Türk futbolunu kim bitirdi?


Ben bitirdim. Formalarda sadece futbol takımının arması ve futbolcunun numarası (ismi değil) olduğu zamanlardan, formanın her köşesine bir reklam kondurulacağı zamanlara geçerken hiç ses çıkarmayarak bitirdim. Statların kale arkası tribünlerine koltuk yerleştirilmesini ev rahatlığı zannederek bitirdim. Tezahüratlara katılmak yerine çekirdek çitlemeyi seçerek bitirdim. Takımlara Amerikalı, Arap yahut Rus petrol zenginlerinin ortak olmasını “ekonomik ferahlık” diye düşünerek bitirdim. Yıldız transferinin takım ruhundan çok daha önemli olduğuna inanarak bitirdim. Hedefsiz ve amaçsız adamları kulüp başkanı olarak seçen ihtiyar heyetlerine saygıda kusur etmeyerek bitirdim. Daha önce gerçekleştirdiği başarıların arkasına sığınarak türlü türlü hatalar yapan, her hatasında da suçu başkasına atan teknik direktörlerin arkasında durarak bitirdim. Maç biletlerinin, bir ailenin haftalık mutfak masrafına eşdeğer olmasına sadece “bizim de bir futbolumuz var be kardeşim” diye tepki vererek bitirdim. Karda kışta pankartının, davulunun, dostlarının omuzlarını sırtında taşıyanlar için “bu havada çekilecek iş değil” diyerek bitirdim. Ne kadar da zeki bitirdim.

Futbola dair “toplumun afyonu” demekten başka sözü olmayan sosyal medya sosyologlarına, 1970 Dünya Kupası’ndan hemen önce (14-18 Temmuz 1969) gerçekleşen Futbol Savaşı’nı (La guerra del futbol) hatırlatmayarak bitirdim. Maçları aylık belirli bir meblağ karşılığında izleten o kara kutuyu evime sokarak bitirdim. Maçlardan hemen sonra birer sirk gösterisi gibi hazırlanan futbol programlarına tahammül ederek bitirdim. Afrika’da sadece meşin bir yuvarlak görünce gülümsemek için başka bir şeye ihtiyaç duymayan çocukları unutarak bitirdim. Hayatımda hiç maçına gitmediğim Samsunspor’a rahmetli Muhammet Teoman Taş (Nam-ı diğer Timofte) vesilesiyle sempati beslediğimi unutarak bitirdim. 8 senede işletme bitirmiş ve gözünü para bürümüş menajerlerin gencecik çocukları o altyapıdan bu altyapıya sürüklemelerini seyrederek bitirdim. Rakibine dil çıkarıp tüküren, kendisi hakkındaki gelişmeleri öğrendiğimiz basına kol sallayıp muhabirleri “evinden aldırmayı” düşünen insancıkları futbolcu zannederek bitirdim. Hemşericilik, particilik, mezhepçilik ve hatta baldızcılık, eniştecilik yaparak kendine yönetim kurulu oluşturanlara “Siz ne yapıyorsunuz?” demeyerek bitirdim. Ne kadar da ahlaklı bitirdim.


Şehrin dışına kurulması ve bu sebeple her türlü ulaşım imkânını sunması gereken statların, şehrin tam göbeğinde ama ulaşılamaz bir yerde yapılmasına “Bir sebebi vardır” anlayışı serpiştirerek bitirdim. Isıtmalı koltukta çay içerek maç izlemeyi reddetmeyerek bitirdim. Rakibim olan takımın başkanının, arkadaşlarımı nitelemek için söylediği “paralı köpekler” deyimini kabul ederek bitirdim. Her geçen gün artmakta olan on üç numara miyop gözlerime rağmen yakaladığım faulleri, penaltıları, taçları ve ofsaytları hiçbir hakemin görmemesini “Benim gözler bozuk ya ondandır” diyerek bitirdim. Ne kadar da ince bitirdim.

Statlara meşale, konfeti, davul, pankart gibi takımı ve hatta taraftarın kendisini ateşleyen eğlence unsurlarının sokulmasını yasaklayanlara rağmen maçlara giderek bitirdim. Stada girerken yanıma, pantolonum kirlenmesin diye üstüne oturmak için gazete ve biraz da kuruyemiş alarak bitirdim. Tribünler arasındaki korkunç bilet fiyatı farkını, tribüncülüğü ve esasen hayatın kavga edilmesi gereken tarafını öğrendiğim rahmetli Alpaslan Dikmen’in “Herkes kesesine göre” lafını tekrarlayıp geçiştirerek bitirdim. Neredeyse yanında büyüdüğüm cefakâr, vefakâr ve fedakâr tribün adamlarının bir anda ortalıktan kaybolmasını “Gençlerin önünü açtılar galiba” diye gayet mayhoş düşünerek bitirdim. İnternet forumlarında birbirini kesen gençlerin tribünde söz sahibi mevkie yükselmesini ve akabinde yaptıkları işlerle takıma, futbola verdikleri korkunç zararları “Gençti onlar ve neden hata payı yoktu hayatlarında” gibi bir dizeyle süsleyerek bitirdim. Günün birinde maça gittiğimde 10-15 yıl beraber koşturduğum çocukların suratıma bile bakmamasını “Sete çıktı değişti” diye geçiştirerek bitirdim. Tribünün futbolu, futbolun da tribünü güçlendiren muhteşem bir döngü olduğunu unutarak geçiştirdim. Bu döngüye patronundan aldığı maaş doğrultusunda her fırsatta laf çakan köşe yazarlarına gayet kibar bir biçimde “Edeb ya hu” diye mail göndererek bitirdim. Ne kadar da edepli bitirdim.


Her yeni futbol sezonuna sırf şekil olsun diye yaşayıp ölmüş adamların ismini veren; futbolu, tribünü ve taraftarlığı asla bilmeyen koltuk sahiplerini hoş görerek bitirdim. Hayatında mahalle maçı yapmamış zevatın o duyguyu bilmeden futbola “Yirmi iki tane adam top peşinde koşuyor, çoluk çocuk da onları izliyor” diye tanımlayan fantastik zeki filozoflara tek söz karşılık vermeden bitirdim. Çocukken mahalle maçı kadrosuna hiçbir zaman seçilmeme sebebi babasının gösteriş budalalığı, annesinin salçalı ekmeği sadece oğluna hazırlaması olan çocukların ileride birer sosyal medya şaklabanı, otoritesi olacağını tahmin edemeyerek bitirdim. Çocukluğunu doktorculuk, evcilik ve kaçamak yapıp kızlarla beraber ip atlama oyunlarıyla geçiren çocukların kafasına “Kız mısın lan sen?” diyerek taş attığım zamanları yâd etmeyerek bitirdim. Futbolun önce aynı tribün içinde birlik ve beraberlik; akabinde de milletçe birlik ve beraberlik, hadi çok entelektüel(!) bir ifadeyle “ortak hafıza” olduğunu kimseye anlatmayarak bitirdim. Ne kadar da siyasi bitirdim.

Markette, bankada, kargoda, PTT’de ve hatta namazda ön saflara seri biçimde geçebilme kabiliyetimi tribün kuyruklarına borçlu olduğumu düşünmeyerek bitirdim. Uykusunda bile “paraaaa paraaa, mesaiii paraaaa” diye horlayan reklamcı patronların ve onların sadece reklam yazabilen yazarlarının aptalca fikirlerini şirin göstermek için futbola bulaşmalarına reddiye yazmayarak bitirdim. Milleti gündemin beşiğine yatırıp orada uyutmayı çok seven magazin muhabirlerinin sadece derbi maçlardan sonra yazabildikleri “futbol da bilirim” paragraflarına sadece gülerek bitirdim. Dedemin ve babamın dostlarıyla geçirdiği nice futbol dolu günü bir yere kaydetmeyerek bitirdim. Futbol biletlerinin ve koleksiyonlarının yerini kredi kartından hallice çipli (Word burada yonga dememi önerdi, güldüm) kartların aldığı günleri “teknolojik bir gelişme” şeklinde nitelendirerek bitirdim. Ne kadar da elektronik bitirdim.


Manu Chao’nun Galatasaray formasıyla konser verdiği günleri hiç hatırlamayarak bitirdim. Kafamda şairlerin futbolla asla ilgilenmeyeceği gibi (Ahmet Erhan’a selam ola) gereksiz bir bilgi oluşturarak bitirdim. “Gölgede ve Güneşte Futbol” gibi şahane bir kitap yazmış Eduardo Galeano’nun çizgi film kahramanı yahut kökeni 14. yüzyıla dayanan bir tarikatın son postnişini olduğunu zannederek bitirdim. “Satranç zekâyı geliştirir, futbol ne yapar ki?” diye soran taze uluslararası ilişkiler mezunu turabi gence “Satranç iki kişiyi bir masaya zor oturtur, futbol yetmiş bin kişiyi aynı yerde bir eder” gibi son derece -Allah affetsin- tasavvufî bir cevap vererek bitirdim. Ne kadar da hikmetli bitirdim.

Türk futbolunu ben bitirdim.

Yağız Gönüler
(Darkafalar, 02.09.2015)

Kesilsin ağrılar: Cevapsız Aramalar


Güncelin peşinden koştuğumuz her dakika zihin tahribatına ve hafıza kirliliğine maruz kalıyoruz. Gündemden bir nebze uzaklaşmayı düşünmeyerek hepimiz hastalıklı birer insan hâline geliyoruz. Çoğu zaman insanlığımızı elimizle yahut dilimizle kaybedebiliyoruz. Nihayet uzaktan bakıldığında bir oyun simülasyonuna benziyor. Birileri akıl ve ruh sağlığımız üzerine taarruzda bulunuyor, bizse karşılık vermek zorunda olduğumuzu düşünerek evvela ağrı kesici yutuyoruz. Farkında olarak ya da olmayarak hapı yutuyoruz, yutmaya da devam ediyoruz. Şifayı şairlerde aramayanların yuttuğu modernizm hapının en popüler belirtisi ise akıllı telefon kuyruklarına girmek. Bunun daha da çıkmaz yolu, kredi çekerek akıllı telefon yenilemek. Netice-i kelam; günümüz insanı şeytanın yollarına gül dökmekle meşgul.

Şiir, şeytanla vedalaşmanın yollarından biridir ve en güzelidir. İyi şiirin kendine has kokusu vardır ve bu koku samimi bir okuyucuyu yüreğinin ortasından vurur. Okuyucu vuruldukça okur, vuruldukça okur. Bir süre sonra vurmayı da öğrenir. Bu sebeple şiir, vatan topraklarının savunulmasındaki en hakiki silahtır. Bu silahın mermisi hiç bitmez çünkü daima duayla doldurulabilir özelliktedir. Şair eğer şairse, şiiri de duadır ve doludur. Okuyucunun dolduruşa gelmemesini, dolmuşa binmemesini ister. Vatanıyla arasındaki sadakati göstermek ister. Bundan mütevellit şair İrfan Dağ, Atlarımızı Geri Alacağımız Günler adlı şiirinde “Halk iyidir, bahara anlamlı bakarlar, Türkiye vatandır, şiirin Türkiye’yi vatanlaştırdığını bilmezler” dizesini kurmuştur.

Türk edebiyatında vatanının hesabına sekiz yıldır hesap tutan ve soran, okuyucusuna “eve dön! şarkıya dön! kalbine dön!” diyerek çok ciddi bir kale inşa etmiş olan Aşkar dergisinin, tüm dergi okuyucuları arasında yeri çok müstesnadır. Yer deyip geçmeyelim, yerimizi bilelim ki düşmeyelim. Zira dünya zaten düşük bir yerdir, “dûn” bir yerdir. Dûnyaya düşmeyelim. İşte Aşkar dergisinin kıymetli şairlerinden biri olan Hüseyin Karacalar’ın da mayıs ayında ilk şiir kitabı ateş etti: Cevapsız Aramalar.

Ebabil etiketiyle okuyucuya sunulan bu güzide kitap, fakirin “ağrı kesici şair” olarak bildiği Hüseyin Karacalar’ın on sekiz şiirinden oluşuyor. “Bir Teselli Ver” ile başlıyor, “Şair Kalabalığı” ile bitiyor. Kendisiyle yaptığım röportajda kitabı ve şiirleri hususunda şöyle bir tanımlama yapmıştı: “Kitabımdaki şiirlerimin çoğu Aşkar’da yayımlandı. Üç ayda bir yayımlanan dergimize şiirimi verirken elimden geldiği kadar seçici olmaya çalıştım. Zaten çok sık yazan birisi değilim. Az ve nitelikli bir şiir peşindeyim. Telaşlı bir dünyadan geçerken şiirim yavaş ilerliyor. Kaybedeceğim bir şey yok. Bugünümüze şükürler olsun.

Toprağıyla bağlantısını kurmuş ve gözü gibi de korumuş bir şair Hüseyin Karacalar. Fırsat Kuponu şiirinde içinden geçtiği dünyaya karşı toprağını savunuyor, kolluyor:

“Her gün zayıflıyorum her gün gözlerimin önünde
Miyobum artmış göremiyorum artık uzak geliyor ömrüm
Ayağımın altında bir yara kayıyor habire bir uçuruma
Okuduğum kitaplardan çıkardığım tek kıssadan hisse:
Toprak:
Topraktan başka bir şey öğrenmedim
Topraktan başka bir şey yaramadı işime.”

Kitapta Heyet Raporu, Çaresizlik İlâhisi, Takipsizlik Kararı, Lise Öğrencileri İçin Kitap Özetleri, İleri Saat Uygulaması, Protokol Krizi gibi günlük hayatımıza rehberlik edecek “çok avantajlı” şiirler var. Bu kampanyadan yararlanmak için evvela Cahildim Dünyanın Rengine Kandım şiirine bakmak gerekiyor:

“Başımın çaresine bakmalıyım başımın çaresi yoktur benim
Kaç yıldır evime dönemiyorum kaç yıldır evim yoktur benim
Kardeşim dedim fiyat biçilir mi dünyaya, aslı astarı nedir?
Alışverişi yapılır mı karşılıksız çek ister misin?
Çek arabanı bin yıldır çekemiyorum dünya benden yana kahır.”

Hüseyin Karacalar’ın Aşkar dergisinin 34. sayısında yayımlanan “Sen Muş’ta Uzak Bir Kışta” adlı şiiri, fakirin nezdinde çok kıymetli, çok kuvvetli bir şiir. Eminim ki bu şiir yıllar sonra anlamını yeniden ve yeniden bulacaktır. Hikâyesini “Bir yılımı aldı bu şiirim. Atanma sürecinde başlayıp Muş’ta geçirdiğim günlerin birikimi. İçlendim, darlandım. Bir yalnızlığa sürgün gibiydim. Sürgünlerin uzun bir süreği.” diyerek özetlemişti şair. Fakir ise bu şiiri yaz boyunca çantasında taşıdı. İyi şiir rafta durmamalı, açıp okumalı insan. Göğsünü genişletmeli, bir yol bulmalı, yola çıkmalı. Çünkü yola çıkmak haklı çıkmaktır. Buyurun şiirden bir bölüm:

“Başımı diğer tarafa çevirdiğim oldu başımı önüme eğdiğim de
Yüzümü asla çevirmedim yüzümü soğuk yüzümü sıcaklardan geçirdim
Çevre edindim çevremi sevmedim çevremi geniş buldunuz
Çevreci olamadım ama bir taşı bir çöpü yerden almasını bildim
Yokmuşsunuz gibi davranamadım vurdum duymadınız
Yüzümü çevirmedim çünkü yüzüm ele verir beni
Kendimi yere deviremediğimden beni ayakta tuttunuz.”

Türkçenin âşığı Türkiye’nin velîsi Bizim Yunus’un “Hak’tan yana yönelicek / başka yollar dardır bize” diyerek gösterdiği şifaya riayet ederek ellerimi açıyor ve bir dua niyetine kitaptan son bir dize seçip üflüyorum: “Ekmek için kavgaya tutuşmuş mübarek ellerim var / ellerim boşluğa takılmış ellerim kancıklardan sıyrılmış mayhoş.

Yağız Gönüler
(Darkafalar, 02.09.2015)

Kaç para ulan bir ön libero?


"Maçı kaybettikten sonra kendisini rahat hisseden biri asla iyi bir futbolcu olamaz.”
- Don Howe, 1987

“Allah’a emanet.”
- Felipe Melo, 31 Ağustos 2015

Lisede önüne kâğıt kalem alıp, tuttuğu takımın mevcut kadrosuyla en iyi dizilişi yazarak ders geçiren bizim nesil nihayet olan bitenin farkına vardı. Şimdi önce üç soru var üzerinde düşünülmesi gereken ama cevapları zaten kısa. Birinci soru: Neden sahaya çıkan kadrolarda en az yedi savunma oyuncusu var? İkinci soru: Futbol gol atmak için mi var, gol yememek için mi? Üçüncü soru: 4-2-3-1 taktiğini dünya futboluna sunan sistemle kapitalist sistem arasında bir irtibat var mı?

Şimdi bu üç sorunun cevabının birbirinden farklı olduğunu düşündüğümüz an tongaya düşeriz. Esasen cevabı sorular üzerinden şu şekilde söylemek mümkün: Futbol gol atmaktan çok gol yememek üzerine kurgulanıyor zira maçların uzaması demek daha fazla reyting, daha fazla ürün yerleştirme, daha fazla alışveriş, daha bezgin/yorgun ve dolayısıyla hır çıkarmayacak seyirci (taraftar değil) demek. Gol yememek için savunma oyuncusuna ihtiyacınız var. Eskiden 3 stoper yahut iki stoperin arkasındaki libero bu görevi üstlenirdi. Ne zaman ki 4-2-3-1 denen taktik ortaya çıktı, stattaki taraftar da kadrolar anons edilirken tam yedi savunma oyuncusuyla karşı karşıya kaldı. Bu da hâliyle beklentiyi artırdı ve futbol piyasasında kaleci, bek ve stoper yetmemiş gibi bir de önlibero (defensive midfielder) diye bir mevkii ortaya çıktı. Şimdi isteniyor ki bekler öyle bir rol alsın ki kanat oyuncuları diye bir şey olmasın, stoperler gerektiğinde gol de atsın ama oyunu kuran, yöneten bir önlibero olsun. Hâlbuki bu görev ya on numaranındı ya da sekiz numaranın. Önliberoyla alakası olmayan libero ise beş ya da altı numara olurdu. Biraz maziye dönelim, anlatacağım.


Libero, defansın tam ortasında görev alan ve sıklıkla ileriye çıkıp takımı da ileriye taşıyan adamdı. “Sweeper” dedi İngilizler buna. Oysa futbol tarihinin ilk hakiki liberosu Alman Franz Beckenbauer idi ve lakin futbolu Almanlar oynar, İngilizler de ya izler ya da konuşurlar. Mevkiinin adını koymak da İngilizlere düştü. Günümüzdeki önlibero kavramıyla Beckenbauer’in görevi (libero) kesinlikle aynı değildir ve asla yan yana konulamaz. Beckenbauer’in yaptıkları, yetenek kadar futbol zekâsı ve oyunu izleme becerisi de gerektiren bir şeydi. Eduardo Galeano, “Gölgede ve Güneşte Futbol” adlı harikulade kitabında 1966 Dünya Kupası’nda Beckenbauer ‘in attığı golü anlatırken onu şöyle tanımlar: “Münih’in bir işçi semtinde dünyaya gelmekle birlikte aslen köylü olan bu “Kaiser”, sahada bir imparator gibiydi, hem hücumda hem de savunmada çevresine hükmederdi. Gerilerde oynadığında değil bir top, bir sivrisineğin bile geçmesine izin vermezdi; ileriye doğru atağa kalktığında ise sahada ilerleyen bir havai fişekten farksız olurdu.


Sistem, futbolcuyu ilk göğüs reklamlarıyla beraber bir köleye dönüştürdüğünden beri de futbol zekâsı denilen şey gittikçe azaldı. Azalınca da futbolcu yerine düşünen ve neredeyse onun kadar kazanan bir futbol direktörlüğü kavramı ortaya çıkarıldı. Kenardan dev güneş gözlüklü ve mümkün mertebe kravatlı bu gizemli adamlar ne futbolu ne tutkuyu ne de heyecanı bilmezler. Ayın 1’inde banka hesaplarına yatacak paralarının istikrarı ilgilendirir onları.

4-2-3-1 ve dolayısıyla önlibero konusundaki ilk ciddi yorum da ilk futbol direktörlerinden Arrigo Sacchi’ye ait. 2004-2005’te Real Madrid’de görevdeyken “Raul, Figo ve Zidane geriye dönmeyi reddediyor, bu yüzden onların arkasının da arkasına bir adam lâzım” diyerek önlibero mevkiini resmen ortaya çıkarmış oldu. Meraklısı için bu ve buna benzer kritik yorumlar Jonathan Wilson’ın 2008’de yayımlanan ve hâlâ dilimize kazandırılamamış Inverting the Pyramid: The History of Football Tactics Paperback kitabında mevcut. Evet, kitabın yazarı yine bir İngiliz, üstelik “pyramid” de diyor. Yok yok konuyu Illuminati’ye bağlamayacağım. Onu Amerikalılar daha iyi bilir. Futboldan da zerre anlamazlar, “soccer” derler. Soccer senin babandır, futbol lan o.


Türk futboluna ön libero kavramını kim kazandırmıştır? Mircea Lucescu. Sadece Bülent Akın ismini telaffuz etmek yetecektir. Beşiktaş’ı yönettiği zamanlarda da Federico Giunti’yi transfer ettirip ön libero denen bir şeyin ne kadar gerekli olduğunu(!) ele güne göstermiştir. Sonrasında sadece şampiyonluk iddiası olan olmayan tüm takımlarda bir ön libero, bir defansif orta saha anlayışı yerleşmiştir. 2009 yılında Serie A’da Bidone d’oro (Altın Bidon) seçilen Felipe Melo da bizim “sükse yapmış” ön liberolarımızdan biri olmuştur. Artık Inter’de, belki de bidonluğunun intikamını almak için Inter’de, bilemeyiz. “İyi futbol dilencileri” olarak bildiğimiz şu Melo ve türevleri yeri doldurulamaz oyuncular değildirler. Bugün ayağında top tutabilen, pas verebilen, markaj kabiliyeti yüksek her stoper rahatlıkla ön libero mevkiinde oynayabilir. Benim iddiam bu mevkiinin tamamen korkak taktik anlayışların ve futbolun zevki olan gol atmaktan çok gol yenilmemesine dayalı bir ürün olduğu. Evet üründür ön libero. Her transfer döneminde sunulur ve mutlaka gerekliymiş gibi bir izlenim ortaya atılır. Bir de dünyadan örnekler verilmeye çalışılır. Ya hu Allah aşkına siz şimdi Dunga, Marco Tardelli, Emerson, Diego Simeone, Patrick Vieira, Fernando Hierro, Edgar Davids, Didier Deschamps, Claude Makelele, Roy Keane, Frank Rijkaard, Lothar Matthaus, Andrea Pirlo, Gennaro Gattuso ve Fernando Redondo gibi adamları ön libero mu sanıyorsunuz sevgili futbol katilleri? Defansif yönleri kuvvetli orta saha oyuncusu başkadır, sizin beşinci sınıf takımların kontra atakları önleyen oyuncularını ön libero diye ona buna pazarladığınız oyuncular başkadır. Kim var aklınıza gelen Türkiye’de bir ön libero? Size göre Mehmet Topal öyle, değil mi? Felipe Melo da öyleydi. Oysa öyle değildi. Takımları kazansın diye savaşan her adama ön libero diye diye sadece transfer dönemini değil futbolu bitirdiniz. Kaç para ulan bir ön libero? Gelecek dönemlerde her takım birer tane alsın (uydursun) da susun.

Susun ve bizi iyi ve tutkulu futbolumuzla yalnız bırakın!

Yağız Gönüler
(Darkafalar, 02.09.2015)

Keşan’dan Dünyaya Yankılanan Nağme: Selim Sesler


"Klarnetimi sevmesem zaten bu kadar olmazdım yani. Bir işi seversen, güzel bir şey çıkar ortaya."
- Selim Sesler

Başlar başlamaz söylemek isterim ki fakirin nezdinde müzik evrensel değildir, evrensel olması da mümkün değildir. İnsanlar yani kendi topraklarıyla duygusal bir irtibat kurabilen canlılar, (elbette kaplumbağalar da toprakla münasebet kurabilir fakat bu duygusal değildir) kendi dillerinin, dinlerinin, geleneklerinin ve hassasiyetlerinin doğrultusunda işittiği seslere, gördükleri resimlere, okudukları şiirlere müptela olurlar. Bu şekilde tefekkür sahaları genişler. Elbette İran’da yetişen bir ses sanatçısı Floransa’da da dinlenebilir yahut Alman bir bestekâr kendine Japonya’da yer bulabilir. Ancak dinleyen kulak tam manasıyla ifadeleri karşılayamaz. Muhakkak göğüs kafesi genişler, feraset gelişir, maneviyat kuvvetlenir. Bu hususta son söz şu olabilir ki Shakespeare’in ne anlattığını evvela bir İngiliz çocuğu daha iyi bilir, öğrenir ve öğretebilir. İşte Itrî’nin, Hacı Arif Bey’in, Şevki Bey’in, Tanburi Cemil Bey’in ne anlattığını da evvela bir Türk çocuğu daha iyi bilebilir, öğrenebilir ve öğretebilir. Şayet buna müsait bir ortam, bunu yapabilecek zihinler varsa.

Memleketimizin yetiştirdiği dünyaca ünlü müzisyenlerinden Selim Sesler, 10 Mayıs 2014'te bir hastane köşesinde kalp yetmezliğinden vefat etmişti. Bıraktığı hoş sadayı Kanadalı Brenna MacCrimmon işitse dahi asıl memleketinde ne bir gazete ne de bir ana haber bülteni kendisinden pek söz etmedi. Televizyon televizyon gezmediği, şov yapmadığı, sanatını kendine özgü biçimde icra ettiği için sadece "bilenlerin bilebileceği" bir sanatçı, bir klarnet üstadı olduğundan mütevellit; fakirin de klarnet çalmasında ilk pay sahibi olması hasebiyle bu yazıyı yazma cüretini gösteriyorum. Dilerim merhum Selim Sesler’i henüz işitmemiş (keşfetmemiş diyemiyorum) kulaklar da nasibini alır ve Keşan’dan dünyanın çeşitli yerlerine gamlarıyla komalarıyla klarnetini dinlettirmiş bu ustamızın şahsını, kabiliyetini tanır.

Selim Sesler’in ailesi Dramalı. Babası yörenin meşhur “kaba” zurnacılarından. 1923’teki mübadeleden sonra aile Keşan’ın İbriktepe Köyü’ne geliyor, daha sonra da yine Keşan’ın Yenimescit Mahallesi’ne taşınıyor. 1957’de Selim Sesler Keşan sınırlarında doğuyor. Babası askere gittiğinde zurnayı bırakıp klarneti öğrenmiş çünkü o dönemlerde insanların incesaz merakı varmış. Köy düğünlerinde de, gazinolarda da insanlar zurna ve davul görmek istemiyormuş, klarneti duymak istiyorlarmış. Selim Sesler de doğar doğmaz evde klarneti görüp sesine meftun olunca onu öğrenmek istemiş. Keşan’daki düğünler ortalama iki gün sürdüğünden daha çocuk yaşlarında dudakları kanayıncaya dek klarnet çalmış, erken yaşta yorulmuş ve Keşan’dan uzaklaşmayı tercih etmiş. Varmış İstanbul’a. O yıllarda Türk müziğinin yok edilmesiyle birlikte yeniden birkaç yürekli sanatçının da önderliğiyle, özellikle saz sanatçılarının daha iyi icralarını sağlamak ve nota bilgisini artırmak için çok sayıda musiki dernekleri açılmıştı. İşte Selim Sesler de bu musiki derneklerinde hem nota öğrenmiş hem de sazına olan hâkimiyetini artırmış. Beyoğlu’ndaki müzisyenler kahvesiyle tanışması 20’li yaşlarının başına rastlıyor. Yazlık yani sezonluk bir klarnetçi ihtiyacı olunca kendisini yakinen tanıyan biri tarafından klarnetçi arayanlara tavsiye ediliyor ve yıldızı parlıyor. Fasıl gecesinin ilk ara taksimini klarnetiyle yapıyor ve müşteriler dışında saz heyeti bile ayakta alkışlıyor. Derken saz heyetinden bir arkadaşı gaza gelip yapıştırıyor: “Bravo köylü!

Sesler, gazinolardan ve ortamından sıkılmış zamanla. Ferhan Şensoy’un Üç Kurşunluk Opera'sında dahi çalar. Solistlerin ardında çalmaktansa artık klarnetiyle birlikte kendisini dünyaya kanıtlamak ister. Mekân ve zaman tanımaz. Elindeki imkânsızlıklar onu hiç küstürmez. 1998’de Kanada’nın ünlü halk müziği sanatçısı Brenna MacCrimmon, dinlediği Türkçe albümlerle duygusal bir bağ kurarak soluğu Türkiye’de almış ve bir albüm yapmak ister. Özellikle balkan müziğine ilgisi olan MacCrimmon kafasında oluşturduğu albüm fikrinin mutlaka klarnetle hayata geçmesini isteyince hiç düşünmeden fikrine ve tarzına en uygun olan Selim Sesler’i bulur ve kendisini albüm çalışmalarına dâhil eder. Selim Sesler’le birlikte “Karşılama” adlı bir albüm oluşturarak ve turne düzenler. Etnomüzikoloji araştırmacısı Sonia Tamar Seeman bu turnelerden sonra Selim Sesler’in parmaklarını kullanışına, sesle arasında kurduğu irtibata ve hangi tür müziği çalarsa çalsın mutlaka köklerini de hissettirecek nağmeler duyurmasına hayranlık besler. Karşılama albümü June Ödülü’nü alınca Selim Sesler de bir anda kendini dünyanın en ünlü klarnetçilerinden biri olarak bulur.

1999’da çıkan "Keşan’a Giden Yollar" albümü, ABD’de "Road to Kesan: Turkish Rom & Regional Music Thrace" ismiyle ve Traditional Crossroads etiketiyle tüm dünyaya sunulur. Trakya’nın sesleri ve türküleri birer klarnet, keman, darbuka, davul, kanun, cümbüş vesilesiyle adeta milli bir ses olur. Dinleyeni doğrudan Türkiye topraklarına getiriverir. 2004 ve 2005 yıllarında Fatih Akın’ın yönettiği "Duvara Karşı" filmiyle "Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul" belgesel filminde Selim Sesler’in klarnetinden çıkan sesler de yer alır. 2007’de çıkan "Oğlan Bizim Kız Bizim" albümü tüm dünyanın en gözde müzik dergilerinden Songlines’ta yılın en iyi 10 albümü arasında gösterilir. Baş editör Simon Broughton’un hazırladığı toplama albümde, Oğlan Bizim Kız Bizim’de yer alan “Yüksek Yüksek Tepeler” eserine de yer verilir. Ünlü müzik prodüktörü Ahmet Uluğ’a göre de aslında Selim Sesler’i keşfeden iki kişi Brenna MacCrimmon ile Fatih Akın’dır. Anlayacağınız Selim Sesler, Türkiye’nin seslerini dünyaya dinletmiştir. Peki bu adamın derdi nedir?

Selim Sesler klarneti kendisi tercih etmiş. Çocuk yaştan itibaren gittiği düğünlerde ve fasıllarda bakar ve görür ki klarneti çalan her zaman ön planda. Heyeti yönlendiren ve diğer sazlardan daha fazla sesi çıkan bir saz varsa o da klarnet. O yüzden babalar ve hatta dedeler klarnet bilen bir çocuğa “Senin kolunda altın bilezik var” derlermiş. Selim Sesler de daha çocuk yaşında “Bu klarnette bir şey var, doğru olan klarnet” deyip sarılmış sazına, basmış hem bağrına hem notalarına. Önce Keşan’ı sonra da dünyayı kendi nağmeleriyle kâh neşelendirmiş, kâh hüzünlendirmiş.

Bir klarnetçiyi diğerlerinden ayıran şey kendine mahsus bir çalma şeklinin olmasıdır. Üstelik yörelerin de kendilerine has üslupları vardır. Trakya’nın klarnetçileriyle egenin klarnetçileri ve hatta Elazığ yöresinin klarnetçileri bir değildir. Hepsinin üslupları birbirinden farklıdır. Selim Sesler ise hem kendi yöresinin hem de ülkesinin saz sanatçılarından fersah fersah farklıdır. Bir taksimiyle insanı tefekküre zorlarken aynı taksimin farklı bir makama geçişinde alıp diyar diyar gezdirecek coşkuyu verebilir. Bunu yaparken de sazına hakimiyetini ve doğduğu topraklarla bağlılığını korur. Der ki: “Öbür sazlarda es geçebilirsin. Notayı basamasan bile orada şak, durabilirsin yani. Ama klarnette duramazsın. Çok sedalı saz, sesli saz olduğu için hemen falson meydana çıkar. Onun için erkek gibi çalınacak bir sazdır, falso kabul etmez. Ben böyle bilirim, böyle konuşurum.

Mektebin olmadığı imkânlar içinde büyüyen ve oradan oraya ekmek peşinde koşan Selim Sesler, kimseden ders almamış, yalnızca feyz almış. En çok feyz aldığı sanatçı ise büyük klarnetçimiz Mustafa Kandıralı. Roman müzisyenlerin o muazzam kulak hafızası baba mesleğiyle de buluşunca, ortaya Selim Sesler efsanesi çıkıvermiş. Yine Sonia Tamar Seeman’ın deyişiyle o, makamlardaki ustalığını kendi süslemeleriyle de sürekli geliştirerek, yapacağı yeni şeylerde dahi daima kendi özgün tarzıyla ortaya tamamen kendinden bir şey çıkarırmış. Zamanında Beyoğlu’nda çaldığı mekânın işletmecisi Bade Uygun, işletmeye dünyanın her yerinden insan geldiğini ve bunda Selim Sesler'in payının olduğunu söyler. Çünkü o klarnetini gönlüyle çaldığından, ülkesinin ritmini dünyanın her yerindeki kulağa bir şekilde nakletmiştir. Kendi deyimiyle bir şeyi iyi ve yürekten yapabiliyorsan, zaten birileri seni er ya da geç bulur, bulacaktır.

Kentsel dönüşüm sebebiyle ortadan kalkan Sulukule, İstanbul’da roman müziğinin konservatuarıyken Selim Sesler de oradan nasibini almış. Birçok turistle orada tanışmış, turistler de roman müziğiyle. Dünyaca ünlü bir klarnetçi olmasında Beyoğlu'nun da Sulukule'nin de yeri var. Roman halkının bu tarihi ve güzide semti ortadan iyice kalkarken Selim Sesler bu konudaki fikrini şöyle açıklamıştır: "İnsanlar hep birdir. Aynı şeyden gelmişiz aynı yere gideceğiz. Şimdi o falandır filandır, ayrı mı yatacağı yeri? Hayır efendim. O da aynı yere yatıyor, o da aynı yere yatıyor. Namazı kılınıyor, imam efendi geliyor, talkım duasını veriyor. Aynı şey, fark eden bir şey yok. Sen niçin ayrımcılık yapıyorsun? Ama tabi herkes bunu düşünmez ki öbür tarafı düşünen kimse yok ki yani."


Bu yoğun tempo vurdu Selim Sesler'i 2012 yılında. Kalp yetmezliği teşhisiyle tedaviye başlandı ve yapay bir kalp takıldı. Akabinde kalp nakli için sevenleri birtakım girişimlerde bulundu, kâr etmedi. Hastane günlerinde “Bana uygun kalp bulunursa yeniden çalmaya başlayabileceğim, o zaman özgürleşeceğim” dediğini bile yabancı basından öğrenebilmiştik. 2 yıl uygun kalp bulunamadı, elini taşın altına koyan birileri de olmadı sevenlerinin dışında. 10 Mayıs 2014 Cumartesi günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Şimdiden cennetin usta müzisyenleri arasına katıldığına eminim. Ölümünün ardından Fatih Akın, Selim Sesler için şunları yazmıştı: "Müziğiyle, acıyı ve sevinci, ışık ve gölge gibi bir birlik içinde eritmeye çabalayan sevgili ağbim Selim. Filmlerimin müziği olan Selim. Benim için bir dosttu, bir müttefikti... Müzik ruhun gıdasıysa, Selim beni en lezzetli yemeklerle şımarttı. "İstanbul Hatırası" filminin ayrılmaz bir parçası oldu. Filmle bir dünya turnesine çıktık. Cannes’da Salma Hayek’e, Javier Bardem’e ve daha kim bilir kimlere göbek attırdı. İki yıl önce Babylon’da onun için bir yardım konseri yapılmıştı. Üzücü bir sebeple düzenlenmiş olsa da (sonuçta amaç, Selim’in kalbinin tedavi edilmesi için para toplamaktı), yine unutulmayacak, efsanevi bir gece yaşanmıştı. Selim, şimdi cennette klarnet çalıyor ve meleklere göbek attırıyorsun. Orada dans etmeye devam edeceğiz!"

Keşan'daki İki Minareli Çarşı Camii'nde cenaze namazı kılınan Selim Sesler, Enez Yolu Mezarlığı'nda toprağa verildiğinde, sevenleri dışında "ünlü" olarak ülkemizden yalnızca Serkan Çağrı'yı ve Mustafa Avkıran'ı görebilmiştik. Ne acı...

Mekanın o çok sevdiğin balkan toprakları gibi güzel olsun Selim baba! Senden aldığım tüm feyzler için hakkını helal et, benim ne hakkım varsa helal olsun! Unutulman mümkün değil, unutulmayacaksın.

Dinleme önerileri:
Ölümleri - https://www.youtube.com/watch?v=5Yf4fFa0vfE
Gözyaşı - https://www.youtube.com/watch?v=v8qsSHkxCwM
Tulum - https://www.youtube.com/watch?v=wxixwQfpfKU
Bir Ah Çektim - https://www.youtube.com/watch?v=VgXUYEbR_zA
Bahar Dansı - https://www.youtube.com/watch?v=luF19fi0k24
Saniye'm - https://www.youtube.com/watch?v=FAmBbkcPyjA

Yağız Gönüler
(İzdiham, 18, Mayıs-Haziran 2015)