İnsanla Sanat Arasındaki Münasebete Dair

"Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır."
- Andrei Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman

"Sanatın en büyük ve heyecan verici anlamı ise, insanı, hayatın ezdiği kişilerde görmesi, veya insanî büyüklüğü, unutulmuş, küçük insanlarda araması; diğer bir ifadeyle, ulvî ve aynı değerde olan insan ruhunu her beşerde keşfetmesinde yatmaktadır."
- Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam

Bir meselenin idraki için en önemli şey soru sorabilmektir. İnsan, soru sorarak insanlığını ve çevresini keşfeder, genişletir. Tefekküre başlamak için soru sormak gerekir. Soru sormadan ne gelenek, ne sanat, ne de medeniyet üzerine düşünülebilir, bir yerden bir yere gidilebilir. Doğru soruyu sorabilmek de tüm bu düşünceler çerçevesinde ilk ve en önemli basamaktır. Yüksek inşaat mühendisi olan fakat bizim onu daha çok medeniyet, teknoloji, kent kültürü, mimari estetik, tasavvuf konularında yazdıklarıyla tanıdığımız Sadettin Ökten'in bu kitabı; özellikle son yıllarda düşünce dünyamızın nasıl yozlaştığını belirli perspektiflerden bakarak ve kendince süzerek yazdığı makalelerden oluşuyor. "Gelenek Sanat ve Medeniyet" demişken, bu hususlarda bilhassa ülkemizde şair İsmet Özel'in Üç Mesele adlı eserinin bir başyapıt olduğunu ve orada Özel'in sorduğu "Güçlü bir topluma ulaşıp onun Müslümanlaşmasına mı, Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?" sorusunun hâlâ bir cevap, bir hareket beklediğini de belirtmek gerekiyor. İstanbul'a ve Yahya Kemal'e oldukça düşkün olan Sadettin Ökten; kitabına şiir sanatı üzerine yaptığı yorumlarla başlıyor. Âkif'le tekrar tanışmak, şair ve şiir üzerine, eski şiirin sihirli dünyası ve zamanımızdaki akisleri, Yahya Kemal'in şiirindeki remizlerden bir medeniyet tasavvurunun unsurlarına, Yahya Kemal'de medeniyet tasavvuru, Yahya Kemal'in günümüze ulaşan sesi gibi konu başlıkları bilhassa şiir sanatı üzerinden düşünmeyi öğütlüyor ve bunun nedenlerini sorguluyor. Sadettin Ökten şiire ve şaire önem veriyor:

"Şair sıradan biri değildir, meselesi olan insandır. Herkesi mesut eden şartlar ve muhit, şaire dar gelir, yetmez. O, sıradan insanların sığdığı kalıplara sığmaz, bunları zorlar ve aşmaya çalışır. Şairin meselesi kendi varlığı ile başlar. Şair, kendisini ve evreni anlamlandırmak ister, hayatın gayesini sorgular, kader denilen muammayı çözmeye uğraşır, adalet, merhamet, zulüm ve isyan onun ruh dünyasında derin çalkantılar uyandırır. Bu çileli ve uzun serüveninde bir sonuca erişir ya da erişemez ama bu macerasını lisanı kullanarak insanlara aktarır. Dili kullanmada büyük bir yeteneği ve estetik duruşu vardır, dolayısıyla aktarılan haber çok güzel ve çekici bir zarf içinde sunulmuştur. Zarf veya dil ustalığı, bir iletişim ve etkileme aracıdır ama asıl cevher mazruftadır. Mazruf hafif veya zayıf kalırsa o haber bir manzume olur. Mazruf, ruh ve duygu dünyamızda derin akisler uyandırıyorsa o şiirdir. Çünkü derin ve asil bir çileyi yaşamış olan insan yani şair oradadır, mazruf bir özdeştir. Şair, bizi bilmediğimiz, gezmediğimiz ülkelere götürür, tatmadığımız hazlar ile tanıştırır ve sonra biz, "Bu rüyayı daha önce görmüştük, sanki unutmuşuz, bu hislere aşina idik ama çok eskilerde ve derinlerde kalmış, şair olmasa hatırlayamazdık." deriz.”

İnancımızda ve geleneklerimizde ve çok kıymetli bir yere sahip "rüya" ile biten bu satırlar, akla Sadettin Ökten'in de yoğun ilgisi sebebiyle Yahya Kemal'in Deniz Türküsü'nde geçen "İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar" dizesini getiriyor. Üç Mesele'de İsmet Özel bu dizeden hoşnutsuzluk duyduğunu, dizenin rehavet getirdiğini ve zihnine "Elini şakağına dayamış, dalgın, genç yahut ihtiyar insanların görüntüleri"nin takıldığından bahseder ve teknik, medeniyet, yabancılaşma üzerine denemelerden oluşan Üç Mesele'de Rüya ve Siyaset konusunu "Hayal, insanın istekleri, özlemleri, yönünde kafasında meydana getirdiği bir suni ortam, bir zan, bir kuruntudur. Rüya ise insanüstü bir kuvvetin tesiri altında görülen ve benim gerçek kabul ettiğim bir istikamet, bir atâdır" sözleriyle açar ve şöyle bitirir: "Rüyaya talib olalım. Bu sözü söylemekle müslüman olarak kendimizi, bütün diğer siyasî mücadele unsurlarından ayırmış oluyoruz. Anarşist, komünist, demokrat, faşist veya icad edilebilecek herhangi bir siyasî hedef uğrunda mücadele eden kişi ideal bir gelecek “hayal” eder. Ancak buna “benim rüyam” adını verir. Lenin “rüya görmeliyiz” derken “hayal etmeliyiz” diyor. Çünkü algılarımızın ötesinde bir âlem bulunduğunu bilmiyor. Biz müslümanlar rüyaya talib olalım derken bize gösterilsin istiyoruz; kendi irademizle istersek görebiliriz demiyoruz. Bir uyanıklık, bir teyakkuz olan rüyayı övüyorum ve bir müphemlik, bir narkoz olan hayale lânet ediyorum.''

Kitabın devam eden konu başlıklarında Sadettin Ökten, geleneğin devamı ve zenginleşmesi, geleneksel Türk el sanatları üzerine bir deneme, geleneğin sanatkârı ve değişen zaman üzerine notlar, toplum ve sanat, sanat üzerine düşünceler, geleneğin sanatı, geleneğin nesi eksik?, gelenek gerçekten tükendi mi? gibi konuları yorumlar. Bilhassa çevremizin değişmesinden ve ahengin kaybolmasından yakınan Sadettin Ökten'in önemli tespitlerinden biri de eski şehirlerimiz ve sokaklarımızın bizim hayat tarzımızdaki ahengi yansıttığını fakat yeni şehitlerimizin ve dolayısıyla apartmanlarımızın ise batının yaşam tarzını bize sunduğu bir mekan biçimlenmesinden ibaret olduğudur. Artık yiyeceğimiz, giyeceğimiz, evimiz, eşyamız, adabımız, muaşeretimiz topyekûn batıya teslim olmuştur ve biz bunun farkında olsak dahi hala eski değerlerimizi muhafaza ettiğimizi zannetmekle ömür geçirmekteyizdir. İşte Ökten de burada tabiri caizse isyan eder ve artık sanat geleneğimizin yaşamadığını çünkü yaşaması için gerekli olan solunum yollarının tamimiyle tıkanık olduğunu söyler. Geleneklerimizin ve sanatımızın beslenebileceği imkânlar ya kalmamıştır ya da ortadan kaldırılmıştır. Artık hatıralar vardır. Buna rağmen umutludur Ökten; toplumun zaman zaman yalpalasa da her an değiştiğinden ve zenginleştiğinden, dolayısıyla yeni tecellilere sahne olan bir hayatın yaşanmasının da bir sanatı ortaya çıkarabileceğini düşünür. Lakin yaşanan bu hayatın sanatı ufuklarda görülmemektedir. Sebepleri gayet barizdir:

"Yeni insanımız, ecdadı kadar mütevekkil değildir. Hayata karşı tedirgin ve endişelidir. Ataları kadar sakin ve huzurlu olamamaktadır. Bir türlü anlayamadığı ve neden olduğunu kestiremediği bir acelecilik içerisindedir. Hayatını her an bir şeyleri elden kaçırıyormuşçasına telaşlı yaşamaktadır. Kader ile arasında ise eskilerden çok çok farklı, uzun ve uzak bir mesafe vardır. Kaderle dost eski insanımızın yerini, bugün kadere bir türlü teslim olamayan, mütereddit, aklın tedbirleri peşinde koşan ve onunla da tatmin olmayan yeni insanımız almıştır. Bu yeni insan, Batılı insan tipi gibi kadere tümüyle de karşı çıkamamakta ve kaderin hükmüne karşı isyan bayrağını açamamaktadır. Kısacası mütevekkil, huzurlu, sakin ve kazaya rıza gösteren eski insanımızın karşısında, şu anda onun devamı olduğunu iddia eden huzursuz, telaşlı, tedirgin ve endişeli yeni insanımız yer almaktadır."

Kitabın son konu başlıklarını ise sanatkâr, zevk-i selim, formun ötesinde, ebru ve zaman oluşturmaktadır. Bu konularda Ökten'in üzerinde önemle durduğu sanat dallarının doğrudan geleneklerimizdeki yeriyle ilişkisi olmakla birlikte, yeni neslin bir türlü bu sanatlarla yakınlık kuramaması ve onlardan gerek fikir gerekse düşünce anlamında istifade edemeyişi, umutsuzluk vericidir. Estetik anlayışı kavrulmuş, kaybolmuştur. Bu yüzden her yanımız alışveriş merkezi, beton ve yüksek katlı binalarla kuşatılmış bir döngüden ibarettir. İnsanlar sabah uyanırlar, işlerine giderler, evlerine dönerler ve tüm bu zaman aralığında kahve içtikleri, yemek yedikleri saatler aynıdır. Robotlaşan insan, mekanikleşen insan, tabiatı aramaktan çok tabiatı unutmuştur. Göğe görememekte, havayı koklayamamakta, denizi duyamamaktadır. Tüm bunlar insanın sanattan uzak olmasına sebep olmakta ve sanatın insan hayatındaki yerini önemsiz, vakit kaybı denilecek bir seviyeye düşürmüştür. Çünkü kalpler kararmıştır. "Şehir yapıyorsanız çok yükselmeyin. Ölçü bozulduğu zaman önce gözün ölçüsü bozulur, sonra kalbin ölçüsü. Şu anda biz ölçüsü bozulmuş kalplerle yaşıyoruz. Kalbin ölçüsünün bozulması hırstır. Haris olursunuz." diyen Ökten tüm bunlara rağmen insan olan her yerde umut arar. Thomas Hobbes'un "İnsan insanın kurdudur" sözünü reddeder. Onun için insan insanın ufkudur. Bunu da bir söyleşisinde şöyle açıklamıştır: "İnsan insanın ufkudur demek yani her insan, insana bir başka ufuk açar demek. Dolayısıyla her bilinen şeyden sonra bazı insanlar "Bilinmeyen ne şey var?" diye onu merak ederler. Böylece derinleşme başlar. Derinleşme başlayınca "Ben kimim?" sorusu bütün ihtişamıyla gündeme geliyor."

Gelenek, Sanat ve Medeniyet; Sadettin Ökten'in zarif üslubundan vazgeçmediği, sanki sohbet edermiş gibi okuyucuya kendince sorular yönelten ve cevaplandıran bir anlatım tarzına sahip. Yaşadığımız çağın içindeki çıkmazlar üzerine nasıl düşünmemiz gerektiğini bir nebze olsun kolaylaştıran bu ince kitapçık, medeniyeti doğru bir şekilde yorumlayıp insanların sanatla buluşmasına küçük bir katkı sağlama amacında. Sonsöz bölümünde her büyük düşünce kitabı gibi bir soruyla baş başa bırakıyor okuyucu: "Bu yaşadığımız hayata dair yeni bir biçim üretebilir miyiz?"

Diğer Sadettin Ökten kitapları:
- İçimde AVM Var!
- Fincanımda Cola Var!
- Örselenmiş Osmanlı'dan Medeniyet Umuduna
- Yahya Kemal'in Rüzgarıyla Düşünceler ve Duyuşlar
- Yahya Kemal'in İstanbul'u ve Devamı
- Yahya Kemal'den Bugüne İstanbul

Yağız Gönüler
(Aşkar, 35, Temmuz-Ağustos-Eylül 2015)

Hiç yorum yok: