonomik özgürlüğünü sağlamıştır." imajı. Hayır. Üreten, öğrenebilen, öğrendikleriyle zenginleşen, evini çekip çeviren, mütevekkil ev kadını da güçlüdür. Benim karşı olduğum şey eşitlik! Modern dünyanın gereği olarak karşı cinslerimle beni muhafaza etmeyen ortamlarda, aynı şartlar altında çalışmak. Benim karşı olduğum şey evin geçiminden kadının da en az erkek kadar sorumlu olduğu anlayışı. Hayat elbette müşterek ama ne için yaratıldığımızı da bir kenara atmadan. Gündemden hepimizin aşina olduğu gibi "Kadının en büyük kariyeri annelik midir, değil midir?" tartışmalarının içine bulanmadan. "Çocuk da yaparım kariyer de" diye saçmasapan bir mottodan yola çıkarak bilinçaltıma gönderilip bana kabul ettirilmeye çalışılan modern dünyanın diktelerine muhatap olmadan.

Hayır, ben bugünki çalışma şartları altında hem çocuk hem kariyer yapamam. Yapmayacağım! Ben, bir kadın olarak kapitalizmin, sekülerizmin, feminizmin, materyalizmin bana biçtiği rolleri reddediyorum! Çok şükür!

Feyza Gönüler
(Aşkar, 34, Nisan-Mayıs-Haziran 2015)

Müslüman Kramponlar - 3


Dizinin son yazısıyla merhaba. Daha önceki yazılarda sırasıyla Frederic Oumar Kanoute, Franck Bilal Ribery, Eric Bilal Abidal, Abdul-Salam Anelka, Samir Nasri ve Yaya Toure, Müslüman Kramponlar olarak okuyucuya sunulmuştu. Bu yazıda da yine 3 futbolcuya yer vererek diziyi bitirmiş olacağım. Bu üç futbolcudan ilkine geçmeden evvel, yukarıdaki fotoğrafın hikâyesini kısaca anlatmak isterim. 2012 yılında oynanan UEFA Şampiyonlar Ligi maçında Schalke 04 ve Montpellier karşılaşır. Maç Montpellier oyuncusu Souleymane Camara’nın 90. dakikada attığı golle 2-2 biter, Fransız takımı tur atlar. Maçın bitiminde Montpellier’in iki Müslüman oyuncusu Fransız asıllı Karim Ait-Fana ve Fas asıllı Younes Belhanda secde ederler. Bu görüntüyle ilgili olarak maçın sonunda bir Arap kanalına, “Futbol basit bir oyundur; 22 kişinin 90 dakika topu kovaladığı sonunda her zaman Almanların kazandığı bir oyundur.” sözüyle meşhur Gary Lineker -ki kendisi İngilizdir- şöyle bir yorum yapar: “Galiba otları yiyorlar.

Elbette İngilizlerin İslam nefretini biliyoruz. Bu sadece futbolda değil hayatlarının her anına yansımıştır, tarih boyunca da böyle olmuştur. 1800’lerin sonundaki meşhur başbakanları Gladstone; “Türklerin elinden Kur’ân-ı Kerim’i almadıkça onları yenemeyiz” demiştir. Bu böyledir. O yüzden burada adını andığım futbolcuların ekseriyetini Premier Lig’de forma giyenlerden seçmeye özen gösterdim. Şahsiyetlerinde her ne kadar “yamukluklar” olduğuna dair bilgilere ulaşabilsem de. Allah selamet versin.


Senegal aslanı: Papiss Demba Cisse

Dakar doğumlu forveti aslında 2009 yılına kadar pek tanıdığımız söylenemez. Ne zaman ki Fransız liginden kopup Bundesliga’ya geçerek Freiburg formasını üzerine giydi; o zaman tüm dünya bu Senegal aslanını tanıdı. 3 sezonda 65 maçta 37 gol atan Cisse, bir anda İngilizlerin dikkatini çekiverdi. Bilhassa Afrikalı oyuncuları keşfetmekle meşhur Newcastle United’a, 9,3 milyon pound karşılığında bonservisi verildi. Bir İngiliz futbol efsanesi olan Alan Shearer’ın forma numarasını seçti Cisse: 9. Hiçbir zaman da bu numarayı mahcup etmedi. Özellikle tank gibi bir forvet olmasıyla, top hakimiyetiyle, fiziğine rağmen hızlı olmasıyla ve unutulmayacak tipte gollere imza atmasıyla tüm taraftarın sevgilisi oldu. Chelsea’ye attığı gol bunlardan yalnızca biri. Golü yiyen kaleci Cech’in açıklaması “Topun gelişi fizik kurallarını yıkmıştı, yapabileceğim tek şey havada topu izlemek oldu” şeklindeydi. Aslında bu tip gollerini Bundesliga’da da bolca atmıştı ama işte Premier Lig başka bir şey. Orada yapılan her şey sansasyonel oluyor. Özellikle de dikkat çeken bir isimseniz başarınız ne durumda olursa olsun en ufak bir hatanız bilhassa medya tarafından affedilmez. İşin öte yanı, taraftar bunlarla pek ilgilenmez. Daha çok futbol takımının yöneticileri ve elbette siyasiler ilgilenir. İşte Cisse de Müslüman olduğunu hiç gizlememesine rağmen onunla bir şekilde uğraşılmıştır. Elbette Cisse’yi tanımıyoruz, nedir ne değildir bilmiyoruz. Newcastle’ın antrenman formalarına sponsor olmak isteyen Wonga‘ya tepki koyduğunu biliyoruz. Yüksek faizle kredi veren bir site olan Wonga bir şekilde Cisse için haramzede idi fakat kulüple bir an evvel sözleşme imzalamak isteyen Wonga, sözleşmede birkaç maddeyle Cisse’yi ikna edebilecek çözümler üretti. Böylece Newcastle, Cisse’yi kaybetmekten kurtuldu. Zira Cisse’nin tepkisi, takımının Portekiz kampından alınmamasına sebep olmuş; taraftarlar da Cisse’den çok yönetimi protesto etmişti.

Demba Ba ile beraber Newcastle’da ikili cemaat kuran Cisse, golden sonra arkadaşını yanına alıp secdeye varmıştır Premier Lig’de. Şimdi yalnız, ülkemize gelir mi bilinmez. Newcastle’da ve İngiltere’de birçok ünlü futbolcunun Müslüman olduğunu biliyoruz. Cisse’yle aynı takımda bulunan Yohan Cabaye ve Cheik Tiote de Müslüman. 2010’dan 2014’e kadar Newcastle United’ın teknik direktörlüğünü yapan Alan Pardew, hem Cisse’yi hem de arkadaşlarını kastederek “Bizim takımda bazı futbolcularımız için din çok itici bir güçtür” demiştir. 2013 yılında Cisse’nin bir kumar salonunda, masa başında çekilen fotoğrafı ise dünyadaki tüm Müslüman futbolseverlerin tepkisini çekmiştir. Önce Wonga reklamını kabul etmesi ardından da bu fotoğrafı “Acaba şov Müslümanı mı?” yorumlarına sebep olmuştur. Cisse bunlara cevap vermedi, o daha çok müthiş goller atıp takımını sırtlamakla meşgul oldu. Belki bu da bir mesajdır, bilemeyiz. Öte yandan Cisse, doğduğu Senegal’le bağlarını hiç koparmamış, Fransa’da futbola başlamasına rağmen Senegal milli takımının formasını giymeyi tercih etmiştir. Papiss Cisse 29 yaşında, hâlâ Newcastle United forması giyiyor. 27 Nisan 2015 tarihine dek ligde 19 maça ilk on birde çıktı, 11 gol attı. Takımının ve Senegal’in aslanı.


Golcü ön libero: Seydou Keita

Seydou her yerde dua ediyor. Antrenmanda, soyunma odasında, maç esnasında. Ve biz ona çok saygı duyuyoruz” demişti, 2012’de verdiği bir röportajda Xavi. Barcelona’nın efsane kaptanı bu röportajında İslam’a ilgisiyle, özellikle de oruca büyük saygısıyla dikkatleri çekmişti. Barcelona’nın bir okul olduğunu, bu okulda insanların dinlerini, kültürlerini ve geleneklerini istedikleri gibi yaşayabildiklerinden bahsetmişti. Öyle ki o dönemde Barcelona’da üç yıldız futbolcu Müslümandı: Fas asıllı Ibrahim Afellay, Eric Abidal ve yazıya konuk olacak Seydou Keita. Bir bilgi: Mali dilinde Seyyid, Seydou diye okunur.

Malili Keita, 1999’da Marsilya’da başladığı profesyonel futbol kariyerinde sırasıyla Lorient ve Lens formalarını giydi. 1999’de Nijerya’da düzenlenen Dünya Gençler Şampiyonası’nda en değerli futbolcu seçildi. 2007 yılında İspanya ligi, La Liga’ya geçti. Sevilla formasıyla geçirdiği sezon muhteşemdi. Hem birebir adam tutmadaki başarısı, hem ayağa pasları hem de bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi yanında tekniğiyle iki İspanyol devi Real Madrid ile Barcelona’nın ilgisini çekti. Her iki takım da teklif yaptı. Keita, Real Madrid’in bol sıfırlı teklifini reddetti. Sebebi de hem armalarındaki haç işareti hem de formalarına almayı düşündükleri bahis şirketi Bwin’in göğüs reklamıydı. Keita gözünü hemen diğer teklife çevirdi: Barcelona. Üstelik forma reklamı da Unicef’di. Böylece 14 milyon Euro karşılığında 2008 yılında Barcelona forması giydi Keita. 4 güzel sezonda 100’den fazla maça çıkıp 20’ye yakın da gol attı. Tıpkı Sevilla’daki gibi uzaktan attığı bomba gibi şutlarla golcü ön libero oldu. Bu arada Real Madrid de 2014 yılında bir Arap bankasıyla yaptığı anlaşma sebebiyle, Arapların baskısıyla logosundaki haçı kaldırdı. Başkan Florentino Perez, 106 yıllık resmi amblemi böylece tarihe gömmüş oldu, tamamen duygusal sebeplerle.

Keita, Sevilla’daki dostu Kanoute ile birlikte yönetimine başvurarak, antrenman yaptıkları zamanlarda namazlarını aksatmayacak bir yer tahsis etmelerini de sağlamıştı. Daha sonra formasını giydiği Barcelona, Çin ligi takımlarından Dalian Aerbin, Valencia ve Roma’da da yine namazlarını aksatmamak için yönetimden isteklerde bulundu, karşılığını aldı. 2000 yılından beri Mali milli takımının formasını giyen Keita, magazincilerden uzak son derece mütevazı bir hayat yaşıyor ve Afrikalı gençlere hem futbol hem de maddi anlamda destek veriyor. Bu tip projelerde yer alıyor. Hem ülkesinde hem de tüm dünyada örnek bir futbolcu olarak gösteriliyor.


Sesi yeter: Vassiriki Abou Diaby

İçi seni dışı beni yakar denecek futbolculardan biri Diaby. 1986 Paris doğumlu. Babası kamyon şoförü. Hayallerinde futbolcu olmaktan başka bir şeye yer vermeyince Auxerre alt yapısına yazılmış ve orada da profesyonel futbola başlamış. 2004–2006 arasında burada forma giydikten sonra İngilizlerin dikkatini çekti ve Arsenal 2 milyon pound karşılığında bonservisini aldı. Aslında bu Diaby kalitesinde bir adam için cüzi gözükebilir ama teknik direktör Wenger ve ekibi, Diaby’nin saha içinde ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir adam olduğunu keşfetmiş olsa gerek. Zira yeri gelir tekmeye kafa uzatır, yeri gelir kafaya tekme atar. Teknik direktörle tartışır, taraftara küser ama topunu da oynar. Yoksa 2006’dan bu yana kimse onu Arsenal’de tutmazdı. Kariyerinde sadece 2 futbol takımının olması da aslında bunun ispatı.

Diaby’nin örnek aldığı tek futbolcu yine bir Arsenal efsanesi olan Patrick Vieira olmuş. O da son derece agresif ama başarılı bir futbolcuydu. Aşırı konsantrasyon ya da işine olan sadakat insanı gerebiliyor. Mühim olan bunu kontrol edebilmek. Nitekim Diaby de kontrol edemeyenlerden. Orta sahanın tam ortasında oynaması, gözlem gücünün yüksek olmasını sağlamış olacak ki attığı gollerin neredeyse yarısını kendisi hazırlıyor. Birçok golünde atağı başlatan da o, topu ağlarla buluşturan da. Buyurun.

Futbolculuğunun yanı sıra İslam üzerine aktivitelerde rol alması ve İslam üzerine ortaya koyduğu düşüncelerle de aslında İngiltere’de önemli bir isim. Genç Müslümanların rol model olarak alacakları isimlerde dikkatli olmaları gerektiğinden, bir Müslüman yanlış bir şey yaptığında tüm dünyadaki Müslümanların rencide edildiğinden, İslam’ın iyi ilişkilerle ve saygıyla yayılabileceğinden, Müslüman futbolcuların İslam’a katkı sağlama konusunda etkin rol oynaması gerektiğine kadar birçok konu hakkında röportaj vermiştir. Ramazan oruçlarını aksatmamış, bazen teknik direktörüyle bile bu sebeple tartışmıştır. İftardan ve teravih namazlarından büyük haz aldığını, özellikle de İngiltere’de namaz kılarken kendini çok güçlü hissettiğini söylemiştir. 1986 yılında yapılan Doğu Londra Camii’nde Nur Suresi’nin 34, 35, 36, 37 ve 38. ayetlerini gayet güzel bir şekilde okumuştur.

Benden bu kadar. Umarım Müslüman Kramponlar dizisi futbolseverlerin ilgisini çekmiştir. Bu dizi en azından saha içindeki ahlaksızlıkların bir son bulmasına ve Müslüman ahlakının egemen olmasına bir kibrit çöpü miktarınca vesile olur, fakir için gayrısı mühim değildir.

Dünyadaki tüm Müslüman kramponların vurduğu gol olsun.
Amin!

Yağız Gönüler
(Darkafalar, 27.04.2015)

Müslüman Kramponlar - 2


Dizinin ilk yazısına “İşin tadı tuzu pek kalmadı” cümleleriyle başlamıştım ki, bu kısa gün aralığında dahi futbolun keyfindeki azalmayı hızlandıracak gelişmeler yaşandı. Rize’den dönen Fenerbahçe kafilesi Trabzon’da silahlı saldırıya maruz kaldı. Devlet konuyla ilgileniyor, iki kişi gözaltına alınmıştı. Akıbetler hayrola demek lâzım. Ülkemizdeki Müslüman kramponlardan biri olan Sow, olaydan sonra günlerce bir başka Müslüman krampon Demba Ba’nın evinde kalmış, ailesini de uzaklara göndermiş. Bugün de Kuyt gelecek yıl Fenerbahçe’den olmayacağını açıkladı, memleketi takımlarından Feyenoord’a dönecekmiş. Bu tip olaylar futbola zarar veriyor. Allah aşkına, insanların doksan dakikalık keyfinden yahut tutkusundan elinizi eteğinizi çekin arkadaş. Şu güzelim spora şiddeti ve terörü bulaştırmayın. Zaten dünya sisteminin (kibarca kapitalizm deniyor) bir ayağı oldu futbol, bari kendi ülkemizde temizi olsun. Yüzlerce yıl şu topraklarda doğup büyümüş ve henüz vefat etmemiş ahlakımızın, sevgimizin, saygımızın, geleneklerimizin, göreneklerimizin, adetlerimizin damgasını vuralım şu kâfir sisteme.

Her şeye rağmen güzel şeyler de oldu be. Fenerbahçe – Beşiktaş derbisinden önceki törende bir Fenerbahçe taraftarı olan 6,5 yaşındaki Ömer Faruk, Necip Uysal’ın elini tuttu. “Ben sana düştüm ama Fenerbahçeliyim. Şimdi elini tutunca Beşiktaşlı mı oldum?” dedi, ağladı. Necip Uysal ise harikulade bir cevapla belki de bu yıl adına Süleyman Seba’nın konduğu ligimize yakışır bir cevapla “Hayır, sakın üzülme. Sen hâlâ Fenerbahçelisin. Benim elimi tuttun diye artık ben Fenerliyim.” dedi. Günlerce konuşuldu bu olay ve hatta Ömer Faruk bir röportajında “Bundan böyle Beşiktaş’ın yenilmesini istemiyorum. Necip Abim üzülmesin.” diyerek futbolumuzu güzel bir anı bıraktı. İnşallah bu anılar, bu güzellikler daha da bollaşır diyerek Frederic Oumar Kanoute, Franck Bilal Ribery ve Eric Bilal Abidal’e selam vererek başladığım dizinin ikinci yazısına başlamak isterim. Ancak ilk yazıya bir ekleme: Ribery’i çok hırpalamışım. Dolayısıyla unuttuğum bir olayını aktarmak isterim. Bayern Münih’in ligde şampiyon olduğu 2013 yılında, kupa töreninden sonra Boateng, Ribery’nin başından aşağı bira dökmüştü. Ribery arkadaşıyla uzun süren haftalar boyunca konuşmamış, küs kalmıştı. Sebebini de “Ben onları sakın bana böyle bir şaka yapmayın diye uyardım. Boateng ile bir daha konuşmayacağım. Benim Müslüman olduğumu bile bile bana bunu yaptı.” diyerek açıklamıştı. Uzun süren küslük, teknik heyetin araya girmesiyle çözülmüştü. İşte böyle, şimdi bu yazının üç Müslüman kramponuna dönelim.


Bizim Bilal: Abdul-Salam Anelka

Tıpkı Ribery gibi yolu ülkemizden geçmiş bir futbol efsanesi Anelka. Ailesi 1974 yılında Martinique adasından Fransa’ya iş imkanları sebebiyle göç edince Anelka da 1979′da Fransa’da doğdu. 1995 yılında Paris Saint Germain altyapısına katılmasıyla birlikte futbol hayatı hızlı bir yükselişe geçti. Dünyada Portekizliler bir de İngilizler genç futbolcular konusunda “avcı” gibiler. Arsenal’in futbolcu izleme komitesi de 18 yaşında keşfediyorlar Anelka’yı. Henüz o yaşta 2 sezonda 65 maç, 23 gol. Erken gelen bu şöhret Anelka’nın karakterini hiç şüphesiz etkiliyor. Saha içinde ve dışında yalpalayan özel yaşamıyla magazin sayfalarını bol bol süslüyor. Real Madrid’e katılmasıyla saha içi performansı düşüyor ve tekrar Fransa’ya, PSG’ye dönüyor. Burada yeniden kendini ispatladıktan sonra önce Liverpool’a kiralanıyor, daha sonra da 2002 yılında Manchester City’e gidiyor. 13 milyon pound ödeniyor bonservisine, kulüp rekoru kırılıyor. 3 sezonda 89 maç, 37 gol. Röportajlarına bakınca 1999 yılında İslam’la tanıştığını ve çok merak ettiğini yakalıyoruz. İşte Müslüman olması da Manchester City forması giydiği 2004 yılına rastlıyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nde tatil yaparken Müslüman olmak istiyor ve Dubai’de Al-Wassal Camii’nde bir müftünün ve iki imamın huzurunda kelime-i şahadet getirerek hak yolu buluyor. Her gün Kuran-ı Kerim’den ayetler okumuş o dönemde ve bol bol camii gezmiş. Arap yarımadasını adım adım dolaşmış, umre görevini yerine getirmiş. Fransız ve İngiliz basını bir anda Abdul-Salam Bilal adını alıp Müslüman olan Anelka’yı soru yağmuruna tutunca Anelka da sıkılmış. “Futbola Arap yarımadasında devam edebilirim” deyip sansasyon yaratmıştı, sonra da Fenerbahçe’ye gelmişti. Maç başlamadan evvel okuduğu dualarla bizim de sempatimizi kazanmıştı. 1 sezonda beklenenin altında bir performans (14 gol) gösterince tekrar İngiltere’ye döndü. Bolton ve Chelsea formalarının ardından artık yaş da ilerleyince Çin liginin Shanghai Shenhua takımına kapağı attı. 2013′te Juventus forvet ihtiyacından Anelka’yı kiraladı ama sonuç fiyasko oldu. Anelka yerinde duramıyordu ve 3. kez İngiltere’ye döndü, 2. kez West Bromwich Albion forması giydi. 12 maçta 2 gol atınca futbolu bırakma kararı aldı fakat Hindistan ligi takımlarından Mumbai City’nin teklifini onu şaşırttı, Hindistan’ı da merak ediyordu çünkü. Bir sezon burada oynadıktan sonra bu kez de 35 yaşındayken Cezayir takımlarından NA Hussein Dey’den teklif aldı, 18 aylık kontrat imzaladı fakat Cezayir Futbol Federasyonu kurallarına göre kulüpler 29 yaşının üzerinde sadece 1 yabancı futbolcu oynatabiliyor. Hâlâ Anelka için özel bir formül düşünülüyor ve onun Cezayir futboluna yardım etmek istediği söyleniyor, akıbeti günler gösterecek.

2004 yılında takkeli ve ihramlı fotoğraflarıyla Katar’da Al-Nasr takımı yöneticileriyle fotoğrafları çekilen Anelka, daha sonra bu fotoğrafları ortadan kaldırttı. Bunun sebebi İngiliz basının o hiç bitmeyen Müslüman futbolcu merakı. Zira Anelka Müslüman olunca İngiliz basınında “Ortadoğu’da futbol oynayacak” haberleri çıktı. Bu yalandı, "Basının benim İslam’ı seçmemden dolayı üstüme gelmesinden kaynaklanan yalan haberlerden biriydi” demişti. Fenerbahçe forması giydiği dönemlerde de bizim basınımız Anelka’nın oruç tutmasını dert edinip adamı bezdirmişti. Anelka da “İzinli günler haricinde tutmayacağım” demişti. Ne kadar tutmadı bilemeyiz, soramayız. Hesap sorucu olan Allah’tır. Anelka’nın 69 kez Fransa milli takımı forması giydiğini de hatırlatıp, son olarak 2008 Şampiyonlar Ligi finaline değinmek gerek. Manchester United ile Chelsea’nin karşılaştığı maç penaltılara kalmış, son penaltı atışında Anelka topu Van der Sar’a teslim edince kupa United’ın olmuştu. O günlerde basın Anelka’yı tabiri caizse çapraz ateşe tutmuştu, oysa kupanın diğer kazananı da İngiliz takımıydı. Anelka o günleri şöyle anlatmış bir röportajında: “O maçı unutamıyorum. Kaçan penaltıyla Şampiyonlar Ligi’ni kaybettik. Çok kötü bir andı benim için. Allah’a olan inancım beni o kötü günlerin etkisinde kalmamdan kurtardı.


Zidane’ın Favorisi: Samir Nasri

Zidane’ın da Müslüman olduğuna dair bilgiler var fakat kendisini “Kültürel Müslüman” ilan etmesinden mütevellit şahsi protestom icabı bu yazı dizisinde kendisine yer verilmeyecektir. Onun yerine uzun bir dönem veliahdı olarak gösterilen Cezayir asıllı başka bir Fransız futbolcu, Samir Nasri’yi konuk etmek isterim. Diğer “devşirme” futbolculara göre saha içinde çok daha disiplinli, saha dışında da diğerleriyle pek kıyaslanmayacak sakinliğe sahip. Doğduğu şehir Marsilya’nın altyapısında yetişip 4 sezonda burada 200′e yakın maçta forma giyme şansı buldu, 14 gol attı. Klas hareketleri, zeki paslarıyla yine Arsenal futbol komitesinin ilgisini çekerek soluğu Premier Lig’de aldı, burada da 3 sezon takımının as oyuncularından oldu, bir nevi patlama yaptı da diyebiliriz: 114 maç, 30 gol. 14 milyon pound ücretle Arsenal’e imza atan Nasri, 2011′de Manchester City forması giydi. 25 milyon pound bonservis bedeli ödedi City yöneticileri Nasri’ye. İlk maçında Tottenham’ı deplasmanda 1-5′lik skorla yenen City’de bir başka Müslüman Dzeko’ya 1, Sergio Agüero’ya 2 asist yaparak galibiyetin baş mimarı olmuştu. 5 yıllık kontratı hâlâ sürüyor. Genellikle sağ ayağının içiyle ceza sahası dışından attığı golleriyle, 30 metrelik paslarıyla ve oyun kurucu özelliğiyle severek izlenen bir adam Nasri. Fransa’da top oynadığı dönemde birçok kez yılın genç futbolcusu seçildi. Bunun dışında da bir çok bireysel ödülü var. Ayrıca bu yazının yayımlandığı tarihe kadar da 2 Premier Lig, 1 FA Community Shield, 1 Lig Kupası ve 1 de UEFA Intertoto Kupası kaldırmışlığı var. UEFA 17 yaş altı Futbol Şampiyonası’nda 2004 yılında kaldırdığı şampiyonluk kupasını da eklemek lâzım. Bir dönem Galatasaray’ı çalıştırmış olan Erik Gerets’in, Marsilya forması giyerken Nasri üzerinde büyük emeği var.

Nasri 2014′te Ramazan günü Instagram hesabından fotoğraf paylaşmıştı. Bir gece kulübünde el hareketi yapmış ve kendisini sevmeyenlere hediye etmişti. Müslüman olan takipçileri epey tepki gösterince model sevgilisi Anara Atanes de savunmaya geçmiş ve “Fotoğraf eski, kendisi evde tatil yapıyor” demişti. Bu arada eşi de vukuatlı. Deschamps, Nasri’yi Fransa milli takımına almayınca Twitter’dan Didier’e küfür etmişti. Nasri’nin pek fazla sabıkası yok bu mevzular dışında. Tez zamanda evlenmesini temenni etmek gerek. Evlilik adamı yola getirir: “Nikâh benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimi uygulamazsa benden değildir.” [İbn Mâce, Nikâh 1]

Fotoğrafın hikâyesi de şu: Manchester City formasıyla attığı bir füze ve peşinden Ramazan Bayramı’nı tebrik eden gol sevinci. Yani bunu adada yapmayı düşünürsek, fevkalade be. İzlemek isteyenleri şuraya alabilirim.


Tavizsiz Müslüman: Yaya Toure

Dizinin ikinci yazısını, anlamaktan keyif alacağım bir kramponla bitirmek istedim. Beraber alışveriş etmedik, yemek yemedik, namaz kılmadık ama ta buralardan gördüğüm o ki sağlam Müslüman. 1983′te Fildişi Sahilleri’nde dünyaya gelen Toure, Belçika takımlarından Beveren’de profesyonel futbol kariyerine başladı. Belçikalılar da boş durmamış hani. 18 yaşında, 2 sezonda 70 maça çıkınca hem sağlam vücudu hem de oyun zekasıyla aranan bir adam oldu. Öyle ki defansif bir orta saha oyuncusu olmasına rağmen, futbol tekniği oldukça yüksek. Hani derler ya “O vücuda o çalımlar” diye. Tam da öyle işte. Belçika’dan ne hikmetse Ukrayna’ya geçti sonra. Metalurh Donetsk formasıyla “Bu adamın burada ne işi var” dedirtti ve Olympiakos’a transfer oldu. Aslında bütün hikaye burada başlıyor çünkü yıl henüz 2005, yani yaşı henüz 22. “Yeni Patrick Vieira” olarak gösteriliyor o yıllarda. 2006′da o zamanın efsanesi Monaco’ya transfer oldu ancak çok duramadı. Çünkü teknik direktör Laszlo Bölöni onu saçma sapan mevkilerde oynattı. Yarım sezon burnundan geldi Yaya gibi adamın. Barcelona da nihayet gözünü açtı ve 10 milyon euro karşılığında bonservisini aldı. 3 sezonda burada 70′ten fazla maç oynadı Yaya ve İngiltere’ye gitmek istedi. Çünkü İspanyol futbolu içini açmadı, haklı. Ligin iki tane takımından biri kupayı alıyor, korkunç paralar havada uçuşuyor falan. Bir de varsa yoksa Ronaldo, Messi. Artık dünyanın en iyi orta saha oyuncularından biri de olunca Manchester City’e görev düştü, bonservisine tam 24 milyon pound ödendi. Yaya da dalga geçer gibi forma numarasını 24′ün tam tersi olan 42 olarak seçti. Bunun sebebi aslında Barcelona’da giydiği forma numarası olan 24′e atıf yapmak. Çünkü o dönem hakkının yendiğini, istediği kadar forma şansı bulamadığını söylemişti röportajlarında.2010′dan beri Manchester City’de 150′den fazla maça çıktı, 50′ye yakın gol attı. Yani kariyerinin zirvesinde şu sıralar. Fildişi milli takımında da 100. maçına çıkmak üzere. Hakkında hayırlısı kardeşimizin. Gelelim konumuzla ilgili kısımlarına.

Önce fotoğraf: 2014′te Liverpool ile karşılaşan City’de sahaya başörtülü bir kızla çıktı Yaya. Bizde olsa kim bilir neler söylenirdi, İngilizlerin çıtı çıkmadı. Zira adamın futbolu da duruşu da ortada. Öyle diğerleri gibi esrarengiz, magazin tarafları da yok. 2012′de de Newcastle United’ı yendikleri karşılaşmada da maçın adamı seçilmiş ve canlı yayında takım arkadaşı Lescott tarafından kendisine şampanya uzatılınca “Ben içmiyorum çünkü Müslüman’ım” demiş, içkiyi gerisingeri göndermişti. İzlemek isteyenleri buraya alabilirim. Ya işte böyle. Hep aynı soru gelecek aklımıza: “Bizde olsa?”…

Yazıyı bitirirken; Yaya Toure’nin iki kardeşi de futbolcu. Bunlardan biri Kolo Toure, Liverpool’da oynuyor. Abisi kadar sağlam topçu. Diğer kardeş sizlere ömür: İbrahim Toure. Kanser sebebiyle. Hatırlayanlar olacaktır. Henüz 31′inde olan Yaya futbolu bıraktıktan sonra inzivaya çekilmek istiyormuş, kendini din işlerine adayacakmış ve bilhassa imam olmak istiyormuş. Ne güzel, maşallah.

Yazının başındaki fotoğrafın hikâyesiyle vedalaşalım: Faslı futbolcu Adel Taarabt, 2010′da Queens Park Rangers forması giyerken West Ham United maçında gol atınca böyle sevinmişti. Şu tip işler İngiltere’de yapılınca insan hakikaten tuhaf oluyor.

Üçüncü ve son yazıda buluşalım inşallah, I love Allah!

Yağız Gönüler
(Darkafalar, 11.04.2015)

Müslüman Kramponlar - 1


Gittikçe endüstriyelleşen ve dijitalleşen futbol; kulüpleri şirket, taraftarları da müşteri hâline getirdi. İşin tadı tuzu pek kalmadı. Lakin Arjantin’den Senegal’e kadar dünyanın her ülkesinde milyonlarca insan hayatın zorluklarını, sıkıntılarını, kederini futbolla unutuyor. 90 dakikalık heyecan, ilgisinden bir şey kaybetmiş değil ve kaybedecek gibi de görünmüyor. Bunu sade bir alışkanlık olarak görmemek hata olur zira futbol bir tutkudur. “Futbol asla sadece futbol değildir” sözünü bugün sekiz yaşındaki çocuğun okuldan eve gelir gelmez çantasını odasına fırlatıp tekrar dışarı çıkarak, arkadaşlarıyla maç yapma heyecanı açıklayabilir. Diyeceksiniz ki mahalle mi kaldı top oynayacak? Sitelerde, otoparklarda, inşaatlarda, kaldırımlarda, okul bahçelerinde ve hatta cami avlularında; çocukları kimse futbol oynamaktan alıkoyamaz. Bilhassa camiler hususunda, Bursa’da teravihte birdirbir oynayarak namaz kılmayı öğrendiğini söyleyen Ömer Tuğrul İnançer’in güzel sözlerini aktarmak gerekir: “Çocuklar toplarını da cami avlusunda oynamalıdırlar. Dertlerini de zevklerini de camide yaşamalılar. İslam terbiyesi bunu gerektirir.

Demba Ba’nın 2014’te Beşiktaş’a transferinin akabinde bilhassa bazı İslamî söylemleri futbol severlerin ilgisini çekmişti. Oysa kendisi ne Türkiye’de oynayan ilk yabancı uyruklu Müslüman futbolcu, ne de son olacak. Vakit namazlarında camilerin boşluğundan yakınmasından, gol attıktan sonra secdeye varmasına kadar sempati alanını genişletmişti Senegalli golcü. Öyle ki bir maçta Gökhan Töre hakeme “Fuck off!” dediği için kırmızı kart görünce tepki çekmiş, Demba Ba da takım arkadaşını “Gökhan artık o kelimeyi kullanmayacak ve “Allah Allah” demeyi tercih edecek” sözleriyle koruması altına almıştı. Gol attıktan sonraki secde meselesine Cüppeli Ahmet Hoca’nın bir yorumu olmuştu. Her golden sonra kafasına göre bir yere secde ettiğini duyunca “Öyle seyyar kıble mi olur? Bizim kıblemiz kıyamete kadar Mescid-i Haram’dır, tehlikeli bir şey bu.” demişti. Demba Ba, Müslüman futbolcuları yeniden spor gündemine oturttu. Fakire de Müslüman futbolcuları yazmak düştü. Hepsini yazmaya ne vakit ne sayfalar yeter, burada en azından hikâyesi olanları dile getirmek kâfi. Üç dizi olarak sunmayı düşündüğüm bu yazıların her birinde üç futbolcuya selam vereceğiz nasipse. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.


Bir Mali efsanesi: Frederic Oumar Kanoute

Ailesi Fransa’nın sömürgelerinden biri olan Mali topraklarından iş imkânı olmaması sebebiyle Fransa’ya, Lyon’a gelmiş. Kanoute de burada doğmuş. Genç yaşta yetenekleri fark edilince Lyon alt yapısına dâhil edilmiş. Uzun boylu olmasına rağmen fazlasıyla hızlı olmasının yanı sıra, tekniğiyle de büyük ilgi çekmiş. Lyon’da neredeyse yarısı sonradan girdiği 40 maçta 9 gol atmış. İslami bilgilerle tanışması ve kendini gerçek manada Müslüman hissetmesi 20’li yaşlarının başına rastlıyor. Yıldızı bu dönemde parlayan Kanoute’yi bir İngiliz takımı olan West Ham United kadrosuna katmış. Sonuç: 3 sezonda West Ham formasıyla 84 maç, 29 gol. 26 yaşında Tottenham Hotspur’a transfer olmuş, burada 2 sezonda 15 gol atınca yetersiz bulunmuş. Kanoute’ye de asıl patlamasını yapmak üzere İspanya yolları görünmüş. Bütün dünya da Kanoute’yi Sevilla formasıyla attığı gollerin dışında gol sevinçleri ve maçtan önceki dualarıyla tanıdı. 200’i aşkın maçta 100’e yakın gol atan Kanoute 7 sezon geçirdiği İspanya’da pek gülmedi. Hiçbir golünden sonra gülmeyi bırakın tebessüm ettiğine zor şahit olunur. Bir İspanyol gazetesiyle yaptığı söyleşide “Bu topraklarda çok Müslüman öldürüldü” diyerek Endülüs tarihini işaret ettiğini okumuştum. Bir maçında gol sevinci esnasında formasının altındaki Filistin tişörtü ise epey gürültü koparmıştı. Sebebi de İsrail’in 2008’de Gazze’ye doğru yaptıkları “Dökme Demir” harekâtıydı. Son bomba ise, 888.com olarak bilinen bahis/kumar sitesinin Sevilla’nın formasına göğüs sponsoru olmasıydı. Kanoute “Ben bu formayı giymem!” diyerek tepki göstermişti. 888.com yetkilileri ise bir hayır kurumuna bağış yapacaklarının ve din alimlerinin onayını aldıktan sonra sponsor olacaklarının sözünü vermek zorunda kalmışlardı. Frederic Kanoute’nin Sevilla’da yıkılmakta olan bir camiyi, cemaati sahipsiz bırakmamak adına satın aldığını ve onarılmasını sağladığını, Mali’deki yoksullar ve çocuklar için büyük çaplı bir vakıf kurduğunu da belirtmek gerekir. Futbol açısından ilginç olanı da Fransa’da doğup orada futbola başlamasına rağmen manevi köklerinden hiç ayrılmadığını göstererek, Mali milli takımının formasını giymeyi tercih etmesidir. Mesela Cezayir asıllı olan ve kendisini “Kültürel Müslüman” olarak tanımlayan Zinedine Zidane, Fransa milli takımında oynamayı tercih etmiştir.

Müslüman olduktan sonra Oumar (Ömer) adını alan Kanoute, eşi Fatıma, çocukları İman ve İbrahim ile Sevilla’da uzun süre mutlu mesut yaşamışlar. Futbola Çin’in Beijing Guoan takımında veda eden Kanoute, Mali’deki yoksul gençler için bir köy kurma projesiyle uğraşıyor. Nicolas Anelka’nın Müslüman olmasında ve Abdul-Salam Bilal adını almasında Ribery ile beraber payı büyüktür. Oruç hakkındaki şu sözleriyle Kanoute faslını bitirmek isterim: “İman sahibi olmam iyi bir futbolcu olmamı sağlıyor, futbol da beni daha sağlıklı ve daha güçlü yapıyor. İslam’ı bilen insanlar şunu da çok iyi bilirler ki, Ramazan ayında oruç tutmakla, insan güçsüzleşmez, zayıflamaz. Ben İslam sayesinde doğru yaşamayı öğrendim, dinim bana günlük yaşantım için her konuda yardımcı oluyor, her konuda doğru yolu gösteriyor.


Hayatı kendi kadar hızlı: Franck Bilal Ribery

Yaptığı hareketlerle Müslüman ahlakından nasibini henüz almamış gibi görünen Ribery’nin, İslam diniyle tanışarak Bilal Yusuf Mohammed adını kavuşması 2006 yılına rastlıyor. 2002 yılında Cezayir asıllı Müslüman eşi Wahiba ile evlendi Ribery fakat hemen Müslüman olmadı. 2006’da ilk kızı doğana kadar İslam dinini iyice tatbik ettiği söyleniyor. 2008 yılında bir kızı daha oldu. 2011’de ise Libya krizinin dünya siyasetini ayağa kaldırdığı günlerde bir oğlu oldu. Oğlunun adını Saif el-İslam koydu ve bir anda futbolun Katolik oklarının hedefi hâline geldi. Gâvur magazinciler bunu fırsat bilip Ribery’nin geçmişini karıştırmaya başladılar. Ne 2010 yılında Fransa’nın başarısızlığında mimar olarak gösterilmesi kaldı, ne de 18 yaşındaki bir kızla para karşılığında cinsel birliktelik yaşaması… Sürati ve tekniği sebebiyle Galatasaray’da oynadığı dönemde FerraRibery lakabı takıldı. Ne gariptir ki hayatını da bu lakaba uygun yaşadı. Galatasaray taraftarı, onun göz göre göre elden kaçtığını hiçbir zaman unutmadı, parasını zamanında almayıp deliren Müslüman Ribery artık Marsilya’daydı. 2 sezonda burada 60 maçta 11 gol attı. Oyun içindeki yetenekleri kadar saha dışındaki hareketleri de sürekli konuşuldu. Kameralar karşısına sürekli eşofmanla çıkması, ağzında sakızla söyleşi yapması, takım içinde kendine özel bir ekip (örgüt) kurması ve bunların yanı sıra; onunla hemen hemen aynı yıllarda Müslüman olan diğer Fransız milli futbolcuların takımda farklı bir tavır takınmalarından, başıbozukluklarından hep Ribery sorumlu tutuldu. Ne gariptir ki Benzama, Nasri, Ben Harfa ve Anelka saha içinde ne kadar yetenekli olsalar da saha dışında hep gündem yaratan olaylara imza atıyorlardı. Bu durumun farkında olan ve çocuklarının bu futbolcuları örnek almasından mustarip açıklamalar yapan Müslüman cemaat mensupları dahi görüldü. Müslüman futbolcuların bilhassa saha dışında hareketlerine çok dikkat etmeleri gerektiğinin üzerinde durdular ve elbette sonuna kadar da haklılar. 

Ribery, 2007’den bu yana Bayern Münih’te forma giyiyor. Alman deviyle 200’e yakın maça çıktı, 100’e yakın gol attı. Takım olarak kaldırdığı kupaların dışında bireysel olarak Altın Ayakkabı’dan Yılın Futbolcusu’na kadar kazandığı ödüllerin de haddi hesabı yok. 2 yaşında başından geçen çok ciddi bir trafik kazası sebebiyle yüzünün yarısı yaralı. Ona FerraRibery lakabını takan Galatasaray taraftarları yüzündeki bu yara ve bıçkınlığı sebebiyle ikinci lakap olarak Scarface’i seçtiler. Ribery bu kaza hakkındaki bir konuşmasında “Bu kaza bana çok yardımcı oldu. Çocukken Allah’ın varlığını anlamamı sağladı ve bunu sağlayan da yine Allah’tı.” demişti. Futbol hayatına Bayern Münih formasıyla devam eden Ribery dünyanın en iyi futbolcuları arasında gösteriliyor.



Karaciğere atılan iki gol: Eric Bilal Abidal

Geçtiğimiz yıllara kadar dünyanın en başarılı sol beklerinden biri olarak gösterilen Eric Bilal Abidal, 2014 yılında Olympiakos formasıyla futbola veda etti. Fransa’nın denizaşırı sömürgelerinden ve Karayip adalarından biri olan Martinik asıllı futbolcu, Lyon’da doğmuş. Monaco B takımında başlayan futbol kariyerinde kısa sürede A takıma yükselmiş. Lille ve Lyon’daki başarılı performansından sonra İspanya’ya geçmiş ve dünyanın en büyük takımlarından Barcelona forması giymeye başlamıştı, fakir gibi futbolla ilgilenenler de Abidal’i iyice o dönemde tanımıştı. 2007-2013 yılları arasında giydiği Barcelona forması, onu tüm dünyanın tanımasına vesile olsa da 2011 yılında karaciğerinde saptanan kötü huylu tümör futbol hayatını epey sekteye uğrattı. İki büyük karaciğer operasyonu geçirdikten sonra futbola ara veren Abidal, muazzam bir azimle 72 gün içinde sahalara geri döndü. Hem de hiç unutulmayacak bir maçla. Şampiyonlar Ligi finalinde tam 93 dakika sahada kaldı, bu “modern” tıbbı yerle bir etmeye yetmişti. Maç bittikten hemen sonra takım kaptanı Puyol ve ikinci kaptan Xavi, kaptanlık pazubandını Abidal’e birlikte teslim ettiler. Böylece maçı galip bitirip Avrupa’nın en önemli kupasını kazanan Barcelona’da, kupayı kaldıran ilk isim Abidal oldu. Aslında o yine bilinen mütevazılığı ve mahcubiyeti ile kaptanlık pazubandı kolunda olmasına rağmen bir kenarda duruyordu ki; UEFA Başkanı Michel Platini’nin ricasıyla kupayı teslim almak için seremoninin yapıldığı standa yaklaştı. Wembley tribünlerindeki 85.000, ekran başındaki milyonlarca futbol tutkunu şüphe yok ki duygusal anlar yaşadı. Bu, her yaştan futbol severin unutamayacağı bir an oldu.

Abidal, bu anı anlatırken dayanma gücünü sadece Allah’tan aldığını, hastalığıyla mücadele etmesini Allah’a borçlu olduğunu söylemişti. Her fırsatta Müslüman kimliğini ön plana koyması ve gerek saha içindeki gerekse saha dışındaki davranışlarıyla tam bir mümin duruşu sergilemesi, hangi takımı tutarsa tutsun futbol severlerin saygısını ve sevgisini kazanmasına sebep olmuştu. Fransa Milli Takımı kafilesiyle birlikte, uçakta çekilmiş fotoğrafı onun ne kadar “dindar” olduğunu da gösteriyor. Elinde Kur’an, bileğinde tespih, kafasında bazen takke… Soyunma odasında daima dua ettiğini, maçı galip bitiren tarafta da olsa, mağlup bitiren tarafta da olsa sağ salim eve dönebilmek için takım otobüsünde tespih çektiğini takım arkadaşlarının söyleşilerinden okumuştuk. Abidal küçük yaşlarından itibaren Müslüman olmanın hayalini kursa da hiç adım atamamış. Cezayirli Müslüman eşi Hayet Kebir’le 2007’de evlendikten sonra İslam’ı seçmiş. “Tamamen kendi tercihimle İslam’ı seçtim, çünkü başka bir doğru yol yok” demişti o dönemler meraklı sorular karşısında. İlgilenenler için söylemem gerekir, bu tip problemli ve kaşıntılı soruları genellikle İngiliz basını sorar. İspanyol basınında magazin çok yoktur, futbolcunun özel hayatıyla ise kimse ilgilenmez. Bunu Atletico Madrid’de top koşturan milli futbolcumuz Arda Turan ve daha evvelinde Nihat Kahveci de söylemişti. Abidal Barcelona’dan sonra tekrar Fransa’ya geri dönmüş ve Monaco forması giymişti. Geçirdiği hastalıklar onu yıprattı haliyle, pek başarılı olamadı. 2014’te bir değişiklik yapmak istedi ve Olympiakos’a geçti. Burada sadece 9 maça çıkabildi ve kendi isteğiyle emekli oldu. Eski formundan eser bırakmamıştı geçirdiği hastalıklar ve tabii ki sıkıntılar. Abidal’in Fransa milli takımı formasıyla 67 kez sahaya çıktığı bilgisini verip kendisine de selam göndermiş olalım.

Yazımın başındaki fotoğrafın hikayesini anlatarak, dizinin ilk yazısını bitirmek isterim. 24 Ocak 2013’te Nelson Mandela stadında Gana ile Mali futbol takımları Afrika Kupası’nda karşılaşır. Ganalı Mubarak Wakaso penaltı atışı kullanır, gol olur. Gana bu golle maçı kazanır. Gol sevincini yaşarken Wakaso, formasının altındaki tişörtü gösterir: Allah is great! Brezilyalı futbolcu Kaka’nın neredeyse gol attığı her maçta yahut her maç bitiminde milyonlara gösterdiği “I belong to jesus” tişörtü FIFA’yı rahatsız etmez ama Wakaso’nun tişörtü rahatsız eder. Artık sahalarda buna benzer “dinî” tişörtler göstermek yasaklanır… Gol sevinçlerine de yakında bir müdahale olacak gibi. Hatta FIFA 15 oynayanlar bilirler, Demba Ba gol attıktan sonra dizlerinin üstünde yere çöküyor ama secde etmiyor. Yoksa FIFA oyunlarını geliştirenler, Cüppeli Ahmet Hoca’dan mı ilham aldılar, her yer kıble değil günaha sokmayalım adamı diye…

Dizinin ikinci yazısında görüşmek ümidiyle, Allah is great!

Yağız Gönüler
(Darkafalar, 02.04.2015)