Büyüklere gönül vermek lâzımdır: Sadettin Ökten


Niçin kulak demedim de gönül dedim? Yazıya bununla başlamak isterim. Kulak dediğimiz organımız maalesef modern dünyanın metal gürültüleriyle, teknolojik homurtularıyla adeta kendini kaybetme noktasına gelmiştir. Bunu yaşadığımız çağa indirgeyip klişeye düşmek istemesem de böyledir. Buradaki metalden kastım da bir müzik türü değil; evini, arabasını, çocuğunun kolejini, cebindeki telefonunu ve ayağındaki ayakkabısını kendisinden, ruhaniyetinden ve emanet anlayışından uzak bir şekilde insana tanıtan düzen, metal düzen. Kimi göğe doğru yükselen, kimi çalışma saatlerini düzenleyen, kimi de sevdiklerimizle aramıza nefsî mesafeler koyan, yanlış bir düzen. Yanlış anlaşılmaya da çok müsait olan düzen.

İşte bu düzen kulakla duyulacak şeyler söylemiyor bize. Kulağımıza bağırıyor ve bağırdığı şey “Satın al, tüket, çöpe at, yine al, tüket, çöpe at, yeni al, yeni, yeni, yeni, ben, ben, ben” sözlerinden ibaret. Beethoven, “Tanrı kimilerinin kulağına fısıldar, benimkine bağırdı ve sağır oldum” demiş. O sağır kulaklarıyla dünyanın tamamen kendince bir sisteme sahip olduğu iki müzikten biri olan Klasik Batı Müziğinin (diğeri Türk Müziğidir) efsanelerini meydana çıkarmış. Bu nasıl olmuş? Çünkü kulağın duymadıklarını gönül işitir. Gönlün işitmesi için vicdanımızla cüzdanımız arasındaki mesafeyi uzak tutmalıyız. Maalesef bu çağ, o nefret ettiğim söz olan “bu çağ“, Behçet Necatigil’in “Kilim” adlı şiirinde söylediği gibi çok çiğ çağ. Dolayısıyla sesler de çiğ, söylenenler de çiğ. Biz güzel söyleyene bakalım, güzeli dinleyelim. Zira: İnnellahe cemilun ve yuhibbul cemal. Allah cemildir, cemil sahiplerini sever. Cemil; güzelliği seven, güzelliği söyleyen, güzel olandır. İşte bu çiğ çağda Allah’a çok şükür ki “popüler” olmamış ve daima cemil olanı söyleyen büyüklerimiz var, hâlâ var. Bu büyükler ki onların söyledikleri kulakla duyulmaz, elle tutulmaz, gözle görülmez. Ancak ve ancak gönülle işitilir. Büyüklere gönül vermek lâzımdır ve Sadettin Ökten de bir güzel büyüğümüzdür. Nurettin Topçu merhumun hususiyetle işaret ettiği babası da büyüktü, bu toprakların büyüklerindendi. Celal Hoca namıyla meşhur Celalettin Ökten’den bahsediyorum, rahmet olsun. Bizim gibilere büyüklerin karşısında diz büküp küçülmek düşer, aksi hâlde büyümek de mümkün değildir. Zira ârif bir şairin dediği gibi: “Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât / mütevâzî olanı rahmet-i Rahman büyütür.

Çok uzun bir giriş yapmış olabilir fakir lakin Sadettin Ökten’i tanımlamak güç ve amacım onu tanımlamak değil, onun baktığı yeri -az da olsa keşfetmiş biri olarak- baktığı yerden göstermek. Zira baktığı yerde havf da var reca da. “Örselenmiş Osmanlı’dan Medeniyet Umuduna” kitabında şöyle diyor: “Bundan sonra insanlara ve bizim topluma yeni ve daha kalıcı bir şey lazım olacak. O lazım olacak şeyin adını kim doğru koyar, zamanın ruhunu kim doğru okur ve Kaderullah’ın yardımını alırsa, o üretir buradan çıkacak olan medeniyet tasavvurunu. Zamanın ruhunu kim okursa gelecek de onundur. Bir Müslüman olarak hayata bakıyorsam, bir Osmanlı Müslüman’ı, bir Türk Müslüman’ı olarak hayata bakıyorsam niye olmayacak diyeyim? Pekâlâ olur derim.

Fakir bu yazıda Sadettin Ökten’in iki kitabı üzerinde durarak bir şeyler demeye kalkışacak, haddi olmayarak. Hakkınızı helal edin evvela. Bu iki kitap geçtiğimiz yıl Tuti Kitap etiketiyle çıkmıştır ve yine çok şükür ki “bestseller” olmamıştır; biri “İçimde AVM Var!” diğeri ise “Fincanımda Cola Var!“.

Her medeniyetin kendine has ıstılahları vardır, bu televizyonla olmaz efendim” der Sadettin Ökten ve “İnsanın gökyüzüne bakacak vakti olmalı. Edemedim, yetiştiremedim, yapamadım bu hiç bitmez. Hiçbir devirde de bitmemiştir. İnsan dağlara bakmalı, hilkate bakmalı, kendisiyle yalnız kalmalı. Yokluk öyle başlıyor. Varlık zor, varlık çok ağır.” sözüyle çok önemli bir noktaya temas eder.

Şehir kurmanın ahlâktan bağımsız olmadığını, şehirlerin içgüdüsel değil bilinçli bir tercihle inşa edilebileceğini, gelip geçen zaman içinde biçim üretmez hâle gelmenin felâketleri de beraberinde getireceğini, hayata geçemeyen medeniyet tasavvurlarının muhakkak öleceğini; “İçimde AVM Var!” kitabında sıklıkla zikreder. Tekdüzelikle tatmin olmayan insanın bitmeyen “yeni” arayışlarında onun durup çevresine ve tarihine bakabilmesi için mimari eğitimin geleneksel bir anlayışla temellenmesi üzerine önemli çözümleri vardır Ökten’in. Bir şehir sahiden şehirse, orada yaşayan insana özgürlük sağlar. Mekânın kurgusu insana hükmeder bu yüzden mekân, insanın gönlüyle meydana getirilmelidir. Mazide bir kimliğin gizli olması ve bu gizliliğin keşfedilmesiyle birlikte şehir de imanla güçlenir, kuvvetlenir, sahici bir hâl alır. Şehir bir şahsiyet meselesidir ve bizim toplumumuzda tarihten bu yana otorite ahlâktır. Ahlâkla yaşanır, ahlâkla inşa edilirse şehir de insanını ve geleceğini mutlu eder çünkü geçmişine sadık kalmıştır. Ahlâk bunu gerektirir: “Bir şehri kurmak, bir şehri kullanmak veya var olan bir şehri dönüştürmek bir davranış biçimidir, çünkü şehir tabiatta kendiliğinden olan bir şey değildir. Onu insanlar kurarlar yahut var olan bir şehri, bir başka medeniyet tasavvuruna göre dönüştürürler. Bu bir kişinin davranışı değildir. Toplumsal bir davranış bütünlüğüdür, müşterek bir davranıştır. Bir anda da olan bir şey değildir; zamana yayılır, yavaş yavaş ortaya çıkar, oluşur… Bir şehri kurmak veya dönüştürmek, bir şehirde yaşamak, ona bakmak, itina ile yaklaşmak bir muaşeret meselesi, bir teknik mesele, bir ekonomik mesele olduğu kadar onlardan daha çok ve öncelikli olarak bir ahlâk meselesidir… Bir toplumu ele aldığımız zaman bu yeteneklerini, aklını, zekâsını, zevklerini, maddi gücünü, bilimsel gücünü, vaktini ve enerjisini hangi değerlere göre kullanıyor? Hangi değerlere göre kullanarak bir şehir inşa ediyor? Buna bakmamız lâzım.

Zamanın ruhunu kurmak için şehrin anahtarlarını bulmak ve elden bırakmamak gerekmektedir. Şöyle diyor Sadettin hoca: “Mesela eylül ayı İstanbul’da çok güzel bir aydır. Ama insanlara sorsanız bu iş güç -neyse o iş güç- derdinden eylül akşamüstlerini boğazda, adalarda, Çamlıca’da seyredemiyorlar. Ya trafik ya gürültü ya iş güç ya çocuk vs. var. Öyle olsa hayatınızda sizi tüketime zorlayan birçok faktör kendilinden arka plana itilmiş olur. Niye? Çünkü siz estetik bir haz yaşarsınız. Tüketimin verdiği tatmin bu hazzın yanında solda sıfır kalır. Adam kalabalığı, işi gücü vs. bahane ederek ve hayatınıza sokarak o hazzı yaşatmıyor size.

Gönül tokluğu denilen şeyden çok uzaklardayız. İşte “Fincanımda Cola Var!” da bunu vurgulayan metinlerle dolu. Değişen şartlar adeta geleneklere karşı bir tez olarak ortaya çıkıyor ve bir şekilde bizlere kabul ettiriliyor, bir süre sonra ise bu tez bizim vazgeçilmezimiz oluveriyor. Almak-vermek arasında kulluğu da sömürüyü de unutuyoruz. Oysa kul ne sömürür, ne de kendinin sömürülmesine imkân tanır. Aklın sınırını zorlayan, düşünen bir beyin şu üç şey üzerine gitmelidir: denge, uyum, âhenk. Bunların toplamı ise estetiktir. Dünya bir denge üzerine kuruludur, tabiat da öyle. Denge şaşarsa, insan yaşayamaz hâle gelir, yaşadığını zanneder. İnsanların gittikçe “sıfır maliyetli bir köle“ye dönüştüğü ikâzını yapan Sadettin Ökten, apartmanları ithal değerler uğruna kendi değerlerimizi feda ettiğimiz bir yapı olarak görür ki sonuna dek haklıdır. İlahi emir ile maddi refah arasında gidip gelen insanoğlu kalbini karartmıştır. Bu konuda Sadettin Ökten “Müslüman bildiklerimiz, değillermiş” der. Artık medeniyet denen mefhumun güç ve tahakkümle beslendiğini, standardı olmayan insanların menfaati hâline dönüştüğünü, oysa Allah’ın kuluna medeniyeti emrettiğini söyler: “Medeniyet, Medine’den geliyor. Şehir merkezli bir kavram. Toplum-cemiyet esaslı bir anlayış. Medeniyet ise bizim tanımlamamız. Evet, model böyle… Bir dünya çiziyor size. Bir tasavvur… Cenâb-ı Allah, kuluna, kendi iç dünyasında, yaradılışında gizli kodlar ile var olan ama mutlaka ilahi bir açıklamayı gerektiren bir dünyayı tasvir ediyor ve emrediyor.

Evvela babası merhum Celalettin Ökten’in rahle-i tedrisinden, daha sonra da Cerrahî şeyhi Fahreddîn Efendi'nin [k.s] edeb ve Nurettin Topçu’nun fikir dünyasından geçmiş olan Sadettin Ökten, İstanbul’a Yahya Kemal’in rüzgârıyla bakarak yaşadığımız değişimin, bizlikten benliğe doğru gerilediğini ve niteliğimizi, anlamımızı, değerlerimizi kaybettiğimizi anlatmaya devam ediyor. Her kitabında, kendi geliştirdiği medeniyet tasavvurunu açıyor, aşırıya kaçmayan, gerçekçi iyimserliğiyle gönülleri ferahlandırıyor. Üslubundan ve kelamından nasibini alanlar onun yanından ayrılmak istemiyor. İstanbul’u anlamak ve yeniden hakiki anlamına kavuşturmak için belediye reislerinin, mimarların, valilerin, kaymakların ve bilcümle esnafın da Sadettin Ökten’e gönül vermesi gerekiyor. Çünkü o da tıpkı bir zamanlar aynı tartışma masalarına oturduğu merhum bilge mimar Turgut Cansever gibi mütevazılıktan, sadelikten, güzellikten yana.

O zaman bir kere daha aşk ile:

“Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât
Mütevâzî olanı rahmet-i Rahman büyütür.“

Yağız Gönüler
(İzdiham, 30.03.2016)

Hiç yorum yok: