Bunları Bil

Bir yazı daha yumrukluyor buzdan ellerim
Sönen lalelerden ve aradığım şeyhten
Payıma düşen baş ağrıtan bir lodos oldu, kesilmedi ama sesim
Çünkü bilirim sonbaharın sakladığı ılık yeniden doğuşları
Çünkü bilirim karnında nefes bulanın kıymetini
Bilirim dedim, bunları bil

Bakarsın balkonu sever çocuk şiirlere inat
Toprağa işer ilkin ve yeni gübreler yeni sebzeler demek
Oradan soframıza biniverir hikmet bu ya
Döşümü tırnaklar öğleyin, akşamleyin gözlüğümü çizer
Çoraplarım delinir, bilgisayarım bozulur, kapımız çalınır
Bakarsın şeyhim çıkar gelir, bizim salonda zikir çekilir

Ben zemherileri severim bilirsin, o dinç saldırı sabahlarını
Kuvvetli bir sözlükten bizim için unutulan kelimeler devşiririm
Bizim için diyorum sen, ben, gelirse o, belki bir de şeyhimiz
Pekmez acısı gırtlağımdaki, bal değil şerbet değil
İçimi yakan şeyler var içimde uçuşan şeyhler
Kuş değil kanat değil nasıl desem iyice hiçleşsem

Her günüm tırnak gibi uzuyor katı bir beyazlıkta
Hayatımın en sabırlı günlerinin sana çok selamı var
Biraz neşen varsa getir bana ona iyi bakarım
Patron beni kovarken kahkaha falan atarım
Tam dizimde bir diş izi var onu görmüştün sen
Sinirimi sevdiğim günlerden armağan bana dövüşlerden

Gözlerin
Yakın dövüş eğitimi almış gibi
Gözlerin

Yağız Gönüler
(Mahalle Mektebi, 24, Temmuz-Ağustos 2015)

Mûsikîmizin ve Ezanımızın Hâl-i Pürmelâli


O sabah ezan sesi gelmedi camimizden 
Korktum bütün insanlar, bütün insanlık adına.
- Cahit Zarifoğlu

 "Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli / ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli" diyor İstiklâl Marşımız. Yurdumuzun üzerinde ezanlarımızın inlemesinden rahatsız olanlar uzun bir süre Türkçe ezan vasıtasıyla milletin kalbini karartmaya çalıştı. Bu rahatsızlıkları aslında bir korkuydu. Öyle ki müezzinler "Haydi felâhâ" demek koşuluyla tembihlenmişlerdi. Oysa felâh kelimesinin Türkçe karşılığı vardı: kurtuluş. Neden ezanı Türkçe okutmak isteyenler felâh kelimesini de Türkçe okutmadılar? Çünkü biz Müslümanlar namazı bir kurtuluş olarak gördüğümüzden ezanın da bizi bu kurtuluşa davet ettiğini biliriz. Bunu unutturmak gayesiyle bilhassa Ziya Gökalp'in fikir önderliğindeki(!) ekip tarafından ezan Türkçeleşmiş, milletin ezanın manasını kavrama noktasından fersah fersah uzakta tutulması hedeflenmiştir. "Vatan" şiirinde Ziya Gökalp "Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur" diyerek bu "devrimin" kıvılcımını yakmıştır. 18 Temmuz 1932'de başlayan Türkçe ezan uygulamasına millet 14 Mayıs 1950 tarihinde kendisini kimlerin yönetmesinden rahatsız olduğunu beyan ederek yumruğunu vurmuştur. Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle ezan da aslî manasına kavuşmuştur. Yüzyıllardır bu topraklarda ezanın çok önemli bir yeri vardır. Tıpkı bayrak gibi bu milletin kutsalıdır ve namusudur. Bu yüzden de ezana tarih boyunca en fazla hassasiyet gösterenler Türk milleti olmuştur. Türk topraklarının manevi gücü olan tekkelerin 1925 yılında kapatılmasına kadar bilhassa meşk usulüyle verilen musiki eğitimi ezanın daima yüksek bir kalitede okunmasını sağlamış, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar için "Türk ezanı" tarifsiz bir güzelliğin numunesi olmuştur.


Abdullah bin Zeyd (r.a) rüyasında bir mübârek zât vesilesiyle Ezân-ı Muhammedî'yi kelimesi kelimesine öğrenmiştir. Bu rüyasını Resûl-i Ekrem efendimize anlatmış ve efendimiz de sesi daha gür ve güzel olmasından mütevellit Abdullah bin Zeyd'den öğrendiği ezanı Bilâl-i Habeşî'ye (r.a) öğretmesini istemiştir. Burada çok mühim bir nokta vardır ki Resûl-i Ekrem efendimiz Bilâl-i Habeşî'yi sesinin daha güzel, tabiri caizse yanık ve gür olmasından dolayı seçmiştir. Nitekim efendimiz Kur'an-ı Kerim'i de sahabenin güzel sesli olanlarından dinlemekten büyük keyif almıştır. Burada efendimizin güzel sese verdiği önemi net biçimde görüyoruz. Öyle ki Mescid-i Nebevî'de peygamberimizin müezzinlik hizmetini icra eden dört sahabeden biri de Abdullah b Ümmi Mektûm'dur. Mescid-i Nebevî'de fecr doğarken önce Bilâl-i Habeşî, sonra da Ümmi Mektûm okurmuş ezanı. Efendimiz şöyle buyururmuş: "Bilâl ezan okuyunca yiyin için, tâ ki Ümmi Mektûm ezan okuyana dek."

Mûsikîden etkilenmemek mümkün değildir. İmâm Gazâlî "Baharın ve çiçeklerin, udun ve saz tellerinin etkilemediği kişinin mizacı o kadar hasta ve bozuktur ki ilacı yoktur" der. Bilhassa musikiyi topyekun haram ilan eden taifenin de bilincini açmasını niyet ederek İmâm Gazâli'nin sözlerinin cevabını iktibas etmek gerekir: "Ezgiler, nağmeler söz anlamayan bebeklere ve hatta deveye bile müessirdir. Ağlayan çocuk mûsikînin etkisi ile susar ve uyur. Deve de mûsikînin etkisi ile yükünün ağırlığını unutur."

Kur'ân-ı Kerîm'in usûlüne uygun olarak okunması ilmi olan tecvid ve yine Kur'ân-ı Kerîm'in usûl ve kaidelere göre okunması ilmi olan kıraat; mûsikîyle doğrudan irtibatlıdır. Sebe sûresinin 10. ayet-i kerimesine bakıldığında "Ve lekad âteynâ dâvûde minnâ fadlâ(fadlen), yâ cibâlu evvibî meahu vet tayr ve elennâ lehul hadîd" buyrularak Hz. Dâvud'a bir mucize olarak verilen güzel sesle birlikte dağların ve kuşların Allah'ın yüceliğini terennüm ettiği ifade edilmiştir.

Tarihten bu yan ilm-i şerîf yani şerefli ilim olarak kabul edilmiş mûsikî hususunda 9. ve 10. yüzyıllardan itibaren kitaplar yazılmaya başlanmıştır. Fârâbî, İbn-i Sinâ, Sâfiyüddîn gibi isimler mûsikî alanda eser veren ilk önemli nazariyatçılardır. Ebû Bekr er-Râzî, Et-Tıbbu'r Rûhânî (Ruh Sağlığı) adlı eserinde melankoli hastalığına yakalanan yahut ruh sağlığında birtakım bozukluklara rastlanan hastaların mûsikî ile tedavisi üzerinde durmuştur. Keza İbn-i Sînâ'da iki kıymetli eseri Kitâb'ün-Necat ve Kitâb'ün-Şifâ adlı eserlerinde mûsikî ile tedaviden bahsetmiştir. Bu uygulama günümüzde birçok batı ülkesi tarafından keşfedilmiştir ve uygulanmaktadır. Ne yazık ki doğu ülkeleri bu kadim kültürden bilhassa tıp anlamında istifade etmekten vazgeçeli ise epey zaman olmuştur. Büyük mütefekkir İbn-i Haldun, Mukaddime'sinde "Mûsikî devletlerin bunalım ve dönüşüm devirlerinde gerileyen sanatların başında gelir. Çünkü bunalım devrelerinde ruhun zevklerinden çok, bedenin zevklerine hizmet edilir. Ruhu ilgilendiren mûsikîye ancak sükûn ve huzur dönemlerinde hizmet edilir" demiştir. Türk mutasavvıf ve şair Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, mûsikî hususundaki görüşlerini şöyle ifade etmiştir: "Mûsikî hikmete dâir fendir / bilene bilmeyene rûşendir / nice esrârı var idrâk idecek / yer gelür sîneleri çâk idecek."

Türk mûsikîsi altın çağını III. Selim döneminde (1789-1807) yaşamıştır. Zira bu dönemde Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi (1778-1846) boy göstermiş ve mûsikîmize kıyamete kadar sürecek meyveler ikrâm etmiştir. II. Mahmud dönemi ise (1808-1839) mûsikîmizde bozulmanın başladığı bir dönemdir. Öyle ki Dede Efendi bu dönemde II. Mahmud'un sarayına davet edilmiş ve batı müziğinden yararlanması şartıyla eser vermeye devam etmesi istenmiştir. Bir rast semâi eseri olan "Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü" dönemin eseridir. Kaynaklara göre Dede Efendi bu eserini ortaya çıkarmaktan son derece hüzün duymuş ve "Bu oyunun tadı kaçtı!" diyerek hacca gitme gayesiyle yola koyulmuştur. Bu dönemden sonra yaşanan hadiseler ve zamanla kaybolan hassasiyetlerimiz neticesinde mûsikîmiz tabiri caizse tamir edilemez hasarlara uğramış ve bilhassa cumhuriyet idarecileri tarafından kasıtlı olarak yok edilmeye çalışılmış, bunda da maalesef "başarıya" ulaşılmıştır. İbn-ül Emin Mahmut Kemal İnal yaşadığı yıllarda bu gelişmelere yakînen tanık olmuş ve "Son zamanlarda yaşadığımız savaşlardan ve ahlâk konusunda düştüğümüz bunalımlardan sonra bülbüller sustu, kargalar ötmeye başladı" demiştir. Hazretin bilhassa okunan ezanlar konusundaki fikirleri de böyledir. İşin vahametinin daha iyi anlaşılması için İstiklâl Marşımızın bozuk müziğinin bestecisi Osman Zeki Üngör'ün öğrencilerine söylediği "Siz benim mikroplarımsınız, Türkiye'ye Batı müziğini siz yayacaksınız" sözünü hatırlatmak kafi olacaktır. Çok değil birkaç yıl içinde Türk çocukları yeni yılı Jingle Bells ile karşılayacak, doğum gününü "Happy Birthday to You" ile kutlayacak, düğününde sevdiklerine birbirinin kopyası olan pop şarkıları dinlettirecektir. Ülkemiz ne yazık ki şehit olan askerlerimizin Chopin'in "Cenaze Marşı" ile gömüldüğüne de şahit olunmuştur. Yakın bir zaman önceyse Türk Sanat Müziği'nin(?) divası olarak kabul edilen şahsın, ustasının cenazesinde cep telefonu vasıtasıyla "eser geçtiği" de görülmüş, merhumeyle birlikte mûsikîmize de bir kez daha rahmet okunmuştur.

Akademik anlamda kısa fakat bir edebiyat dergisi için uzun sayılabilecek bu girişten sonra "Eser geçmek" diyerek önce mûsikîmizde meşk ardından da ezanımızın hakkında devam etmeyi düşünüyor, şimdiye dek aldığım kıymetli vaktiniz için affınıza sığınıyorum. Dilerim yazının bu cümleye kadar olan kısmı sizi farklı kaynaklara yöneltecek yahut şerefli mûsikîmiz üzerine biraz daha hassasiyetle yaklaşmasını sağlayacaktır. Fakirin de başka bir gayesi yoktur.

Bizim mûsikîmiz hafıza üzerinden kurulmuş ve öyle yürümüştür. Altın çağında da, yok edilmeye gayret edildiği safhalarda da bu daima öyle olmuştur. Hafızasını kaybeden toplumların mahvolma tehlikesiyle karşı karşıya kalması doğaldır. Biz de evvela hafızamızı akabinde de mûsikîmizi kaybetmişizdir. Dünyayı önemsememesiyle meşhur kırâat âlimi Ebu Yakup ez-Zeyyâd, kendini ziyarete gelenlere “Kur’an’dan bir şeyler ezberliyor musunuz?” diye sorarmış. “Hayır” cevabını aldığı zaman da, “Sizin hâliniz ne olacak? Ne tadınız var ne tuzunuz; ne ile gıdalanacaksınız, ne ile ruhunuzu ilhamlara boğacaksınız, ne ile Rabbinize yalvarıp yakaracaksınız?” dermiş… İşte biz Türkler de hafızalarımızı daima diri tutmak için mûsikîmizden yararlanmışız, mûsikîmizi diri tutmak için de hafızamızdan faydalanmışızdır. 17. yüzyılda yazılmış Della Letteratura de' Turchi’de Giovanni Battista Donado Türkler hakkında “Musikiyi sadece sözlü gelenek olarak bilirler ve sonrakilerin hâfızalarına naklederler” demiştir. Tableau general de l’Empire Ottoman adlı eserde ise Ignatius Mouradgea d'Ohsson şöyle yazmıştır: “Okudukları, çaldıkları tüm müzik eserlerini hep hâfızalarına dayanarak bestelerler.

Müezzinlerimiz de mûsikîşinaslarımız da üstadlarından eserleri meşk vasıtasıyla öğrenmişlerdir. Meşkte nota esas alınmaz. Beste "diz vurularak" üstad tarafından evvela öğretilir. Akabinde talebe yani talip olan, âşık; fem-i muhsin üstadından aynen öğrendiği gibi eseri geçmeyi öğrenir. Üstadıyla yapacağı diğer meşklerde ise kendi dizine vurur. Tarihimiz namaz kılmaktan olduğu gibi meşk etmekten de dizleri yama olan mûsikîşinaslarla, müezzinlerle doludur. Burada fem-i muhsin kavramını da açıklamak gerekiyor. Fem-i muhsin; mûsikî veya Kur'an eğitimi verecek olan üstadın makamı, usûlü ve tecvidi en iyi okuyacak ağza sahip olan kişiye denir. Dolayısıyla mûsikîşinas ve müezzin adayları daima kendilerine fem-i muhsin bir üstad bulmak için yola çıkmış, bu yolda aşk ile yanmışlardır. Tekkelerimiz; bu yolun mihenk taşlarıdır.

İşte müezzinlerimiz de fem-i muhsin ağızlardan edindikleri Kur'an ve mûsikî bilgisiyle, usûllere ve makamlara olan yüksek hâkimiyetleriyle bir gayrimüslimi dahi yolda yürürken bir kenara çökecek kudrette ve kuvvette ezanlar okumuşlar, tarih boyunca Araplar dahi bu ezanı "Türk ezanı" olarak yorumlayarak ibret almışlardır. Bilhassa İstanbul'da, ezanlar asırlarca aynı ölçüler esas alınarak okunmuşlardır. Bazı âlimlerin Sûr-ı İsrâfil'in ısfahan makamında olacağını bildirmeleri üzerine müezzinler bilhassa selâtin camilerinde yatsı namazının farzına kalkarken ısfahan makamında kamet etmişlerdir. Bu durumu Ömer Tuğrul İnançer şöyle açıklar: "Çünkü önce otururken, sonra kalkıyorsun ya; "Hayyâle's-salâh" söylenirken ayağa kalktım... İşte Sûr-ı İsrafil de bu makamda üflendiğinde "Nasıl ki şimdi namaz kılmaya kalkıyorum, oturmaktan kıbleye yöneliyorum, Rabbimin huzuruna gidiyorum; mahşerde de Rabbimin huzuruna kabrimden öyle kalkayım." diye vücut lisanıyla, mûsikî lisanıyla yapılan bir duadır aslında o."

Mesela Üsküdar müezzinleri, genellikle, sabah ezânını: sabâ ya da dilkeşhâverân; öğle ezânını: rast, hicâz; ikindi ezânını: uşşâk, hicâz, bayâtî; akşam ezânını: segâh, dügâh, rast, hicâz; yatsı ezânını ise: rast, uşşâk, nevâ, bayâtî ya da hicâz makamlarında okurlardı. Bunun dışında Osmanlı devleti döneminde, Osmanlı'nın hâkim olduğu şehirlerde haftanın bazı günlerinde tüm vakit ezanları bir makamda okunmuştur. Mesela pazartesi günü hicaz, salı günü rast, çarşamba günü uşşak. Buradan insanımızın yine tarih boyunca mûsikîden anladığını, hiç olmazsa makam ayırt edebilecek kadar mûsikî bilgisine sahip olduğunu rahatlıkla çıkarabiliriz.

Ezanın böyle birbirinden farklı makamlarda okunmasının en büyük gayesi tesirinin kuvvetli olmasının istenmesidir. Evvela karıştırılan bir şey vardır ki sabah ezanı saba makamında değildir. Aslında dilkeşhâverân okunur. Buradaki karışıklık hem saba ve sabah kelimelerinin birbiriyle uyumlu görülmesinden hem de dilkeşhâverânın saba makamında hüseynî gösteren bir makam olmasından ileri gelmektedir. Hüseynî makamı ise dinleyeni uyandıran bir makamdır. Bu yüzden sabah ezanı da dilkeşhâverân okunmuştur. Hâlâ böyle okunmadığından olsa gerek(!) sabahları insanlar uyanmak için Amerikan yeme-içme kültürünün bizim topraklarımızda "en sevilen" cephesi olan hazır kahve üreticilerinden aldıkları kahvelerden medet ummaktadırlar. Buyurun öğlen namazına.

Öğlen namazının rast veya hicaz makamında okunmasının sebebi de hicaz makamının dinlendirici, rahatlatıcı olan etkisidir. İnsanlar işlerini güçlerini bırakıp namaza koşarlarken bir ferahlama yaşarlar, tıpkı namazdan çıkarkenki rahatlamaları gibi bir hâl gelir ruhlarına. İşte her vakit ezanının belirli makamlar tarafından okunmasının sebepleri bunlara benzer, tesirle irtibatlı olan konulardır ve son derece teferruatlıdır.

Fütuhâtı Mekkiyye'de İbn Arabî Hazretleri hem ezanı hem de müezzinleri oldukça önemli tespitlere ulaşarak yorumlamıştır. Müezzinin "La ilahe illallah" ifadeleriyle ezanı bitirmesinin temelinde peygamberlerin Allah'tan ve Allah katından getirdikleri tevhide işaret eder. Ezanı duyan herkese Allah'tan başka ilâh olmadığını hatırlatan bu bitiriş ifadesiyle müezzin de Hakk'ı tevhid etmiş olur. Ezandaki "Hayya ale-salah" yani "Haydi namaza" ve "Hayya alel-felah" yani "Haydi kurtuluşa" ifadelerini de hazret şöyle yorumlamıştır: "Her ne şartta olursa olsun Rabbinize yönelin, bunun için önce temizlenin sonra da mescitlere gelin. Sizi nimetlere ulaştıracak şeyi yapmaya koşun, yönelin."

Hâfız Sâmi
Yazıyı bitirmeden evvel, ezan okumaya başladığı zaman İstanbul'da o dönem tarif memurluğunu üstlenmiş İtalyanların dahi tüm trafiği durdurup ezanı dinlemelerine vesile olan Hâfız Sâmi'yi de anmak gerekir 1874 Üsküp doğumlu Hâfız Sâmi'nin, erken yaşta vefat eden validesinin mezarı başında Kur'an okurken bülbüllerin dahi omuzlarına konduğu söylenir. Dursun Gürlek bu durumu "Damdan düşenin hâlini damdan düşen anlar" atasözümüzün anlattığını ifade etmiştir. 1936'da zorlu bir hastalığa yakalanan Hâfız Sâmi, epey fenalaştığı bir vakit kız kardeşinin ısrarlı "Baytara gidelim" önerisini reddetmiyor lakin ikinci adımı atar atmaz "Allah" nidası çekerek yere kapaklanıyor. 26 Nisan 1943'te vefat eden bu büyük hafızımız Edirnekapı mezarlığında, büyük şairimiz Bâkî'nin yanına defnediliyor. Öyle bir sesmiş ki, hocası olmasını istediği (meşk için fem-i muhsin arayışına dikkat) Zekâi Dede kendisini dinler dinlemez yanına çağırarak şöyle bağırmış: "Oğlum sana Hüdâ meşketmiş, benim meşkedecek bir şeyim yok! Gittiğin yolda böylece devam et!"

Hâfız Burhan, Hâfız Kemal, Hâfız Mecid Efendi ve Cerrâhi Şeyhi Muzaffer Ozak Efendi'nin ablasının oğlu olan Hâfız Kemal Tezergil bu toprakların nadir görülebilecek hâfızlarından önde gelenleridir. Hepsinin ortak özelliği bilhassa tekkelerde zikir yapılırken çok önemli bir yeri olan "kelime-i tevhîd esnasında perde kaldırma" ve "kıyam ism-i celal zikri esnâsında kasîde okuma" gibi çok az şahsiyette olan mûsiki hâkimiyetine ve kabiliyetine sahip olmalarıdır. Kâdim bir İstanbul geleneği olan Enderûn Usûlü terâvih kıldırma da yine bu gibi hafızlarımızın âşinâ oldukları bir meziyet idi. Kökü Buhurizâde Mustafa Itrî'ye dayanan bu usûlde uşşak ya da hicaz makamında kılınan yatsı namazından sonra terâvih namazları da belirli makamlarda kılınır, her dört rekattan sonra ramazan âşkını artıracak ilahiler okunur. Bazen imam terâvihin son rekatını mâhur makamında bitirir ve selam verir ki bu makamda bestelenmiş salat-ü selâm, segâh salat-ı ümmiye daha rahat okunabilsin.

Kani Karaca
2004 yılında vefat eden büyük hâfızımız ve mevlithânımız Kani Karaca da üstad Alâeddin Yavaşça'nın dediği gibi "nadirattan bir zat" idi. Büyük neyzen Niyazı Sayın, "Mûsikî, iki perde arasındaki manevi münasebettir" der. Kani Karaca bu iki perdeyi kalbiyle görmüş, dile getirmiştir. Kolay değil, üç aylıkken annesinin tarlaya gittiği bir gün kıskanç üvey annesi gözlerine kezzap döküp kör etmiştir onu. Kendisiyle meşk edenlerin hatıralarında bir kayıt cihazı gibi olduğu (hafıza ilişkisi) yazılıdır. Hocası Sadettin Kaynak dahi bir gün meşk ederken yanlarına gelen Sadettin Heper'e Kani Karaca için "Oğlum, bu zat musikide benden daha yüksek, bana bir emr-i Hak vaki olursa ben seni buna emanet ediyorum" demiş.

İşte müezzinlerimiz ve hafızlarımız böyle idi. Mekteplerimizde Türk mûsikî derslerinin okutulmasını "irticaî bir faaliyet" olarak gören, devlet salonlarında Itrî konserleri düzenlenmesini sebebiyle devlet sanatçılığı unvanını iade etmek isteyen "sanatçılar" gören memleketimizde, bir el maalesef mûsikîmizi önce paramparça, sonra da yok etmiştir. Gerek udîliğiyle gerekse hocalığıyla tam bir mûsikişinas olan ve hem İstiklâl Marşı âşığı hem de milliyetçi olan Cinuçen Tanrıkorur vaziyetimizi, mûsiki hassasiyetimizi şu kısa anekdotla özetler: "Biz yabancı müzikleri öğrenirsek çağdaşlaşacağız zannetmenin kargaları artık güldüren değil ishal yapan komikliği ile yetiştirildik maalesef. Türk çocuğu mektepte Bach'ı, Beethoven'ı, Mozart'ı Hendel'i, Ravel'i öğrendi; Merâgi'den, Itrî'den, Kazasker Mustafa İzzet'ten, Dede'den, Zekâi'den, Tanburî Cemil'den Sadettin Kaynak'tan habersiz yetiştirildi. Bunu da marifet zannettik. Meşhur anektoddur; İsmet İnönü MEB bakanlarından birini ziyarete gider. Cebinden bir küçük not defteri çıkartır eski yazıyla bir söz yazar. "Oku bunu!" der. "Paşam ben bu yazıyı okuyamıyorum" dediği zaman "Hahahahah" der, "Nihayet Türkiye bugünleri de gördü" der, sevinerek... Cehaletin hiçbir türlüsü ile övünülemez. Cehaletle cahiller övünür. Ama cahillerin dahi izan sahibi olanları cahil olduklarından dolayı utanırlar."

Cinuçen Tanrıkorur
Oysa 1932'de Viyana Müzik Akademisi müdürlüğü yapan Joseph Marx, "Sadece çıplak melodi açısından kıyaslandığında, Itrî'nin bulduğu müzik cümleleri, çağdaşı Bach'ın bulduğu müzik cümlelerinden çok daha üstündür. Sırf bize benzemek için Türk mûsikisini çokseslendirmeye çalışmak, mûsikînize yapacağınız en büyük kötülük olur." demiştir. Mimarlık da sanatın en az mûsikî kadar çok mühim bir kolu olduğundan (merhum Turgut Cansever'in makamı âlî olsun) Finli mimar Eero Saarinen'e kulak vermek gerekir: "Her bitki kendi kökünden beslenir; sanat da böyledir. Başkalarının hazmettiği gıda ile biz beslenemeyiz."

"Hamd olsun" mûsikîmizi kendi kökünden beslenmeyen, başkalarının hazmettikleriyle ve hatta ürettikleriyle beslenen bir "fast-food müziği" hâline getirdik. Bunda en önce nasibini camilerimiz, ezanlarımız, hafızlarımız ve müezzinlerimiz aldı. Helâlarımıza "alla turca" kavramından "ilham" alarak alaturka dedik. Tıpkı mûsikîmize dediğimiz gibi. Oysa Mozart'ın etkilendiği ve asla vazgeçmediği alla turca, Türk askerî mûsikîsini ifade etmek için batı tarafından ilk kez zikredilmiş ve defalarca operalarda ve dahi her yerde uygulanmıştır. Artık ezanlarımız hoparlörlerden, zerre kadar doğal olmayan bir biçimde duyuluyor. Emin Işık'ın kıyamete kadar yankılanacak olan "Batı bizim seslerimizdeki hassasiyet ve derinliği 500 sene sonra belki anlayabilir" sözüyle yazımı bitirirken, aslî unsurlarımız ve hassasiyetlerimizle birlikte o eski mûsikîmize ve dolayısıyla ezanlarımıza tez zamanda kavuşmayı Allah'tan niyaz ediyorum. Yazıdaki eksiklikler ve olası kusurlar sebebiyle de yalnız Allah'tan af diliyorum. Vesselâm.

Okuma önerileri: Cinuçen Tanrıkorur (Saz ü Söz Arasında, Müzik Kültür ve Dil, Türk Müzik Kimliği, Osmanlı Dönemi Türk Mûsikîsi), Mes'ud Cemil (Tanburî Cemil'in Hayatı), Cem Behar (Aşk Olmayınca Meşk Olmaz, Mûsikîden Müziğe), Ahmet Özhan-Ömer Tuğrul İnançer (Şarkılar Seni Söyler), Yasin Eker-Ahmet Sadık Hıdır (Müzik Söyleşileri), Kudsi Erguner (Ayrılık Çeşmesi), Yüce Gümüş (Ken'an Rifâî Büyükaksoy), Güneş Ayas (Mûsikî İnkılâbı'nın Sosyolojisi), Pehlül Düzenli (İslâm Kültür Tarihinde Mûsikî), İbn-i Sinâ (Mûsikî).

Yağız Gönüler
(Mahalle Mektebi, 24, Temmuz-Ağustos 2015)

Kaylûle

Sabahları
Önce boğazını sıkıca temizleyip
Sonra sokaklarla tütün kokan balgamını tanıştıran
İşe giden babaların topuk seslerine uyanıyorum
Ekmeği, aşı ve hatta toprağı olup
Yine de korkusuzca kız okutan babalarını
On yedisinde kaybeden kızlar
Onları parklarda aramazlar, kahvelerde de
İnananların kimsenin önünde
Eğilmeyeceğini asla
Babalarından öğrenmişlerdir çünkü
Yolunmuş kazaklı, yok saçlı, yorgun sesli
Ayran kokan, kir kokan, dost kokan
Tertemiz babalarından

Aile demenin iyice imkânsızlaştığı milâdi günlerde
Ebeveynlerin çalışıp
Çocukların erkenden isyan etmeyi öğrendiği
- Ne cesurdur genç isyanlar
Ve ne zordur geç olanlar -
Kepazelik bulaşmış suratlar arasında
Kendime yer aramıyorum
Sığınacak avuç içleri de
İki kelimeyi ağzında zor toplayıp
Bir iyilik yapmaya bin ayet arayanlara
Vuracak tekmelerimi tutup soruyorum:
Siz hiç karayollarının ulaşamadığı yerlerde
Çocuk okuttunuz mu?

Uyumaktan değil uyuklamaktan korkuyorum
İkindi vakitlerinden korkuyorum
Hainlerin içinde uyuyakalmaktan korkuyorum
Minibüslerine nazar boncuğu ve Bakara/255 asan adamların
Genç kızlara tecavüz etmelerini
Olağan karşılamaktan
Ve tuhaf bir türbe operasyonunda
İntikal sırasında şehit olan askerin
Son sözlerinin beddua olmasından
Korkuyorum
Bence devlet büyükleri ve onların şairleri de korkmalılar
Akşamları
İlk tespitlere göre intihar eden
Yirmi beş yaşındaki evlatların
Ailesine teşekkür edemeyen astsubayların
Hâlâ anlamadıysanız veda notundan buyurun
“Onlara söyleyin redd-i miras yapsınlar
Aşırı derecede borcum var”
Diyerek tetik çekenlerin cesedi
Beni de yanında taşıyor morglara
Acaba sokakta satılan çiçeklerden
İntihar tabutları da nasiplenir mi?
Bu soruya eczanenin önünde şifa ararken
Yaşam kalitesine önem veren genç bir gold kartlı
Çekil diyor piyer kardin saatiyle miyobumu tahrik ederek
Kendine vanedey alıyor, sağlıklı bir hayatı selamlıyor
Bağışıklık sistemini güçlendiriyor, gülümseyerek grip aşısı oluyor
Kuş gribi yalanından sonra yediği şnitzeldeki antibiyotikleri unutuyor

Bu şiiri
Yaz günleri bakıcısına karpuz dilimleten
Odasında köpeğiyle pozlar verip
Harçlığı bol verilince daha çok havlayan
Her zaman keyifli, şaka yapmaya hazır
Ve mutlaka klorlu suyla büyüyen çocuklara
Bir gün okurlar diye diziyorum
Böylece birlik ve beraberliğimizi
Merkez Bankası’nın akıbeti değil
Benim gibilerin kini belirleyecek
Bir de doğarken ölüme yazgılı çocukların
Vatan çocuklarının
Nefreti

Kaylûle
Evine kat çıkan sahabeye selam vermeyen Resûlün
Genellikle orta katları tercih eden utanası ümmeti
Kenefin hemen bitişiğinde ayakta duş yapan
Bir de evinde bereket arayan
Östrojeni ve testosteronuyla karar veren
Kaderini haramın muhasara altına aldığı
Karda yağmurda asla şemsiyesiz yola çıkmayan
Evine selamsız ve ayakkabıyla girip
Tuhaf sevinçler peşinde hikmet arayan sevgili rezil ümmet
Hayal kurma rüya yakala
Kaylûle

Yağız Gönüler
(Aşkar, 34, Nisan-Mayıs-Haziran 2015)

Yalın, temiz, acımasız: Çelimli Çalım

Ben Türk değilim, ama bu topraklarda benim de hakkım var” diyenlerin havalarını alması için kurulmuş olan İstiklâl Marşı Derneği'nin mensupları tarafından hazırlanan Çelimli Çalım'ın ilk sayısı Ramazan 1435'te neşredildi. Gâvur takvimine göre Temmuz 2014'e tekabül ediyor. Hicretin biz Müslümanlar üzerindeki sorumluluğunun farkına varabilmiş olsaydık miladi takvimin de önemini kavramış ve dolayısıyla ondan vazgeçmemiş olurduk diyerek hem lisanımıza hem de takvimimize hasreti olanların İstiklâl Takvimi'ne müracaat etmeleri gerektiğini belirterek Çelimli Çalım'a geri dönüyorum.

Son derece "Yalın, Temiz, Acımasız" olan Çelimli Çalım'ın ilk sayısının manşeti "Müjde! Kılıcımız keskin değil!" idi. "Türk Milliyetçilerinin Mecmuası" serlevhalı yazısında Durmuş Küçükşakalak mecmuanın ismini "Hicret'ten beri her Türkün çelimli oluşunun isnadı vatanı, çalımlı oluşunun isnadı ise lisanı oldu. Dünyanın neresinde olursa olsun vatansız kalan çelimsiz kalmıştır. Çalım çelimli olduğu müddetçe kıymetlidir." ve niyetini de "Türkiye'ye fenalık yapanlara ömür boyunca unutmayacakları kalıcı yaralar açmak niyetindeyiz. İbret-i âlem için. Niyetimiz bu. Mü'minin niyeti amelinin fevkindedir." diyerek açıklamıştı. Bu sayıdan itibaren Çelimli Çalım'da bilhassa belli konulara değinecek yazarları da okuyucu tanımış oldu. Gökhan Göbel; lisanımızın yok edilmesiyle birlikte bizlere nelerin yutturulduğunu, Lütfi Özaydın eskimez yazının asla eskimeyecek asaletini, Dadaşhan Celaleddin Kavas çoğu zaman geniş araştırmalarla siyaset sahnesinin oyunlarını, Yahya Çiftçi yakın tarihimizde dönen dolapları, Özcan Çam batı felsefesinin kafamıza neleri yerleştirdiğini ve bizden neleri götürdüğünü ilk sayıdan itibaren yazmaya başladı. Yine Gökhan Göbel, "Türk Şiirinin Son Yarım Asrı: Yorgun'dan Sesli Gemi'ye" serlevhasıyla hazırladığı sayfalarda İsmet Özel'in şiirlerinin hikâyesini, dönemin şairlerinin seyrini ve şiirimize baktıkları yeri de göstermiş oluyor. Mesela İsmet Özel'in "Bakır Tenli Yapraklar" adlı şiirinde "Uzayor defterine uğrıyan kan lekesi" diye bir dize geçer. Hem Türk Dili Dergisi'nde hem de Memet Fuat'ın hazırladığı Türk Edebiyatı - 1965 antolojisinde bu dize "Uzuyor" diye yazılır. Muhtemelen şairin burada bir hata yaptığı zannedilmiş ve tashih(!) edilmiş. Oysa  şairin de bahsettiği gibi bu kelime Kur'an harfleriyle "uzayor" olarak yazılır... İlk sayıdan itibaren Oruç Özel, "Burada Bir Cami Vardı" serlevhasıyla yerinden sökülen ve restorasyon bahanesiyle imanı törpülenen camilerimizi yazıyor. Her sayıda ayrıca eskimez yazı bilenlerin doldurabileceği, bilmeyenlerin de öğrenmesinde kolaylık sağlayacak bir bulmaca da yer alıyor. Elbette yazarlar bu kadar değil. İstiklâl Marşı Derneği'nin mensubu olan herkes mecmuanın bir ucundan tutup ister yazılarıyla ister dağıtımında sorumlu olarak bir yükünü omuzlayabiliyor.

Mecmuanın ilk iki sayısında İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel'in, YÜK konuşmaları yer almıştı. Daha sonra İsmet Özel, derneğin internet portalinde başladığı "Homeros'tan Karl Marks'a Şiirin Türk Tarihi" yazılarına fasıla vererek cumhurbaşkanlığı seçimleriyle alâkalı iki yazı neşretmişti. Bunlardan birinin serlevhası "ABD Kemalist Türkiye'ye Hiçbir Şans Tanımadı" iken diğerinin ise "Demek İsterdim... Diyebiliyor muyum?" oldu. Bunun üzerine Çelimli Çalım yazı heyeti de "Yük" konuşmalarının mecmuadaki neşrine bir fasıla vererek üçüncü sayıda İsmet Özel'le mezkûr yazılarına dair bir mülâkat gerçekleştirdi. Mülâkattan, yazı heyetinin "Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümüyle alâkalı olarak, onun eğer yaşasaydı halkoyu ile yapılacak bir Cumhurbaşkanlığı veya Başkanlık seçiminde rakipsiz olacağını, bu ihtimal dolayısıyla vakitlice cisminin ortadan kaldırıldığını dile getirmiştiniz" yorumuna İsmet Özel'in verdiği cevaptan bir bölümü iktibas etmek isterim:

"Şimdi tabii ki Muhsin Yazıcıoğlu adı önemli. Ama Muhsin Yazıcıoğlu'nun yerini sağlamlaştıracak birçok başka insan da Türkiye'de yok edildi. Yani ben buna gerçekten hayret ediyorum. Geçen gün dernekte de söylediği gibi. Yani Türkiye'de kimler yaşıyor? Haç şeklindeki TL amblemine itiraz etmeyen insanlar yaşıyor. İnsanlar, Muhsin Yazıcıoğlu'nun sık sık adını bile anmıyorlar, akıl almaz bir şey bu. Ama ben her zaman gözümüzün önünde olduğu için söylüyorum, altı fizikçimizin öldürülmesi ve ASELSAN'daki mühendislerimizin intihar süsü verilerek yokedilmeleri sadece bilebildiklerimiz. Yani belli ki saklayamadıkları. Çünkü, hangi cinayetlerin işlendiği, kimlerin nelere kurban gittiği... Onu bilmiyoruz. Ve yeni Türkiye sözü bütün bunların dediğim gibi üstünü örtecek olan ve sanki olmamış gibi insanları avutacak mı diyelim? Bilmiyorum, anlamıyorum zaten."

Çelimli Çalım'ın dördüncü sayısında manşet Türkiye - İsrail ilişkilerine yönelikti. Manidar falan filan da değil, hakikati ayan edercesine şöyleydi: "Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda". Hakkı Acar, Durmuş Küçükşakalak, Gökhan Göbel, Faysal Toprak ve Dadaşhan Celaleddin Kavas'ın hazırladığı bu sayfalarda 1948'den bu yana Türkiye - İsrail ilişkileri kronolojik bir şekilde ortaya kondu. Bu araştırmanın niyeti de şöyleydi: "Yaşadığımız topraklar tarih boyunca Yahudilerin en rahat yaşadıkları topraklar oldu. Yüzyıllardır Osmanlı hoşgörüsü (?!) ve idaresinde yaşayan Yahudiler bu zaman zarfında kendilerine yavaş yavaş şemsiye de, cibinlik de yapmış olabilir. Fakat İstiklâl Marşı'yla doğmuş Türkiye Türk'ün sözünün geçtiği bir yer (Türk vatanı) olduğunda, eğer bir şemsiye husule getirilmişse o şemsiye tersine döner ve bir Yahudi argosu/atasözü Yahudiler için gerçek olur: Makata giren şemsiye açılmaz.". Bu sayıda Mustafa Deveci'nin "Cumhuriyet Kurulmadı İlân Edildi" serlevhalı yazısı da cumhuriyet tarihimizin gerçeğini gözler önüne serdi.

Amerikalılar "O eşek ne yapıyor?" diye sormuşlar. Yolu yapanlar: "O, yolun mühendisidir, yol yapılacak elverişli güzerhâhı o tespit eder" deyince Amerikalılar kahkahayı patlatmış. Sonra, "Peki ya eşek güzergâhı tespit edemezse ne yapıyorsunuz?" diye sormuş Amerikalılar. Cevap hiç gecikmemiş: "Amerika'dan mühendis getiriyoruz.". Bu ânı, Gökhan Göbel'in Çelimli Çalım'ın 5. sayısındaki (Muharrem 1436) "Mola! Şedelere Dikat Et!" serlevhalı yazısından idi. "Türkiye'nin Ortadoğu'su, Ortadoğu'nun Türkiye'si" manşetiyle çıkan bu sayıda mecmuada yine özel bir araştırma vardı: "1916’da Mekke ve 1919’da Medine’yi terk etmek zorunda kaldığımızda bir vatanımızın olması için dua ettik. Akabinde Türkiye diye bir vatanımız oldu. Geride kalan Türk toprakları Ortadoğu adıyla beynelmilel şekavet şebekesinin eline geçmişti. Asıl vatanımızın Kâbe olduğunu söylüyoruz. Asıl vatanımıza kavuşmadan başımızın göğe ermeyeceğinin, yaramızın asla sağaltılmayacağının bilincindeyiz. Bu gayeye matuf olmak üzere bugün Türkiye ile Mekke ve Medine arasındaki coğrafyanın dillerde çok dolaşan tabirle “Ortadoğu bataklığı” haline gelmesinin izini de sürebileceğiniz bir kronoloji hazırladık.". Bu araştırmanın yanı sıra beşinci sayıyla birlikte bir tefrikaya da başlanılmış oldu. Bernard Lazare'a ait "L’antisémitisme son histoire et ses causes" yani " Tarihi ve Sebebleriyle Yahudi Aleyhtarlığı" adlı çalışma da Serhat Toksöz'ün tercümesiyle Çelimli Çalım okuyucularına sunuluyor ki bu büyük bir hizmettir. Bu sayının arka sayfasında görüleceği gibi İstiklâl Marşı Derneği tarafından 11 Ekim 2014 tarihinde Ankara'da "Çelimli Çalım: Kimin Çalımı Kime?" paneli yapılmıştı. Panelde Dadaşhan Celaleddin Kavas Çelimli Çalım'ın adını, niyetini ve diğer dergilerden ayrılma sebeplerini oldukça yalın, temiz ve acımasız biçimde söylemişti. Buraya da iktibas etmek, Çelimli Çalım mecmuasına hem yazı anlamında hem de dağıtımda imkân oldukça katkı sağlamaya gayret eden fakir için de helal yoldan keyif verici olacaktır:

"Türkiye’de bugün dergi piyasasına baktığımız zaman neyi görüyoruz? Dergiler ya yazarlarının ihtiyaçları için, ya piyasanın ihtiyaçları için, ya da devletin ihtiyaçları için çıkıyor. Ve dergilerde yazan çizen insanların, piyasanın ve devletin ihtiyaçları birbirine birçok yerinden bağlı olduğu için bu dergiler çıkabiliyor. Yani “Artık dergi dönemi bitti, internet kasıp kavuruyor” denen bir zamanda dahi hayret verici bir şekilde neşredilmeye devam eden dergiler var. Buradan Çelimli Çalım’ın eşsizliğine geliyoruz. Normalde bir dergi nasıl çıkar? Birtakım yazı işleriyle uğraşan insanlar kendilerine bir mecra bulabilmek için bir araya gelir bir dergi çıkarırlar. Veya mevcut dergilerde kendilerine yer bulmaya çalışırlar. Çelimli Çalım’da bu olmadı. Bir buçuk yıl bununla alakalıdır. Çelimli Çalım bir buçuk yıl boyunca kendine yazar yetiştirdi. Yani biz, Çelimli Çalım’da yazan dernek üyeleri, hayatında böyle yazı çizi işlerine aslında yer olmayan kimseler olarak bir buçuk yılı, kendimizi Çelimli Çalım’da yazmaya hazırlamakla geçirdik. Sadece yazı yazmak değil, mizanpaj yapmak, dağıtım işlerine girmek gibi birçok işi öğrenmeye çalıştık. Hayatında yazı çizi işlerine yer bulunan, çeşitli mevkuteler neşreden kimseler de zaten bize katılmadılar. Biz, diyelim ki, beş on kişi birbirimizi ağırlayıcı bir tavırla bu işe katılmak isteyenlere mani olan bir tavır takınmadık. Yani Çelimli Çalım’da daha önce hiç konuşmadığımız hatta yüzünü bile muhtemelen görmediğimiz dernek üyelerinin de yazıları oldu. Dediğim gibi, hatta son sayıdaki yazımda ifade ettiğim gibi Çelimli Çalım’ı başka mevkutelerle yan yana koymak imkânsız olduğu için bu dergi vs. işlerini bilen kişiler bizimle olmadılar. Yani onların neşriyat konusunda bildikleri şeyler bizim yaptığımız işe faydası dokunacak şeyler değil. Çelimli Çalım, yazarlarının ihtiyaçlarını gideren, piyasanın ihtiyaçlarını gideren veya devletin ihtiyaçlarını gideren bir neşriyat değil."

Konuşmanın bu bölümünde aslında Türkiye'de bir "edebiyat ortamı" kalmadığını, şayet varsa onun adının "edebiyat piyasası" olduğunu da yeniden anlamış oluyoruz. Türlü yalanlarla ona buna 140 karakter vasıtasıyla iftira atan, kendini edebiyat otoritesi zanneden yahut bir satranç oyuncusuymuş gibi edebiyat piyasasındaki her gelişmeye yön vermek isteyen zevatın içinde bulunamayacağı bir mecmuadır Çelimli Çalım, dergi değildir. Dikkat edildiyse (bu yazının yayımlanacağı zamanı da düşünerek) şimdiye dek internette yer alan bir paragraflık "tanıtım yazıları" dışında hiçbir dergide Çelimli Çalım hususunda ciddi "bir şey" görmek mümkün olmamıştır. Dadaşhan Celaleddin Kavas yazısında bunun sebeplerini de açıklamış olmuş. İsmet Özel'in "Of Not Being A Jew" adlı şiirinden "Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!" mısrasını slogan edinerek ilk sayısından bu yana son büyük Türk şairi İsmet Özel'e daimi bir muhabbet besleyen yazarları ve şairleri bünyesinde barındıran Aşkar, fakirin bu yazısına yer vererek muhabbetini yine belli etmiş olacaktır. Fakir bu uzun yolda yalnızca bir vesiledir ve bunun için de Allah'a hamd eder deyip altıncı sayıya geçeyim.

"Beşiktaş'ın matemine ne oldu" manşetiyle ve Beşiktaş'ın ilk amblemiyle neşrolan Çelimli Çalım'ın altıncı sayısında, dernek mensubu millî futbolcumuz Abdülkerim Durmaz'la bir mülakat yer aldı. Mehmet Ali Yeşil'in dikkat çeken yazısının serlevhası "Suâl: Gayr-i Müslimlerin ata binmesini yasaklayan adam kimdir? El-cevab: İskenderiye kütüphanesini yaktıran adamdır!" idi. Ayrıca Mustafa Deveci'nin seksen beşe yaklaşmış Ziya Ekinci ile yaptığı mülakatta şu soru yeniden anlam kazandı: "İstiklâl Harbinin şahitleri henüz dünyada iken 90 sene boyunca bir mülâkat niçin yapmamıştı TRT?". Beşiktaş'ın matemine dair ise mecmuadan şu bölümü iktibas etmeliyim: "Beşiktaşlılar, “Balkan Harbi’nde kaybedilen toprakların tamamı geri alınana kadar formamızdaki kırmızı rengi bir matem alâmeti olarak siyaha döndürüyoruz!” demişlerdi. Fakat Beşiktaş Kulübü’nün kuruluşunun yüzüncü yılında “Artık bu millî matem bitsin, kırmızı formamıza geri dönelim!” lâfları çokça dolaştı. Bugün geldiğimiz yerde Balkan Harbi’nin bir millî felâket olduğu kanaati Türkiye’de ağırlığını hissettirmiyor. O yüzden bu felâketin başımıza niçin geldiği de mevzubahis edilen bir şey değil. Ve daha önemlisi neticeleri de inkâr ediliyor. Mesela Beşiktaş Kulübü, resmî görüş olarak forma rengi değişiminin aslının olmadığını savunmakta."

Abdülkerim Durmaz'la yapılan mülakatta futbolumuzun geçmişinden ve futbolcunun şerefinden bahsediliyor. Futbolumuz haysiyet eksikliğinden mütevellit paraya bulaşmış, dünya sisteminin ekonomi ayağını besleyen ve aynı zamanda millî hassasiyetlerle uzaktan yakından alâkası kalmamış bir haldedir. Mesela Gökhan Göbel'in "Eski milli futbolcu olarak bilinen milletvekili Hakan Şükür "Ben Türk değilim, Arnavutum!" demişti" yorumunu şöyle cevaplıyor Abdülkerim Durmaz: "Arnavutum mu dedi? Arnavutluk milli takımı var, niye orada oynamıyor? Arnavutluk milli takımı yok mu kardeşim? Orda niye oynamadı da yüzlerce defa Türk milli takımında oynadı. Sonra bu kardeşimiz milletvekili olmadı mı? Arnavutluk'ta parlamento yok mu? Arnavutluk milletvekili olması lazım, şu anda Türkiye'de milletvekili değil mi? Niye Arnavutluk parlamentosunda değil? Madem Arnavutsa. Ya da baş şehri Tiran olan bir ülke yok mu, niye orada yaşamıyor da burada yaşıyor? (Burada Gökhan Göbel topa giriyor: "Bütün parasını da burada kazandı. Şöhretini de...") İşte onu diyorum yani. Türk değilim diyorsa Allah beter etsin. Ne diyelim, öyle değil mi? Allah beter etsin. Napalım zorla Türk mü yapacağız?"

Çelimli Çalım'ın yedinci sayısı diğer geçmiş sayıların aksine daha farklı bir ilk sayfayla çıktı. Tamamı manşetle kaplıydı ve şöyle yazıyordu kocaman hurufatlarla: "New Turkey" Türkçeye "Yeni Hindi" olarak tercüme edilsin.". Bu manşetten anlaşılacağı üzere yedinci sayıda "Yeni Türkiye" lafının nereden geldiği, nereye gideceği, yeni denerek kastın ne olduğu ve neleri gizlediği gibi konuları irdeleyen metinler bol miktarda mevcuttu. Okuyucu, Mustafa Deveci'nin "Seyyid Onbaşı'nın Na'şı "Yeni Türkiye"ye Müsaade Verir Mi?" serlevhalı yazısında şu dizeleri yeniden görmüştür: "Verme! Dünyaları alsan da bu cennet vatanı". Cennet vatan uğruna ne yapıyoruz, borcumuzu ödüyor muyuz? Borcu olmadığını düşünenler kendi ürünlerimizden "Türk Malı" logosunu kaldırıp "Discover the potential" ibaresini koydular. Sebep? Keşfedilmemiş hiçbir yerimiz kalmasın diye. Nerelerimiz kaldıysa hani... Lütfi Özaydın, "Devlet, Haram ve Helâl" serlevhalı yazısında ise şunu söylemiş oldu: "Raşid Halifeler'den sonra İmamlarımız, tarihimiz boyunca itibarını ilminden ve takvasından dolayı elde etmiş İslâm büyüklerimiz bütün sultanlıkları, devlet yapılanmalarını gayr-i İslâmî olarak gördükleri gibi onlarla ilişkide bulunan diğer Müslümanları da haramla iştigal eden insanlar olarak tavsif etmişlerdir.". Mustafa Tosun'un "Ateşim Var Külüm Yok, Bülbül Oldum Dilim Yok" serlevhalı yazı ise evladiyelik denilecek kıymette. Bu yazıda ölen insanlarımızın şüpheli(?) ölümleriyle okuyucu karşı karşıya kalıyor. Kalıyor kalmasına da şunu sorabiliyor mu: Neden öldürüldüler? Burada, yazının sonunda da yer verilen, İsmet Özel'in 14.01.2000 tarihli Yenişafak gazetesindeki sütununda yazdığı "Faili meçhul ne demek?" serlevhalı yazısından iktibas ediyorum: "Dikkat etmediniz mi? Bütün faili meçhullere aynı derecede önem atfedilmez. İnsanlar nazarında failini sakladıkları fiilin hangi sonuca yöneldiği her zaman en esaslı yeri tutmaktadır. Bu yüzden her nedense bazı faili meçhuller diğerlerinden daha "meçhul"(!)dür. Okuduğunuz son cümle tuhafınıza gittiyse, ben sizin için derhal daha tuhaf bir cümle ilâve edeceğim: Her ne kadar faili meçhul sözü mantık dışı ise de faili meçhullerin kendi aralarında mertebelendirilmeleri gayet mantıklıdır. Çünkü biliriz ki dilbilgisi bakımından bir fiilin failinin "meçhul" kılınması vakıanın bilhassa tebarüz ettirilmesini sağlamak içindir. Meselâ, deniz dalgalandı dediğimiz zaman, önem verdiğimiz şey denizi kimin veya neyin dalgalandırdığı değil, denizde hasıl olan dalgadır. Nasıl bir dalganın boyu diğerinden farklıysa, bir faili meçhul vasıtasıyla elde edilmek istenen etki de diğer faili meçhulden elde edilmek istenenden farklıdır. Ulaşacağımız çıkarsama şöyle olsa gerek: Bizim faili meçhul diye adlandırdığımız olayları üretenler faili malûm olayların üretiminden daha belirgin bir kast-ı mahsusla hareket etmişlerdir. Bundan böyle de aynı kastı güdeceklerdir. Nedir bu kasıt? Şudur: Kandaşları bir kan davasının tarafları haline getirmek. Daha doğrusu kandaşların kendi kandaşlıklarının farkına varmalarını engellemek. Bazı olaylara faili meçhul demelerinin sebebi fiilin keyfi olarak icat edilmiş "iç" düşmana hamledilmesini kolaylaştırmasıdır. Aynı sebeple bazı faili meçhul fiilleri gölgede bırakıyor, bazılarının üzerine büyüteç tutuyorlar. Böylece daha çok düşman olunması gerekenle, daha az düşman olunması gereken arasına bir mertebe farkı koyuyorlar. Bu kastı güdüyorlar, çünkü Türkiye topraklarında yaşayan herkesin aynı millete mensup olduğunun anlaşılmasıyla birlikte bu milletin emperyalizmin hazır lokması haline gelme imkânı ortadan kalkacak."

7 Ocak 2015 tarihinde Fransızca yayın yapan hiciv dergisi Charlie Hebdo'nun Paris'teki ofisine bir saldırı düzenlendi. Şimdi burada hiciv kelimesi de saldırı kelimesi de kimin nerede olduğuyla alakalı elbette. Ne hikmetse saldırı düzenlendikten saniyeler sonra olayın farklı yerlerden kamera görüntüleri internet vasıtasıyla her yere yayıldı. Akabinde bazı "açıklar" da ortaya çıktı. Saldırganlardan birinin kimliğini arabada unutması gibi. Call of Duty oyununu oynayanlar bilir, bu sözüm ona saldırıdan çok daha gerçekçidir. Oyun ama gerçek, gerçek gibi bir oyun... Çelimli Çalım yine hiçbir gazetede ve dergide bulunmayacak metinlerle konuyu ele aldı ve manşetinde şöyle dedi sekizinci sayısında: Bosna ve Afgan cihatlarını devralan Paris mi? Şuurlar kırıntılaşınca ve vicdanlar parçalanınca zor zamanda konuşmak yine İsmet Özel'e nasib oldu ve şair de şöyle sordu: Yüce peygamberimize kötü söz söylemeye zinhar kefere! Var mı bizim bir lâfımız onlarınkine? İşte böyle. Kafalar karışmadıysa bu serlevhanın altında yazan da şöyle: "Türk aleyhine dünyanın her yerinde, her kilometre karesinde dolap döndürülüyor. Dolabın dönmesinden duyulan memnuniyet hem dolabı döndürenlere aittir, hem de dolap dingiliyle birlikte ve kendi etrafında fırıldak gibi dönen ahmak sürüsüne. Türkler kendi başlarına ne geldiğinden haberdar mıdırlar? Türk aleyhine dolap çevirenlerin hangi namussuzlar olduğunu biliyorlar mı? Başkalarını bilmem; ama bir Türk, kalın bir Türk olarak ben biliyorum: Mahut namussuz makulesi kampının bir yanını kendileri “sahip” denilerek çağırılanlar, yani yerkürenin hegemon sahipleri dolduruyor. Kampın daha geniş diğer yanında ise hegemonyanın sâlikleri var. Dolap fırdolayı dönüyor. Döndükçe hızını artırıyor."

Bu sayıda Durmuş Küçükşakalak'ın "Mal bulmuş mağribîler cihadını Paris'te eyler", Özcan Çam'ın "A-merde-rika", Mustafa Tosun'un "Oy Giresun, Bulancak Bu İş Nasıl Olacak", Mustafa Deveci'nin "Çek bi çarli!" gibi gündemle ilgili çalışmaları, oluşturulan gündemden beyni bulananlara birer gaz lambası görevi görecektir. Aydınlanmak için ille de sokak lambası arayanlara diyecek söz yok. Lafı çok uzatmamak lâzım bu hususta. Ancak Gökhan Göbel'in yine bu sayıdaki "Elif Miktarı" serlevhalı yazısından da yeri geldiğinde kelimede bir harfin dahi nasıl etkisi olduğunu okuyup öğrenmemiz lâzım.

Bu yazı üzerine çalıştığım son tarih 11 Mart 2014 idi ve bu tarihle birlikte Çelimli Çalım'ın dokuzuncu sayısı da duyurulmuş oldu. "ANAYASAYA YAMALANMAKTAN ANAYASA YAMALAMAĞA VE/VEYA YAMALANMANIN ANAYASASINA" manşetine haiz dokuzuncu sayının içindeki yazıların geneli yeni anayasa mevzuunu hırpalıyor. Okuyucu (yahut millet) bu sayıyla; vatanımızda belirli aralıklarla gerçekleştirilmiş anayasa yamama projelerine ayan olacaktır ve yamalanmanın da neme nem bir şey olduğunu çözecektir inşallah. Eğer dikkatle okursa. Çünkü dikkatle okunmayınca bu bir avunmaya dönüyor. Çelimli Çalım'daki çalışmalar avunma değil, harekete geçirme çabasını güdüyor. Tıpkı İsmet Özel'in İstiklâl Marşı Derneği portalinde 6 Mart 2015 tarihinde yayımlanan yazısındaki gibi: "Okur okudukları sebebiyle felç olmamalıdır. Bilakis okudukları okuyanı bir şey yapmağa kışkırtmalıdır."

Allah nasip ederse yine bu sizler bu yazıyı okumadan evvel, İstiklâl Marşı Derneği'nin sekizinci sene-i devriyesi münasebetiyle "Darü'l İslam Nedir, Ne Olmalıdır? Misak-ı Milli Ne İdi, Ne Oldu?" paneli de yapılmış olacak. Panelin duyurusundaki metinden bir bölümü iktibas ederek, Çelimli Çalım mecmuasının dokuz sayısını kısaca anlatmaya gayret ettiğim yazımı neticelendirmek isterim:

"Bugün bilumum lâkaydların umurunda olmayan Daru’l İslâm, İstiklâl Marşı Derneği’nin yegâne umurudur. İstiklâl Marşı, İslâm ölçüleri getirilen toprak parçasını “cennetvatan”la tesmiye eder. Türkiye deyince; “Memalik-i âli Osman’dan kalan son toprak parçası”nı değil, üzerine yemin edilmiş, itikadî sınırlar içinde, mutabakatını İstiklâl Marşı ile gerçekleştirmiş son milletin ülkesini anlıyoruz. Bu topraklarda Türklerden başka her kim hak iddia ediyorsa haddini aştığını, aynı zamanda cezaya da müstahak olduğunu biliyor ve bildiriyoruz. Türkiye aleyhine yalancı şahitlikte yarışanların zelil bırakılacağı bir gün için sekizinci senemizde dua ediyoruz."

Allah dualarımızı kabul etsin. Âmin.

Yağız Gönüler
(Aşkar, 34, Nisan-Mayıs-Haziran 2015)

Şair Hüseyin Karacalar ile ilk kitabı, Aşkar dergisi ve şiir üzerine konuştuk


Öncelikle röportaj isteğimi kırmadığın için teşekkür ederim Hüseyin hocam. Uzun yıllardır Aşkar dergisinde gördüğümüz şiirlerin esasen adım adım bir şiir yolculuğu gibiydi. Her sayıda gelişen, yenilenen ve serpilen bir Hüseyin Karacalar şiiri gördük. Nihayet geçtiğimiz mayıs ayında “Cevapsız Aramalar” adlı ilk şiir kitabın okuyucuyla buluştu, tebrik ediyorum. Kitabı iki defa okuma cüreti göstererek ilk sorumu soruyorum. Hüseyin Karacalar şiirinde Aşkar dergisinin yeri nasıl tarif edilebilir? Yani Aşkar’ın hem varlığı hem de devamlılığı şiirlerine, şairliğine ne gibi katkılar sağlamıştır?
Söyleşi ve tebrik için çok teşekkür ederim Yağız kardeşim. Aşkar Dergisi'nin varlığı, Sivas’taki arkadaşlarımızla bir arada olmamızın en güzel sebeplerindendir. Ayrıca Türk edebiyatı adına ve kendi adımıza güzel şeyler yapabilmemizin en güzel adreslerindendir. Aşkar’a 18. sayıyla birlikte tam anlamıyla omuz verdim. O günden bu yana dostluğumuzu, kardeşliğimizi pekiştirdik. Ürünlerimizle saflarımızı sıklaştırdık. Kitabımdaki şiirlerimin çoğu Aşkar’da yayımlandı. Üç ayda bir yayımlanan dergimize şiirimi verirken elimden geldiği kadar seçici olmaya çalıştım. Zaten çok sık yazan birisi değilim. Az ve nitelikli bir şiir peşindeyim. Telaşlı bir dünyadan geçerken şiirim yavaş ilerliyor. Kaybedeceğim bir şey yok. Bugünümüze şükürler olsun.

Aslında bu soruyu sormamın sebebi Aşkar dergisinde Türk şiirinin çok önemli isimlerinin bir arada bulunması ve birçoğunun da kitabının olması. Osman Özbahçe, İdris Ekinci ve Özgür Ballı naçizane fakirin de şiir keşfinde en önemli yere sahip şairlerden. Buradan o meşhur “Şiire ne zaman başladın?” sorusunu soracağım akla gelebilir. Benim sorum şöyle: Hüseyin Karacalar şiire neden başladı ve şiirini geliştirirken nelerden istifade etti?
Şiire, âşık olduğum zamanlarda başladım. Hâlbuki aşk başka ne olsundu şiirimin mazereti. Hayatıma tesiri olan her şey şiirimin damarlarında geziyor.

Şairin ilk kitabının daha çok heves kitabı olduğunu düşünüyorum. Üzerine titreyerek, gerek anlam gerek biçim kaygısıyla yazılan şiirlerin bir araya gelmesi; yıllar sonra şairin ilk kitabı olması hasebiyle bir çekince yaratabiliyor. Okuyucunun da dikkat kesilmesini umarak; kitapta sana göre en kuvvetli şiir neydi ve özel olmazsa bu şiirin hikâyesini dinlemeyi rica edebilir miyim?
Sevgili Yağız, benim ilk kitabımın bir heves kitabı olmadığını düşünüyorum. Hevesi nasıl anlamalıyım bilemedim. “Cevapsız Aramalar” ayağı yere basan, dikkatle ve titizlikle seçilmiş şiirlerden oluşuyor. Yaşım itibariyle hevesli zamanlarımı geçtim diye düşünüyorum. En kuvvetli şiiri okuyucularımız ve eleştirmenlerimiz bulsun isterim. Ben hepsinin kendince ayrı bir değeri olduğunu düşünüyorum. O yüzden herkes kendi şiirini bulacaktır “Cevapsız Aramalar”da. Hocam şiire meraklı, şiire tutkulu fakat eline kalem almaya korkan genç şair adaylarına neler önerirsin?
Korkuyorlarsa korkmasınlar. Korkmuyorlarsa korksunlar. İsmet Özel’den ilhamla söyledim.

Şairin yazıları da kuvvetli, en azından şiiriyle irtibatlı olması gerektiği daima söylenmiştir. Bu minvalde şiir dışında meraklı olduğun bir edebi sanat dalı var mı? Bu dal üzerine neler yapıyorsun?
Şiir dışında geçmişte birkaç deneme yazmıştım. Sinema yazıları yazmayı düşündüm ama çok vakit alan bir şeydi. Tembellik edip yoğunlaşamadım. Roman ve öykü okumayı çok seviyorum. Poetika üzerine okumalarımı artıracağım inşallah.

Peki, edebiyat dışında Hüseyin Karacalar’ın “Yaşamak umrumdadır” demesine sebep olan neler var? Hangi müziklerden ve hangi filmlerden ilham almıştır, ilhamı kovalamayı sevdiği sanatçılar kimlerdir?
Kitabıma yansıyan bazı isimler var. Orhan Gencebay, Neşet Ertaş, Ümmü Gülsüm gibi. Bunların dışında coğrafi keşiflere çıkıyorum şarkılar için. Dünya müzikleri çok hoşuma gidiyor. Sevdiğim insanların da tavsiyeleri üzerine epey şarkı seçkim oldu. Film konusunda da aynısı geçerli. Yönetmen üzerinden film izlemeyi seviyorum. Aramızda kalsın western filmlerinin -beni sürekli çocukluğuma götürdüğü için- bende ayrı bir yeri vardır.

Aşkar dergisinin 34. sayısında “Sen Muş’ta Uzak Bir Kışta” adlı şiirin fakirin nezdinde çok kıymetli, çok kuvvetli bir şiir. Eminim ki bu şiir yıllar sonra anlamını yeniden ve yeniden bulacaktır. Hikâyesini sormak benim haddimi aşar, yalnız sürecini merak ediyorum. Bu şiiri yazmak ne kadar sürdü ve bu şiirin serüveninde yaşamın hangi duyguları saklı?
Bir yılımı aldı bu şiirim. Atanma sürecinde başlayıp Muş’ta geçirdiğim günlerin birikimi. İçlendim, darlandım. Bir yalnızlığa sürgün gibiydim. Sürgünlerin uzun bir süreği. Neyse. Anlatamıyorum ben ya.

Son yıllarda genç şairlerden, yani cevabı kolaylaştırmak bakımından 18-28 yaş arası şairlerden dikkatini çeken isimleri öğrenmeye yeltensek?
Yaş aralığı olarak kimse aklıma gelmiyor Yağız. Bazı isimler var ama ya hatırlayamadıklarım beni niye anmadı derse üzülürüm ben. İlerde dergi sayfalarında mutlaka gündeme getireceğim. Sorduğun iyi oldu.

İdris Ekinci mi döver İrfan Dağ mı?
İdris dostluk, kardeşlik tohumlarını ekmiş bir adamdır, İrfan ise kardeşliği bağrında taşıyan dağ gibi bir adamdır. İkisinden de kavga çıkmaz. İdris iyi tütün sarar, İrfan ise zalım bakar. Kavga çıkmaz bizden gardaş.

Diyelim ki Bülent Parlak’ın bana 250 TL borcu var ve ben hem bunu kimseye söyleyemiyorum hem de paraya çok ihtiyacım var. Paradan vazgeçip bunun şiirini mi yazmalıyım yoksa bir gece ansızın İzdiham ofisini mi basmalıyım?
Bülent’in borcunu bu söyleşi vesilesiyle yeniledin sanki Yağız. Diyelim ki evet J “Dönmeyen borçlar üzerine klarnet” başlıklı şiirini yazmalısın.


Bu birkaç magazin yüklü sorudan sebep özür diliyor, tekrar ciddiyete dönüyorum. Şairin edebi çalışmalarını yürüttüğü esnada yaşadığı şehrin, onda yapabileceği tesir hususunda neler düşünüyorsun hocam? Buradan belki taşralı şair, şehirli şair mevzuuna da değinebiliriz. Büyük şehir bizi yutuyor, burası muhakkak. Ama acılarıyla da ilham veriyor şüphesiz. Bu durum senin yaşadığın şehir ve şehirlerde, yine senin üzerinde nasıl tesirler bıraktı, neler verdi ve neler aldı?
Taşranın büyüsü, sıkıntısı, albenisi ve taşraya ait her tını insanın hayatını mutlaka etkiliyor. Sinemadan hikayeye şiirden resme kadar ilhamın damarlarında dolaşan bir olgudur taşra. Benim hayatıma giren şehirler azdır. Birisi kocamandır ama. İstanbul, Sivas ve Muş. Uzun soluklu içime çektiğim şehirler. Elbette izler bıraktı hayatıma. Her şeye rağmen hepsi güzel. Ama şu soruyu sormadan edemiyorum. Taşra da yaşamak mı yoksa taşralı yaşamak mı?

Bir Aşkar şairi olan sevgili kardeşim Muhammed Faruk Özcan, “Şiir başlı başına bir utanç kaynağıdır” demişti. Benim nezdimde mükemmel bir söz. “Utanmak ve şiir” üzerine neler söylemek istersin hocam?
“Ben konuşmasını bilmem lili” dünyanın en güzel utanma cümlesidir.

Sık sık yolculuk yaptığını düşünerek sormak istiyorum. Vedanın ömrümüzdeki yeri nerededir? Veda nedir? Vedalaşmak niyedir? Sevenler elbet kavuşur mu?
Sık sık yolculuk yapmıyorum aslında. Gurbette görev yaptığım için klasik gidip gelmeler yaşıyorum. Vedalaşmayı seviyorum. Yolcu etmesini ve yolcu edilmeyi seviyorum. Giderken büyüklerimin ellerini öpmeyi, sarılmayı seviyorum. Vedanın ömrümdeki yeri değer’dir. Giderken kadir kıymet biliyorum. Özlüyorum. Sevenlerin kavuşma meselesi için Süleyman Çobanoğlu söylüyor: Tekfurun Kızı.

İlk şiir kitabına isim vermek insanı yemeden içmeden kesebiliyor. “Cevapsız Aramalar” ismi nereden çıktı hocam ve diğer aklında olan isimleri de eğer mahsuru yoksa öğrenebilir miyiz?
Karagöz Dergisi’nde yayımlanan “Dört Cevapsız Arama” şiirimden ilhamla kitabın ismini koydum. Geç Kâğıdı ve Protokol Krizi gibi isimlerde aklımdan geçti. Cevapsız Aramalar ismi daha iyi bir karşılık bulur diye düşündüm. Güzel de oldu.

Son olarak 5 şiir kitabı ve 5 şarkı önerisi alsam? Kitabının akıbetinin daima hayırlı olmasını bir kardeşin olarak gönülden temenni ediyorum. Teşekkürler hocam.
Söyleşi için bende çok teşekkür ederim Yağız kardeşim. Valla şiir kitabı tavsiyelerinde dönüp dolaşıp okuduğum isimleri yazmak istiyorum. Göreceli bir liste yani. İsimlerini anmadığım herkesten özür diliyorum.

1) İdris Ekinci – Uyku Kuşu, Son Üç Dakika
2) Özgür Ballı – İronika
3) Zeynep Arkan – İkrar, Orada Merhamet Varmış
4) Osman Özbahçe – Türkiye Kitabı
5) Hakan Şarkdemir – Bütün Şiirleri

Şarkılar
1) Mihaly Vig – Valuska
2) Ezginin Günlüğü – Rüya
3) Marisse Nadler – Famous Blue Raincoat
4) Evgenky Grinko – Faulkner ‘s Sleep
5) Muhammed Esfahani – Şikayet-i Hicran

Yağız Gönüler
(İzdiham, 03.08.2015)