İnancımız sanatın neresinde?

"Şairler, temeli ilim ve marifet, binası da sülûk ile oluşan ehl-i tarîk âlim [billah] kimselerdir. Rum diyarının şairlerinin büyük eksiklikleri, en büyük ayıpları, ehl-i sülûk olup hidayet rehberi bir mürşide bağlanmamalarıdır."
- Gelibolulu Mustafa Âlî

"Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana Hakk’al‐yakîn,
Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş."
- Niyâzî-i Mısrî [k.s]

"Pîr olmayan aşka gelmez, koç olmayan kurban olmaz
Yalnız taşla duvar olmaz, yoldaş deyi dey'ağlarım."
- Karacaoğlan

Aşkar’ın bir önceki (35) sayısında kıymetli Sadettin Ökten hocanın “Gelenek, Sanat ve Medeniyet” kitabı üzerinden “insanla sanat arasındaki münasebete dair” düşünmüş, bir yol açmaya gayret etmiştim. Bu yazıda ise ülkemizde tasavvuf düşüncesi üzerinde çok ciddi eserler meydana getiren, fikirleriyle yediden yetmiş birçok insanın bilhassa tasavvuf felsefesi üzerine nitelik kazanması için gayret eden Mahmud Erol Kılıç’ın “Sufi ve Sanat” kitabı üzerinden bir soru soruyorum: İnancımız sanatın neresinde?

Bu soruyu sormamdaki temel sebep, günümüzde edebiyatın, bilhassa Türk edebiyatının bir piyasaya dönüşmüş, inançtan tamamen bağımsız bir “inanç edebiyatı” hâline gelmiş olmasıdır. Edebiyatı “pencere önü çiçeği, papatya böceği, kırmızı bisiklet, uyku öncesi rehavet” olarak görenler ve gösterenler epey yol almıştır. Gelinen noktada belediyelerden okullara, imza günü festivallerinden şiir panayırlarına, televizyon programlarından radyolara kadar her yer istila edilmiştir. Edebiyatın damarları şöhret ve servet hırsıyla tıkanmıştır. “Cennete gideydik iyiydi” sloganıyla üretilen birbirinden saçma kitapların ne inancımızla ne de sanatımızla hiçbir ilgisi yok. Son ocağımız Türkiye’ye incir ağacı dikmek isteyen bu zevata son büyük Türk şairi İsmet Özel, Aşkar sayfalarından (18. sayı) söyleyeceğini söylemiş, edebiyat ortamı muktedirlerinden bu sese hiçbir karşılık gelememiştir. Allah’ın vaadinden (“Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın”) şaşmayanlar için İsmet Özel şunları söylemiştir: “Şairlerin hangi telden çaldıklarını anlamak için onları ortaya çıkaran, onları bir şeyler yazmaya iten hususları yakalamak lazım. Ha, bazıları neden dandik şeyler yazıyorlar? Çok basit, çünkü onların gözünde şiir yok, onların gözünde şair bilinmenin avantaları var. Onlar şair bilinirlerse iş bitti. Yani tamam, yeter. Kadın şair Emily Dickinson, ömrü boyunca bir tek şiir yayınlamamış ve Van Gogh’un yaşadığı süre boyunca hiçbir tablosu satılmadı. Yani bu insanlardan bir tanesinin derdi şiirdi, bir tanesinin derdi de resimdi. Yani şair olmaktan eline geçecek şey hiç önemli değildi. Öbürünün de ressam bilinmekten, tabloları satılan birisi olmaktan eline bir şey geçmedi çünkü tablosu satılmadı. Yani onun derdi de resim de yaptığıydı. Anlatabiliyor muyum? Türkiye’de neden birtakım insanların uyduruk kaydırık şeylerle uğraştığını anlamak için bunu fark edin. Beni şair bilirlerse ben de bir iş yaparsam... Türkçede öyle bir laf vardır: “Bir götümlük yer edeyim, gör bana sana ne edeyim.” Yani onların hepsi bu davadalar.

Dinlediğimiz müzikten ne anlıyoruz? Bilhassa "büyük" şehirlerimizde sürekli yükselen binalar bize neyi anlatıyor? Televizyonlarda bize gösterilenlerden kendimize bir anlam çıkarabiliyor muyuz? Hiç durmadan basılan o kişisel gelişim kitaplarında bize verilen öğütler arasında neden hep birinci olmak, zengin olmak, en iyi olmak var? Tüm bu soruların cevaplarında kuşkusuz ki "hız" var. Modernizm üzerine konuşurken hız mefhumunu unutmadan ortaya bir fikir konulduğunda her şey daha berrak oluyor. Bize icbar edilen müziğin çok kısa bir sürede hazırlandığını, 30-40 katlı binaların 6 ay gibi bir zamanda bittiğini, televizyonlarda özellikle yaz döneminde ne kadar çok dizinin aynı anda yayına sürüldüğünü, kitapların isimlerinden kapaklarına kadar ne kadar sunî olduğunu görmüyor muyuz? Estetik, ahlak ve sanatın birbirinden bu kadar ayrıştığı ve uzaklaştığı bir çağda, kendimizi durdurmanın ve ciddiyetle düşünmenin bir yolunu arıyor muyuz? İşte burada o meşhur söz geliyor aklıma: Eskiden bu topraklarda ayağı taşa takılan bir zat, tekkenin önüne düşermiş. Edebin yerine. Edepli olmanın okuluna. Adam/adem olabilmenin ocağına. Bin yıllık bir gelenekten bahsediyoruz. Bu gelenekten kopmamız bile hızla alakalı. Hızla koptuk ve hızın içinde boğulduk.

Ana mekânın duvarlarında asılı olan büyük yuvarlak hat levhaları, Sultan Abdülmecid döneminde 1847-1849 arasında yapılan onarımlar sırasında dönemin en ünlü hattatlarından Kadıasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmıştır. 7,5 m. çapındaki yuvarlak hat levhaları, kenevirden yapılmış yeşil zemin üzerine, altın yaldız ile yazılmıştır. Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.v), Dört Halife; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimlerinin yazılı olduğu levhalar, 8 adettir. Levhaların ahşap askıları hafif ve dayanıklı olması nedeniyle ıhlamur ağacından yapılmıştır. Bu hat levhalarının İslam Dünyası'nın en büyük hat levhalarından olduğu bilinmektedir. [Kaynak: Ayasofya Müzesi]

"İnnalahe Cemilûn yuhibbu'l-cemâl" yani "Allah Cemîl'dir, güzeldir ve cemâli, güzellikleri sever" sözünün Kazasker Mustafa İzzet Efendi'ye yaptırdığı hattı bir kere görsek yetecek. Hüseyin Sîret Bey'e "Geçti sevdalarla ömrüm, ihtiyâr oldum bugün" dedirten ve şimdilerde maalesef acizlerin zevkusefa masalarında söylenen eserinin hikâyesi neydi bilsek yetecek. Bu topraklarda sufiler, veliler, âşıklar söyledi; musikişinaslar besteledi. Bu yüzden bir Azîz Mahmûd Hüdâyî [k.s] sözünü merhum Cinuçen Tanrıkorur'un bestelerinde yahut bir Fuzûlî beytini merhum Necmeddin Okyay'ın talik yazılarından birinde bize gösteren budur. Nedir? Muhabbet. Sanatımız içinden muhabbet söküldüğü vakit bize içi boş, güncelin yorgunluğuyla bezeli, estetikten ve elbette ahlaktan yoksun bir şey kalıyor. Nedir o şey? İsraf. İşte Türkiye'de tasavvuf felsefesi üzerine çok ciddi eserler kaleme almış Mahmud Erol Kılıç bu kitabında şiirden mimariye, musikiden çiniye, ebrudan sahaflığa kadar gönüllerden gönüllere yol bulmuş tüm sanatların kodlarını çözmeye çalışmış. Sure-i Târık'ın 5. ayetini hatırlatan [Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın] şu cümlelerine bakalım:

"Bütün sanatçıların derdi, o mutlak cemal sahibi olanı tasvir etmek, onu kopyalayabilmektir. Eğer sanatçı o ilâhî sanatı biliyorsa, o yaptığı sanat, kişinin kendini tanıyıp oradan Rabbini tanıma sanatı olur. En büyük sanat budur. Bu büyük sanata hizmet ettiği sürece, bütün sanatlar bir perde olmaktan ziyade bir vesile olur, bir araç olur. Bizi o mutlak güzele, mutlak cemale doğru götürür."

Kitapta İslâm ve tasavvufta estetik, İslâm sanatlarının arka planında tasavvufun rolü, sûfi şiirinin poetikası, Şark-İslâm kültürü ve Itrî, Hayyam, Anadolu Selçuklu sanatında tasavvufi sembolizma olarak tâckapı, Blagay'daki o meşhur tekke, el yazmalar şehri İstanbul gibi çok derinlikli mevzular mevcut. Bu konuların birçoğu Mahmud Erol Kılıç’ın katıldığı konferansların yahut röportajların metinleri olduğundan son derece akıcı ve zihin açıcı.

Öyle veya böyle bir çağın içinde yaşıyoruz ve bu çağ bizden bir şeyleri alıyor. Teknoloji bizden bir şeyleri alıyor ve karşılığında hiçbir şey vermiyor, biz sadece verdiğini zannederek kendimizi avutuyoruz. Bu da hâliyle sanatımızı etkiliyor, etkileyecek. Bundan sıyrılmak neredeyse mümkün değil. Bilhassa günümüz şairlerini modern hayatın nasıl etkilediğini şu sözlerle açıklıyor Mahmud Erol Kılıç:

"Modern insan, modern hayat, modern değer sistemi, modern algılamalar, metafizikle irtibatı kopartmaya çakışan, referanslarını fizik ötesine değil de daha çok fiziğe çeviren bir anlayış ve dünya görüşüne dayanır. Dolayısıyla modern insana Allah yardım etsin. Modern insanın referansta bulunduğu yer fiziktir. Fizik de fânidir, aslî değildir, dönüşken değişkendir. Fiziğe tâbi, referans olarak fizik âlemi almış bütün şairler kalıcı değildir ve evrensel noktayı yakalayamazlar... Hiçbir düşünce, bağlı bulunduğu havuzun dışında değerlendirilemez. Eko-sistem diye bir şey vardır. Modern hayat, modern şairi etkiler."

Mesela binalarımız? Ne buluyoruz onlarda ve ne görüyoruz? Bu konuya Kılıç'ın yaklaşımı hem geleneklerimiz hem de değerlerimizin buluşması olan inancımızı ortaya koyuyor:

"Sade bir binada, göz kamaştırıcı taçkapıların bezemeli çerçeveleri, kapı girintisi ve mukarnaslı nişlerin çekişi ile adeta bizi içeri çağırmak, bir içe dikkat çekmek ister gibidir. Dikdörtgen bir binanın çevre duvarlarının çok fazla süslü olmaması, sade olması, İslâm tasavvufunun, dış formun nasıl değil izafî, için, içeride olanın ise esas olduğu görüşünün bir yansımasından başka bir şey değildir. Adeta mimarî dille dışta, şehadet âleminde etrafına bakıp duran insanoğluna, "Dışarıda kalma, dışarıda bir şey yok, içeri gel, aradığın içeridedir." denilmektedir. Dış yapı sadece içi korumak için vardır. Ancak içeriye girersen huzura ve bilgiye erersin. Dışarıda dolaşan kimsenin dikkatini çekecek en önemli yer ise binaya giriş kapısı denilen bir geçittir. Önce içeriye nasıl ve nereden girileceğini bulman lâzım."

Kılıç'ı ve fikirlerini etkileyen üç İslâm şehri Kahire, Matmata ve İstanbul'dur. Geldiğimiz "çağ" itibariyle İstanbul'u şöyle özetler: "Düşmanın yapamayacağı tarih ve eser tahribini kendi evlatlarının yaptığı şehir, ihanete uğramış şehir, dokusunu, kültürünü, çehresini mahvettiğimiz şehir, kalabalıkların altında ezilen şehir..."

İslam tasavvufu tabirini her ne kadar çok kullansa da yazar, bu tabirin aslında yüzlerce yıldır bu topraklarda uygulanan İslam olduğunu düşünür, konuyu şöyle özetler:

"Tasavvuf bizim İslamımızın kökeniydi. Osmanlı’da, Selçuklu ’da kimse tasavvuf konuşmazdı ama tasavvuf yaşanırdı. Şimdi tasavvuf yaşanmıyor, tasavvufa ne kadar hoşgörülü, laylaylom bir İslam olarak bakılıyor. Ama bu gerçek tasavvufu yansıtmıyor. Türkiye Müslümanı titre ve özüne dön. Son sözüm."

Kitabı bitirince günümüz edebiyatıyla inancımız arasında hiçbir bağ kalmadığını anlayacak olan okuyucu, tekkeler kapanınca, "Pîr iken yosma civân oldum / makam-ı Mevlevî’de şeyh idim pîr-i mugân oldum" diyen Abdülbaki Dede'yi de muhakkak hatırlayacaktır.

Yağız Gönüler
(Aşkar, 36, Ekim-Kasım-Aralık 2015)

Hiç yorum yok: