Bir İstiklâl Marşı âşığıydı Muhsin Yazıcıoğlu


Merhum şehit Muhsin Yazıcıoğlu'nun 19 Mart 2009 günü BBP'nin Karaman seçim bürosunda yaptığı konuşmasını, arkadaşlarına ve sevdiklerine yaptığı son konuşma olarak biliyoruz. Bu konuşmasında "Şimdi bakın yoldan geldik, yola gideceğiz. Hiç birimizin garantisi yok. Şurada ayakta duranın da, oturanın da garantisi yok. Yani, ruh bir saniyeliktir. Püf dedi mi gitti. Bunun da nereden geleceği, nasıl geleceği, ne şekilde yakalayacağı belli değil. Bir saniyenize bile hakim değilsiniz. Bir saniyesine bile hâkim olamadığımız, hükmedemediğiniz bir hayat için, bir dünya için, bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur." demiş, siyaset sahnesinde de sosyal hayatında da dimdik yürümüş, doğru gitmiş, Hakk'ın yolundan şaşmamış yiğit bir adam, bir şairdir Muhsin Yazıcıoğlu. Ömrünün 5,5 yılı hücrede olmak üzere 7,5 yılını cezaevinde geçirdiği, daha sonraları yaşamının "Medrese-i Yusufiye" olarak adlandırdığı bölümü bazı fikirlerinin netleşmesine imkân sağlamıştır.

Bir kimlik aranıyorsa, İstiklal Marşı yeniden, defalarca okunmalıdır
Muhsin Yazıcıoğlu, 28 Şubat döneminde, sürecin mimarlarının “5 milyon insanı kesmekten” söz etmesine karşın yiğitçe, mertçe, “Türkiye Suriye olmayacaktır; gerekirse 5 bin insanla dağlara çıkarız" demekten geri durmamış, "Ben siyaseti Allah rızası ve içinden çıkmış olduğum Anadolu insanı için yaptım" sözünü ağzından asla eksik etmemiştir. 55 yıllık yaşamında Türklüğü ve İslâmlığı asla birbirinden ayrı koymamış, bu uğurda nice çileler çekmiş, gerektiğinde yol ayrımlarına girmiştir. Türk siyasetinin en stresli ve gergin zamanlarında Sivas halkı onu defalarca vekil seçmiş, partisi BBP'de ise daima genel başkanlık yapmış fakat bu koltukta oturmamış, memleketini karış karış gezerek derdini anlatmış, kendi derdiyle sevenlerini de dertlendirmiştir.

Muhsin Yazıcıoğlu'nun, siyasilerin kimlik arayışlarına(!) yoğun ilgi gösterdiği bir dönemde mecliste yaptığı konuşması, Türk siyaset tarihine altın harflerle kazınacaktır. Bu konuşmasına "Bu devlete bir kimlik aranıyorsa, İstiklal Marşı yeniden, defalarca okunmalıdır. Anayasadan daha fazla mutabakat, İstiklal Marşımızda vardır." diyerek Türk milletinin gönlündeki yerini sağlamlaştırmıştır. Büyük şair Mehmet Âkif Ersoy'un İstiklâl Marşımızı yazdığı Taceddin Dergâhı'ndaki doğum, ölüm yıldönümü anma törenleri ve İstiklal Marşı'nın kabul edilişinin yıldönümü üzerine gerçekleştirilen törenleri merhum Yazıcıoğlu kaçırmamış, en ön saftan takip etmiştir.


Ben İstiklal Marşı için hayatını vermeye hazır birisiyim
Muhsin Yazıcıoğlu’nun İstiklal Marşı'na olan bağlılığı 12 Eylül 1980 ihtilalinde de kayıtlara geçmişti. Tutuklanan MHP lideri Alparslan Türkeş mahkeme salonuna girerken, o dönem Ülkü Ocakları Genel Başkanı olan Yazıcıoğlu’nun bir işaretiyle mahkeme salonunda bulunan bütün ülkücüler İstiklâl Marşı'nı gür bir sesle okumuşlardı. Bu hem milliyetçilerin yegâne metnini hatırlatmak için ciddi bir refleksti hem de mahkeme heyetinin Türkeş salona girerken ayağa kalkmasını sağlayan stratejik bir hamleydi.

Üşüyorum” şiirini yazdığı ve nice çilelere maruz kaldığı Mamak Cezaevi’nde de yine Yazıcıoğlu’nun İstiklal Marşı’yla ilgili çok hazin bir anısı vardır. Kafes adı verilen hücrede kaldığı dönemde İzmir Marşı, Eskişehir Marşı ve her gün saat 16.00’da İstiklal Marşı söylettirilirmiş. Hep beraber hücrelerde kalanlar sıraya girip de “İstiklal Marşını söyleyin!” emri geldikten sonra çok yüksek bir sesle söylenmeye başlanırmış. Sesin derecesi hafifledikçe coplar devreye girer, bazen dürterek bazen de şiddetli cop darbeleriyle İstiklal Marşı manevi tarafı ve kıymeti gözetilmeksizin bir zorlama unsur olarak kullanılırmış.

Muhsin Yazıcıoğlu bu anısı üzerine şunları söylemiştir: “İstiklal Marşı söylenecek. Hep beraber sıraya geçiriliyoruz. Diyorlar ki, 'İstiklal Marşına başla'. Topluca söylüyoruz ama bağırarak söyleyeceksiniz. Birisi elinde copla dürtüklüyor. Şimdi ben İstiklal Marşı için hayatını vermeye hazır birisiyim. Bana İstiklal Marşı zorla söylettiriliyor. Ben bunun için mücadele ettiğime inanıyorum. Kavgaya bu değerin korunması için girmişim. Ama bana İstiklal Marşı söylettirilmek için cop kullanılıyor. Ben diyorum ki kendime, bunu bağırarak söylesem, korkudan söylemişim gibi algılanır, söylemesem, o zaman darba maruz kalıyorum. Böyle bir ikilem yaşıyorum. Hücrede yatan devrimci bir arkadaşa dedim ki, 'Ben senin yerinde olsam çok rahat olurdum. Mesela Rusya’da esir düşsem, Enternasyonal Marşını söyletmek isteseler söylemem. İşkence yapsalar dayanırım, direnirim. Bunun için gerekirse sürünürüm. Söyletemez kimse bana. Ama burada bana İstiklal Marşımı sanki cop kullanarak söyletiyorlar. Bunu içime sindiremiyorum.' Sesini hiç çıkartmadı. 'İstiklal Marşı benim de marşımdır' demedi.

Taceddin Dergâhı'na gömülmeyi vasiyet etmişti
On yedi defa trafik kazası geçirmesine rağmen hepsini hafif sıyrıklarla atlatan Muhsin Yazıcıoğlu, tam 7 yıl evvel 25 Mart 2009’da içinde bulunduğu 2009 Medair TC-HEK helikopterinin şüpheli bir biçimde Kahramanmaraş’ın Keş Dağı’na düşmesiyle, Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Sevenleri kahroldu. Aslında onu sevmeyenler yoktu, işine gelmeyenler vardı. Çünkü onun işi gücü Türkiye, Türkler, yani Müslümanlar idi.

Onca mahkeme ve işkence görmesine karşın bir gün dahi ceza almayan merhum daima “Kahrın da hoş lütfun da hoş” demiş, ne kaderine ne de devletine küsmüştü. Allah hüzünlü kalpleri severdi, hüznü kalbinden çıkarmadı. Bu sebeple cenazesindeki bir milyona yakın vatandaşımız da hüzünlüydü, sokağındaki camisine koşup onun için dua eden, Kur’an okutan da hüzünlüydü. Türkler hüzünlüydü Muhsin Yazıcıoğlu vefat ettiğinde.

Vasiyeti gereğince İstiklâl Marşımızın yazıldığı Taceddin Dergâhı'na (Mehmet Akif Ersoy Müze Evi) defnedildi. Hz. Ömer Efendimizin hakiki siyaset adamı tarifinde yer alan “doğru, dürüst, mert, babayiğit, er ve eren” sıfatlarını sonuna kadar hak eden bir şahsiyet olduğuna şahitlik ederiz, edeceğiz. Cenab-ı Hakk ruhunu şad, makamını âli etsin. Lillah-il-fâtiha.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 25.03.2016)

En büyük hüner iyi insan olabilmektir


1,5 yaşından beri hayatını safha safha hatırladığını söyler Sâmiha Ayverdi. Kendine gelmeye başladığı zamanlarda ise dünyanın sırrını keşfetmek için çabalamaya kendini zorlamış, zorlamış, zorlamış…

İstanbul’un Fatih ilçesinde 1905 yılında Şehzadebaşı’nda doğdu. Osmanlı’nın veda etmeye başladığı zamanlar. Anneli, babalı ve hatta dadılı fakat muhabbet dolu bir ortamda büyümüş. Muhabbete olan bağlılığını, muhabbetin gerekliliğini çok erken yaşlarda keşfetmiş. Annesi mana âleminde yürüyen bir mizaca sahip. Baba ise askermiş, neşeli tavırlarıyla ve dürüstlüğüyle herkesin sevgisini kazanmış. Mana âlemiyle pek meşgul olmamış. Büyüdüğü ev tipik bir Türk evi. Mimarisiyle ve musikisiyle, sanatın en güzel örneklerini görerek, işiterek olgunluk dönemine erişmiş Ayverdi. Eve sık sık hocalar gelmesi, keman dersleri alması... Bilhassa tarih, coğrafya ve edebiyat üzerine çok çalışmış. Lise diploması dahi almamış. Eskilerin tabiriyle meşk usulüyle büyümüş. Hocanın, üstadın, ustanın ne olduğunu yaşayarak öğrenmiş ve bu öğrendiğini bir gereklilik olarak evvela dostlarına, sonra da ona kulak verenlere söylemekten hiç vazgeçmemiş. Burada, şeyhi Ken'an (Büyükaksoy) Rifâî Hazretlerinin şu sözlerini hatırlatmalıyız: “Hiçbir şey üstadsız olmadığı gibi nefsin terbiyesi de üstadsız olmaz. Bu üstad da işte kâmil insandır. Mutlak bir kâmil insanın yardımına ihtiyaç vardır. Onu bulunca da hemen Hakk’ı buldun bil.

Münevver tabaka milli olmaktan çıkmıştı
Babasının selamlık odasında aydın tabakadan dostlarıyla kurduğu sohbet ortamında II. Abdülhamid aleyhtarlığı had safhadaymış. Merhume Sâmiha Ayverdi daha çocuk denen yaşlarda bu ortamdan rahatsız olmuş. Okuduğu tarih kitapları ve aldığı dersler sebebiyle bu aleyhtarlığı gerçekçi, doğru bulmamış. Nihayet bu ortam onu fazlasıyla sıkmış ve mana âleminde tekâmül etmeye, yani annesinin arkasından gitmeye karar vermiş. O dönemi şöyle anlatıyor Ayverdi: “Artık selamlık odasının benim için esrarı kalmamıştı. Zira tablo meydandaydı. Öyle ki münevver tabaka milli olmaktan çıkmış, fikriyatı ve müesseseleriyle bir yabancı kültürün tozlu aynası olmuştu.

Taassuba her zaman mesafeli olmuştur Ayverdi. Hayatı donduran, durduran, duygusuzlaştıran bir şey olduğuna inanmıştır. Tasavvufun ise insanın dünyayla barışık olmasını sağlayan, insanın içindeki hazine sandıklarını teker teker açmasını sağlayabilecek bir anahtar olduğunu düşünmüştür. Romanlarındaki tüm karakterler, tasavvuf dünyasında olup bitenlerle doğrudan alakalıdır. Karakterlerin her birinin hayatında muhakkak bir yeri vardır. İbrahim Efendi Konağı, Yusufcuk, Mesihpaşa İmamı, İnsan ve Şeytan, Yolcu Nereye Gidiyorsun, Hancı gibi kitaplarının her biri, yalnız gönlünden geçenleri değil, yaşadıklarını da izleyen, belki de tamamlayan kurgulardır. Dost, Rahmet Kapısı, Ne İdik Ne Olduk, Dile Gelen Taş ve Yaşayan Ölü gibi kitaplarını ise ne deneme ne de anı diyerek tanımlayabiliriz. Merhumenin bilhassa bu kitapları, içinden taşanları gönül eri olan ve bir yakınlık kuracağına inandığı okuyucularıyla paylaştığı birer mektuplaşmadır adeta. Tasvirleri, lezzetli üslubu ve sinematografik anlatım gücüyle Samiha Ayverdi, bir neslin Yunus Emre ve Mevlana Hazretleriyle tanışmalarına da vesile olmuştur.

Kardeşi Ekrem Hakkı Ayverdi’yle birlikte İstanbul’un ücra köşelerini kendilerince korumak, tanıtmak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Öyle ki İstanbul Fatih’teki Fevzipaşa Caddesi’nde hâlâ ayakta olan ağaçların birçoğunu bu iki isim elleriyle dikmişlerdir. 1970 yılında üç kardeş, Sâmiha Ayverdi, Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi ve Z. İlhan Ayverdi, Kubbealtı Cemiyeti’ni kurmuşlar ve gayelerini şöyle açıklamışlardır: “İlim, fikir ve sanatta Türk milletine has târihten gelen değerleri esas tutarak, nesilleri, millî bir düşünce ve sanat merkezi etrâfında toplamaktır.

Dilinin, dininin ve milli değerlerinin henüz çok erken yaşlarda farkındaydı
Sâmiha Hanım’ın İstanbul Geceleri adlı kitabı, kendisinin hem tarih bilgisini hem de İstanbul sevgisini ortaya koyan, edebiyatımızın nadir güzellikteki eserlerinden biridir. Kitaptan, Beyazıt’a dair şu satırlar dikkat çekicidir: “İşte bu daracık ve baş başa geçitte, ticaret âleminde Türk ahlakı en müstesna çiçeklerinden birini açmış; ustalar çırak yetiştirmiş, çıraklar, ustalarının izni olmadan dükkân, tezgâh sahibi olmamış, para ve hırs, sanat ve meslek haysiyetinin kalesine gedik açmamış, müşteri ile esnaf, tek taraflı menfaat endişesiyle sızıltı çıkarmamış, saygı, huzur, güven ve anlaşma, yarışta hep berabere kalmış, birlikte koşmuş, birlikte yorulmuş ve işte nihayet birlikte tükenip gitmiştir.

Adeta bir teklif kitabı olan Kölelikten Efendiliğe adlı eserinde Sâmiha Ayverdi, “Din kardeşlerimizle müşterek dert ve davalar üstünde kısaca dertleşip halleşmek niyet ve maksadını da içine almaktadır” diyerek kitabına hakikatli bir değer katmıştır. Bu kitabın Arapçaya, İngilizceye ve Urducaya çevrildiğini de belirtmemiz lâzım.

Büyükbabası şehit, babası gazi olan Sâmiha Ayverdi, şüphesiz dilinin, dininin ve milli değerlerinin henüz çok erken yaşlarda farkındaydı. Geçmiş üzerinden yaptığı gelecek tasavvurlarında hep bu birikimini esas almıştır. Bu sebeple zaman zaman kendisine “Ana”, “Toprak ana” gibi unvanlar da verilmiştir. Öğrencilere yaptığı bir konuşmada şunları söylemiştir: “Kendi harsıyla, kendi kültürüyle insan aydın olur. Başkasının kültürüyle aydın olamaz ki. Başkasının kültürü sizi ezer, öldürür. Milli şahsiyetinizin teşekkülüne mani olur. Sizin milli şahsiyetiniz teşekkül edecek ki bir iş yapabilsin.

22 Mart 1993’te Fatih’teki evinde cemale kavuşan Samiha Ayverdi, Merkezefendi Hazretleri’nde, Ken'an Rifâî Hazretlerinin ayakucunda metfundur. “En büyük hüner iyi insan olabilmektir” sözüyle ve nice eserleriyle el ’an Türk milletine hizmet etmeye devam etmektedir. Rahmet olsun.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 22.03.2016)

Soruşturma: Bu kadar çok fanzin çıkmasının sebebi herkesin sadece kendi derdini anlatma çabası mı?


Artfulliving, popüler kültüre karşı yayın yapmış ve yapmaya devam eden birkaç isimle fanzin kültürü üzerine konuştu. Arkadaşlarımızla bir dönem çıkarmış olduğumuz Sahte Vefa adlı fanzinden mütevellit bana da bir sual tevcih edildi. "Her ay yeni fanzinler katılıyor yayın hayatına. Bazen tek kişi, bazen de bir ekip tarafından çıkarılıyor fanzinler. Bu kadar çok fanzin çıkmasının sebebi herkesin sadece kendi derdini anlatma çabası mı?" sorusuna cevabım şöyle oldu:

Esasen benim üzerinde durduğum konu gerçekten bir derde sahip miyiz konusu. Biz hakikaten Türk edebiyatının bir atılım göstermesi için mücadele edeceksek çok ciddi bir derdin omuzlarımızda olduğunu fark edebilmemiz lazım. Bir yüktür bu ve yük yolcuya yakışır. Sahiden yolcu olmayı göze alıp da mı yola çıktık yoksa boş bir vagon misali yük taşıdığımızı, dert edindiğimizi mi zannediyoruz? Yani fanzinlerin çok da dert edindiğini düşünmüyorum. Hatta edebiyat dergilerinin ekseriyetinin de ciddi bir derdi yüklendiğini zannetmiyorum. Şayet öyle olsaydı kavramlar daha ciddi konuşulur, fikirler daha berraklaşır, ortaya ciddi bir mevzu ve varsa şayet çözümleri konurdu. Okuyucu da iştirak eder, Türk edebiyatının diğer tüm sanat dallarına ve hatta siyasete de müdahale etmesi sağlanırdı. Böyle bir durumda mıyız? Kesinlikle değiliz. Her derginin başında biri var, ya onun dedikleri ya da onun düşünceleri doğrultusunda metinler ortaya konuyor. Usta-çırak ilişkisi yok. Ağabeycilik var ve bu durum fanzinlerde de göze çarpıyor. Fanzinleri gençler "ben de görüneyim" telaşıyla çıkarıyor. Bir dert edindikleri için değil. Dert edindiğini söyleyenlerin metinlerine bakar bakmaz görünen şu oluyor: 50 yıl öncesinin fikirlerinin bugünkü lisanla ortaya konması. Yani bir elbise var, üçüncü sınıf bir çamaşır makinesinde yıkanıp tekrar giyiliyor. Bu belki güzel bir şey ama sen üzerine bir şey eklemezsen elektrik ve su israfı edersin yok yere. Öte yandan her fanzinin bir derdi olmalı mı? Onu da bilmiyorum ama yazmak zaten dert edinmektir. Bir şeyi dert edinirsen yazarsın. Bunalımdan söz etmiyorum zira bunalım şiiri de bunalım fikri de başımızın belası. Bu topraklar bir umutla inşa olundu ve biz umudunu kaybetmiş bir çocuk, bir bunalım çocuğu olamayız. Böyle bir lüksümüz yok. Hakiki derdi keşfetmeli ve o derdi hakikatle yüklenmeli fanzinler de, dergiler de.

Yağız Gönüler
(Artfulliving, 09.03.2016)

Gün gelir acılar ezberlenir


Ayvalık’ta Sarımsaklı sahilindeyim, iki elim cebimde yürüyorum. 14 yahut 16 yaşlarındayım. Çifter çifter geçiyorum lunapark coşkusuyla kahkahalar saçan çocukların arasından. Tiksiniyorum atlıkarınca ve gondol sefalarından. En çok da dönme dolabın tepesinden aşağı bakıp da “Baba bak ben en yukarıdayım” diye bağıran geleceğin CEO adaylarından. Annemin aracılığıyla babamdan aldığım harçlığı cebime koymuş, o yaşta yaşayabileceğim en güzel iki heyecanı tatmak üzere yürüyorum. Önce Sevim Büfe’de bol ketçaplı ve mayonezli bir Ayvalık tostu yiyeceğim, sonra da internet kafeye gidip taraftarı olduğum takımın forumlarında gezeceğim. Yürüyorum çocukluk tutkularımı boynuma asıp. Tutkularım çok ama yalnızım.

Kafeye yaklaşırken tanıdık birkaç büyüğüme selâm veriyorum. Dövüşmeyi en çok sevdiğim zamanlar, dayak yersem de hıncımı almam lâzım. Abiler iyidir. Bir telefona bakar; 3310, bol hasarlı. Tam içeri girmek üzereyken ya kafenin içinden ya da yakınlarında bir yerden gelen; hâlâ nereden geldiğini bilmediğim bir ses sesleniyor kulaklarıma. Bana kaderimin bir oyunu gibi sesleniyor. Bu sesleniş, sanki benim gönlüme söylediğim bir iç sesim. İçin içinde iç. Şöyle: “Bağlasan durmaz göndersen gitmez / laftan anlamaz sözümü dinlemez / başına buyruk duyguları savruk / beni bana kırdıran bu gönül canıma düşman.

Sese mi yoksa söze mi şaşırıp kalacağıma ne kulaklarım ne de gönlüm karar veremiyor. İnsan bazen neye şaşırıp kalacağına bile şaşırıyor. Şarkılar böyledir, içinde hakiki bir şey varsa seni söyler. Seni derken, neye aşk duyuyorsan ona. Devam ediyor iç sesim: “Yanıyor bedenim acıyor içim / yoktan anlamıyor benliğim / bitmiyor geceler geçmiyor günler / adı aşk bu eziyetin.

Sanki bir mevlevî dervişi gönlümün üzerine oturmuş da kendi kendine bir ilahî tutturmuş gibi. Tamamen organik sebepler dolayısıyla sallanmaya başlayan kafamı tutamıyorum. Sanki bir sola bir sağa, bir ileri bir geri. Ne yapacağımı bilemezmiş gibi. Tıpkı hayata, o yaşlardaki baktığım yer gibi. Kafenin içine giremiyorum. Burada, tam burada durup iyice dikkat kesiliyorum. Kalbimin âniden daha hızlı aralıklarla atması öksürüğü de beraberinde getiriyor. Tıpta buna ne deniyor bilmiyorum, bir duvara tutunuyorum. İç sesim bu kez koluma giriyor: “Dayan yüreğim dayan / dayan yarına inan / gün gelir acılar ezberlenir / iyileşir zamanla yaran.

Son üç kelimesini ezberime kaydettiğim bu muhteşem şarkıyı o yıllarda kulağımda yer edinmiş küpeme altın harflerle yazıyorum. Hem de yatırım amaçlı. İleride lâzım olacak sana bu şarkı diyorum. Yoksa iç sesim miydi? Dakikalarca süren şaşkınlığım, kafenin işletmecisi olan ablanın seslenmesiyle son buluyor: “Yağız, senin masa boş gel.

Neden benim masa? Çünkü monitöründe daha az çizik var. O yaşlarda sürekli artmaya başlayan miyobum, fazla çizikli ekranlarda yahut güneş ışığında daha fazla canımı yakıyor. Bu bilgiyi neden verdim bilmiyorum ama şu bir gerçek: Hayatın insana güneş ışığıymış gibi sunduğu çok şey, alnında birer çizgi oluşturuyor. Ama kırgınlık ama efkâr. Siz ne derseniz deyin. Dayaaaaan, yüreğim dayan.

İşte benim Yıldız Tilbe’yle tanıştığım an. Şarkı bu şarkı. Yıllar sonra Sarımsaklı’ya yeniden gittiğimde ne Sevim Büfe’yi, ne de o internet kafeyi bulabildim. Kimseye de sormadım. Gittim tutunduğum duvarı buldum. Duvar bu duvar. Bu kez omzumu dayadım o duvara, bir sigara çıkarıp yaktım ve söylemeye başladım en baştan: “Hedef alıp vursan da özenli sözlerin oklarıyla / süslemedim harfleri adını oluşturanların dışında / dökmedim yüreğimi kimsenin gözlerine / ey aşk beni yağmala / ateş et arka arkaya aşk / beni tara…


Bendeniz doğma büyüme Cerrahpaşalıyım. Sülalemin ekseriyeti orada doğmuş ve genellikle ölülerimizin Ali Paşa Camii’nden kalkan cenazesi yüksek ihtimalle Silivrikapı Mezarlığı’na defnedilmiştir. Cerrahpaşa’da geçirdiğim son yıllarda duvar yazılarında yüksek oranda Yıldız Tilbe tercih edilmesi hep bu şarkıya götürmüştür beni. Bir pencerenin altında gördüğüm “Hadi çat kapı gel sevineyim”, bir berberin kaldırımında yazan “Rihanna tarzsa Yıldız Tilbe farzdır”, çok küçük bir mescidin duvarındaki “Yıldız Tilbe ezan okusa da namaz kılsak”, Galatasaray tribününe astığımız ve tezahürat olarak da söylediğimiz “Zaten aşklar hep yalan dolan” beni hep o duvara götürmüştür, tebessüm ettirmiştir.

Bir canlı yayında “Seni Andım Bu Gece” şarkısına başlamadan evvel kanuncuya doğru “Kanuncu dolaşsana, bi’ kanun koy bakalım, duyalım” diyerek müthiş nağmeler eşliğinde esere girmesi, Twitter’da “Niye mutluyum ben aa bu ağırlığı taşıyamam” demesi, “İnsanlar intihar etmesin diye piyasaya sürmediğim şarkılarım var” sözü, olağanüstü sözlere ince ayar besteler yapması, dans edememesinden bile ortaya bir estetik çıkması, eğer bir sabah bir şarkısı aklıma gelmişse bütün günü o şarkıyla geçirmemin şart olması, iç sesimin hâlâ “Dayan Yüreğim” demesi bir de şunları söylemesi: “Şarkılarım sadece beni anlatmıyor, herkesi anlatıyor. Onun için dinliyor insanlar. Bir o şarkıları söyleyen Yıldız var, bir de o şarkıları dinleyen biri var. Bazı şarkılarımı ben bile acıdan dinleyemiyorum. Ayrıca o şarkılar dışında söyleyecek bir şeyleri olan biriyim ben. Sadece söylediğim 40 şarkıdan ibaret değilim yani.

Bilmez miyiz Yıldız abla. Hiç bilmez miyiz sende başka nelerin olduğunu, olabileceğini. Mahallemize muhtar, Galatasaray’a başkan, Türkiye Cumhuriyeti’ne iç işleri bakanı, ocağımıza aspiratör, salonumuza yer sofrası, kütüphanemize raf, duvarlarımıza portre ol Yıldız abla. Parti kur sandıkları patlatalım, trafoya gir mama getirelim, TOKİ ol daireni alalım, taksi ol hiç durmayalım, tütün ol yüreğimize saralım, süveter ol üşümeyelim, takke ol saf tutalım, içlik ol kardan adam olalım, ayakkabı ol yollarına yürüyelim.

Hem yaz hem söyle sen Yıldız abla. Nasıl olsa gün gelir acılar ezberlenir.

Yağız Gönüler
(İzdiham, 28, Nisan-Mayıs 2017)

Bir zamanlar tutkuydu futbol


"Yensek de, yenilsek de, değişmez eğlencemiz…"
- Calella de la Costa’da futboldan dönen çocuklar

Ben tarihçi değil, hatırlama takıntısı olan biriyim” sözleriyle evvela Uruguay’ın Montevideo kasabasından, sonra da gururla Latin Amerika’dan topu eline alır Eduardo Galeano. “Tarihini” türlü entelektüel kavramlara boğmadan, “tarihim” diyerek ve gönlünden süzerek, sanki bir kahvehanede konuşur gibi anlatır. Bu yüzden de yazılarındaki hüzün ve coşku iç içe geçmiştir ve sımsıkı tutunmuştur birbirine. Kendi tabiriyle “matadoru değil, boğanın tarafını” tutmuştur hayatı boyunca ve bu yüzden de 13 Nisan 2015’de öldüğünde dünyanın her yerinden bir selâm gönderildi ona. Benim düşünceme göre bu selâmı ilk ve en tutkulu şekilde gönderenler ise futbol severlerdi.

John Berger‘ın “dünyanın vicdanı” diyerek andığı Galeano bir tarihçi değildi ama hafızacıydı. Bu yüzden Berger’in bu iltifatına daima “Hayli günahkâr bir insan evladıyım” diyerek cevap vererek yine iz bıraktığı gönüllere birer gol daha bıraktı. Hafızanın yüceliğine ve önemine o kadar inanıyordu ki yazdığı kitapların ekseriyeti, şahit olduğu ve araştırıp bulduğu gerçekleri dünyanın hafızasına nakletmek ve orada ebediyen kalmalarını sağlamaktı. “Aynalar“, “Latin Amerika’nın Kesik Damarları“, “Kucaklaşmanın Kitabı” ile “Ve Günler Yürümeye Başladı” kitaplarının entelektüeller hangi “kitap sınıfına” koyarlarsa koysunlar, hepsi birer tarih ve dolayısıyla hafıza kitabıydı.


El Futbol A Sol y Sombra, yani Gölgede ve Güneşte Futbol 1998 tarihinde yayınlandı. Ertuğrul Önalp ve M. Necati Kutlu’nun İspanyolca aslından çevirdiği kitaba Galeano daha sonraki baskılarda 1998 ve 2002 Dünya Kupalarını da ekledi. Kore - Japonya ortaklığında 2002’de gerçekleşen Dünya Kupası’nda ülkemiz üçüncü olmuş ve pek çok otoriteye göre de büyük sürpriz yapmıştı. Kitabın yeni baskılarında bu turnuvaya da değinen Galeano şu yorumu yapıyor: “Şampiyonanın bir başka sürprizi de Türkiye’ydi. Hiç kimse bu ülkenin önemli bir başarı elde edeceğine inanmıyordu. Türkiye, dünya kupalarından elli yıldır uzaktı. Brezilya’ya karşı oynadığı ilk maçta hakemin kararıyla göz göre göre haksızlığa uğradı; ama yoluna devam etti ve sonunda üçüncü oldu. Enerjik ve kaliteli futboluyla kendisini küçük gören uzmanların ağzını açık bıraktı.

Galeano, Uruguay’da futbol nabzının en sık attığı Montevideo kasabasında doğduğundan olsa gerek hem futbolu iyi biliyor hem de iyi futbolcudan anlıyor. Çok ciddi bir turnuva gözlemcisi olmasının yanı sıra kapitalizmin futbolun üzerindeki boğucu etkisine de kitabındaki tarihî sayfalarda sıkça temas ediyor. Paolo Montero ve Diego Forlán gibi Uruguay futbol tarihine geçmiş birçok futbolcuyu çıkarmış bir kasaba Montevideo. Hatta buranın amatör futbol takımlarından Montevideo Wanderers’ın futbol dünyasına sunduğu bir güzel kaleciyi de hepimiz yakından tanıyoruz: Fernando Muslera. Bu kasabadan çıkmış diğer bazı ünlü futbolcuları anmadan olmaz: Pablo Gabriel García, Sergio Blanco, Mauro Camoranesi, Maximiliano Rodríguez

Kitapta bir futbolseveri en çok etkileyecek şey şüphesiz en zor zamanlarda; yoksullukta, açlıkta, umutsuzlukta ve türlü acılarda dahi futbolun yegane umut, tek tutku olduğunun birçok örneğiyle karşılaşmak olacaktır. Evine ekmek parası dahi getiremeyen baba, oğlunun “duvar pası çalışmalarını” görünce mutlu olacaktır. Temizlik işleriyle uğrayan bir anne evde çocuğunu yalnız bırakmaktan korkmaz çünkü topu vardır ve nasıl olsa eğlenecek, gülecektir. Futbol böyle bir şeydir. Kitabın çıktığı kalemin Güney Amerika’nın en büyük yazarlarından birine ait olduğu da düşünülürse, gelin lezzetini siz tahmin edin.


Kitap evvela futbol, oyuncu, kaleci, yıldız, taraftar, fanatik, gol, hakem, teknik direktör, tiyatro, uzmanlar, futbol uzmanlarının dili, ölüm dansı, savaşın dili, stadyum, top, futbolun kökenleri, oyunun kuralları, İngiliz işgalleri ve Latin Amerika futbolu gibi önemli mevzularla başlar. Galeano daha sonra özellikle bahsetmek istediği futbolculardan, futbolu seven yazarlardan, siyasi bir takım faaliyetlerin futbola etkisinden, kapitalizmden, kredi kartlarının ve sponsorların futbolu işgalinden bahseder. Avrupa Şampiyonları ve Dünya Kupaları hiç sekteye uğramaz. Baştan sona kadar turnuvaların giriş paragrafı hep aynı cümleyle biter: “…miami’den gelen güvenilir haberlere göre Fidel Castro’nun devrilmesi an meselesiydi.”. Öyle ki 2006 Dünya Kupası’nın giriş paragrafında şunları yazar Galeano:

CIA uçakları, her zamanki gibi kimseye haber verme gereği duymadan Avrupa’nın bütün havalimanlarına uğruyor ve en küçük bir rahatsızlık duymaksızın dünyanın dört bir yanındaki işkence odalarına tutuklu aktarıyordu. İsrail, her zaman olduğu gibi, kaçırılan bir askeri kurtarmak amacıyla Gazze’yi işgal ederken, ortalığı ateş ve kana boğarak Filistin’in egemenlik hakkını çiğniyordu. Biliminsanları, her zaman olduğu gibi, iklimin çıldırmakta olduğunu, kutupların er geç eriyeceğine, denizlerin limanları ve sahilleri yalayıp yutacağına ilişkin uyarılarda bulunmayı sürdürüyorlar, iklimi çıldırtan ve havayı zehirleyenler de, her zamanki gibi, bu uyarılara karşı sağır kalıyorlardı. Her zaman olduğu gibi, Meksika’da yapılacak seçimlerde üçkâğıt tezgâhlanıyordu. Oylamanın elektronik ortamda sayılabilmesini sağlayacak programı, tüm masumiyeti ve iyi niyetiyle sağın adayının yakın bir akrabası hazırlamıştı. Mimai’deki güvenilir kaynaklardan elde edilen bilgiler, her zaman olduğu gibi, Fidel Castro’nun devrilmesinin an meselesi olduğunu bildiriyorlardı. Her zaman olduğu gibi, Küba’da insan haklarının çiğnendiği doğrulanıyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nin Küba’daki üssü Guantanamo’da, tutuklulardan üçü hücrelerinde asılı olarak bulunuyor; Beyaz Saray, bu teröristlerin ilgi çekmek için kendilerini öldürdüklerini açıklıyordu. Her zaman olduğu gibi, petrola sahip olmaktan suçlu ülke Irak’ta savaş kurbanlar almaya devam ederken, California’daki Pandemic Studios Şirketi, petrola sahip olma suçunu işleyen başka bir ülkenin, Venezuela’nın işgalini konu alan bir bilgisayar oyununu piyasaya sürüyordu.

Futbolun büyüleyici yanları Galeano’nun büyüleyen üslubuyla birleşince ortaya tam bir hafıza ürünü anılar da çıkıyor. Bunlardan biri Ekvador’da geçiyor. Şair Jorge Enrique Adoum, uzun bir süre yurtdışında kaldıktan sonra ülkesine dönüyor ve hemen bir maça gitmek istiyor. Maç kritik ve dolayısıyla stat tıklım tıklım dolu. Maçtan önce, annesi vefat eden hakem için saygı duruşu düzenleniyor ve yöneticilerden biri mikrofonu eline alıp bu kadar zor şartta bile işinin başında olan hakemi tebrik ediyor. Şair bu duruma şaşırıyor, yıllarca “İbne hakem!” tezahüratlarıyla inleyen futbol statlarında ilk kez böyle bir hadise yaşıyor. Devamını Galeano’dan dinleyelim: “Sonunda maç başladı. On beş dakika sonra Aucas bir gol atınca stattaki tüm seyirciler bir anda ayağa kalktılar. Fakat top çizginin dışında çevrildi gerekçesiyle hakem golü geçersiz saydı. İşte o zaman kıyamet koptu, az önce hakemin merhum annesi için saygı duruşunda bulunan seyirciler kadıncağızın artık hayatta olmadığını unutmayarak kükremeye başladılar: Öksüz ibne!

Dünyanın her yerinde bir yoksul çocuğun gülümsemesi için futbol topunu görmesi yeterlidir. Burada futbolun saflığı da söz konusu. Şöyle der Galeano: “Zenci ya da melez, topundan başka bir oyuncağı olmayan yoksul çocuğa futbol, en azından sosyal açıdan yükselme fırsatı veriyor. Top onun inanabileceği tek sihirli değnek. Belki ekmeğini ondan çıkarabilir; daha da ötesi top onu bir kahramana, hatta bir ilaha dönüştürebilir. Yoksulluk onu ya futbola ya da suç işlemeye yönlendirir.


Top, oyuncu ve ayakların kabiliyetiyle birlikte zekânın birleşimi elbette seyir zevki yüksek bir şölendir ve hatta hiç de abartı olarak görülmesin bir şükür vesilesidir. Zaten Galeano da sürekli bundan bahseder. Dünyanın neresinde olursa olsun, iyi futbolla karşılaştığında, şükreder. Bu yüzden de bir takımın değil futbolun taraftarıdır, iyi futbolun. Günümüzde ise futbol bankaların, sponsorların ve reklamların birer aracı olmakta, aracı hafif kalır bir kölesi olmuş durumdadır. “Gezici reklam panoları” başlığını attığı bir yazısında Galeano seslenir: “Ellili yılların ortalarına doğru, Peñarol, formalara ilan almak için ilk anlaşmayı imzaladı. On futbolcu, bir firmanın adı göğüslerinde yazılı olduğu halde sahada göründüler. Buna karşın Obdulio Varela her zamanki formasıyla maça çıktı ve bunu şöyle açıkladı: “Önceden zencileri, burnunda bir halkayla dolaştırırlardı, artık o dönem kapandı.”. Günümüzde ise her futbolcu aynı zamanda top oynayan bir reklam panosudur.

Forma aşkı” da Galeano’nun gözlemlerinden ve üslubundan nasibini alır. Güney Amerika ve bilhassa Arjantin’de bu aşk çoğu zaman bir namus meselesine dönüşür. Galeano anlatır: “Buenos Aires’te Boca Juniors taraftarlarından birine ölüm döşeğinde son arzusunun ne olduğunu bana Osvaldo Soriano söylemişti. Hayatı boyunca daima River Plate’ aleyhinde tezahürat yapmış olan adam, bu rakip takımın bayrağına sarılı olarak gömülmek istiyordu ve son nefesini verirken ağzından çıkan tek söz şu oldu: “Hiç olmazsa, ötekilerden biri geberdi, diyecekler.


Topun derebeyleri” başlıklı yazı, bugün tüm futbol yöneticilerinin tekrar tekrar okuması gereken bir yazıdır, bir makaledir, deneme ve hatıraların çok ötesindedir. FIFA, Adidas, ISL Marketing, Visa, Kodak, Coca-Cola ve nice markaya burada söyleyecek çok sözü vardır Eduardo Galeano’nun: “Her heyecanı ve tutkuyu paraya çeviren bir mekanizmanın spor yaşamı için en yararlı ve en sağlıklı ürünleri sunanı seçmek gibi bir saçmalıkta bulunmayacağı doğaldır. En iyi öneriyi verenin düdüğü çalmaya hakkı vardır; burada önemli olan Mastercard’ın, Visa’dan daha fazla ödeyip ödemediği, Fujifilm’in, Kodak’tan daha çok parayı masaya koyup koymadığıdır. Listenin daima başında bulunan,” çok besleyici” iksir Coca-Cola’dan hiçbir atletin mahrum olmaması gerekiyor, “milyonlarla” ifade edilen tartışılmaz nitelikleri vardır.

Televizyonun hâkimiyeti” de bilhassa şu dönemde iyice ortada olan bir durum. Maçların hangi şartlarda, ne zaman ve nerede oynanacağına tamamen televizyon kanalları karar veriyor. Saatler “en çok izlenebilecek” olanları arasından seçiliyor. İşin ilginç yanı taraftarlar çeşitli aidatlar ödeyerek birer seyirci yerine konuyor. Statlardaki fahiş bilet fiyatları ise seyirci yerine müşteri istiyor. Buna kulüplerin ürün fiyatlarını da eklemek mümkün. “Futbolcular artık birer televizyon yıldızlarıdır. Gösterileriyle yarış etmek kimin haddine düşmüş?” diye soruyor Galeano.

Futbol bir tutkudur, tutku olarak görene ve bilene. Onu bir kapitalist olarak görenler taraftarlar değil yöneticilerdir, takım elbiseliler. Bir gün bile ellerinde davulla stat kapılarında beklememiş olanlardır. Dolayısıyla futbolun şimdiki konumundan taraftarı suçlamak bir saçmalık olacağı gibi onların hakkını yemekten başka bir şey değildir. Taraftarın 90 dakikalık ve birkaç aylık tutkusu adeta kursağında bırakılmaktadır. Tam da bu yüzden Gölgede ve Güneşte Futbol, her zaman okunabilecek ve futbolun tüm güzellikleri yanında çamura bulandırılma çabalarının da bir vicdan kitabıdır. Vicdanı olan taraftarların bazı hatıraları yad edebileceği günlüktür, mektuptur. Edebi anlamda ise Galeano’nun daima yaşayacak bir kitabıdır.

Futbolla ilgili her yazımı hemen hemen aynı alıntıyla bitiriyorum. Juan José Campanella‘nın El secreto de sus ojos (2009) adlı filminin en güzel sahnesinde şöyle der Pablo Sandoval: “Bir erkek her şeyini değiştirebilir. Yüzünü, evini, ailesini, kız arkadaşını, dinini, tanrısını. Yine de değiştiremeyeceği bir şey var. Tutkularını değiştiremez.

Yağız Gönüler
(Darkafalar, 11.01.2016)

Şehirlerimiz hangi düşüncenin ürünü?

Turgut Cansever, öğrencilik yılları.
Takdim yazısını Prof. Sadettin Ökten'in, sonsöz yazısını ise Prof.Dr. Ömer Dinçer'in kaleme aldığı Bir Şehir Kurmak; merhum bilge mimar Turgut Cansever'in 1997-1998 yılları arasında verdiği "Şehir Yönetim Düşüncesi" seminerlerinden hareketle hazırlandı. Cansever'in "Diyarbakır'ın Suriçi Eylem Planı"nın taslak metni de ilk defa bu kitapta yer alıyor.

1921'de Antalya'da doğmuş Turgut Cansever. Fransız tarihçi Fernand Braudel'in Akdeniz'ini yazdığı ve insanı, mirası, tarihi ve en mühimi de mekânı sorguladığı bu iklim, Cansever'in de şehirlere bakış açısını derinleştirmiş. Sadece mimari yetmemiş doğal olarak; müzik, şiir ve felsefe de mimari düşüncesini, bakış açısını zenginleştirmiş. Dolayısıyla Turgut Cansever, sadece mimarların değil herkesin okuduğu, okuması gereken bir isim. Yazık olan şu ki kendisinin aslında bir kitabı yok. Piyasada olan kitapların hepsi bazı makalelerinin, söyleşilerinin, konferanslarının ve eğitim notlarının bir araya getirilmesiyle oluşan eserler. Hepsi de ayrı bir kıymete sahip. İşte Bir Şehir Kurmak da, konuşma yoluyla ilerlemiş bir sürecin kâğıda yansıyan özeti. Şehirleşme meselesinin başlangıç noktası: İnsan ve zihniyet, ev ve mahallenin kurulması ve yönetimi, şehirlerde fizikî ve sosyal örgütlenme, sağlıklı şehirler kurmak ve korumak, şehir ve bölge planlama, güzellik sevgisi ve estetik, imar uygulamaları ve sorunları bu kitabın içeriğini oluşturuyor.

Şimdiki şehirler Hristiyan dünya telakkisine göre inşa ediliyor
Turgut Cansever'in mimariye bakışında temel taşı şu oluşturuyor: Hristiyan düşüncesine göre insan cennette yasak meyveyi yiyerek buradan çıkarılmakla cezalandırılmış, ceza mekânı olan dünyaya gelmiş. Bu insan için kurulacak şehirin elbette "iyi" ve "güzel" olanla irtibatı bulunmayacaktır, hakikati göstermeyecektir. Oysa biz, bu düşüncenin tam karşısında olarak, yasak meyveyi yiyerek Allah'ın emrine karşı geldiğini, günah işlediğini fark edip pişman olan, tövbe eden ve dolayısıyla da affedilen, çevreyi idrak etmeye başlayan, yaşam alanı sorumluluğunu üstlenen, beşer olmaktan çıkarak Âdem/adam olan insan için şehirler inşa etmeliyiz. Cansever bu temeli şu şekilde neticelendirir ve tüm mimarî düşünce dünyasını bunun üzerine kurar: "Bu insan Allah'ın dünyadaki halifesidir ve Allahu Teâla’nın yarattığı o güzel dünyayı hüsnü muhafaza etmeyi vazife olarak yüklenmiştir."

İnsanları yönlendirmeden iyi bir yaşam alanı kurmanın imkansız olduğunu defaatle zikreden merhum bilge mimar bu konuya şöyle yaklaşmış: "Ne kadar az yönetme söz konusu olursa, yönlendirme o kadar önem kazanır. Yönetmek demek, yönetenin yönlendirmesine göre, insanın kendisini bir üst yere koyması demek. Hâlbuki Allah, insanları eşit yaratmış. Dolayısıyla, yönetmeyi asgariye indirmek, buna karşılık bütün insanlar tarafından kabul edilen prensipler içerisinde insanları yönlendirmek yapılması gereken şeydir."

Turgut Cansever ve ailesi.
Aile üzerine konuşmadan evden ve mahalleden söz edilemez
Sokrates, "Ailesini yönetemeyen bir kimsenin devleti de yönetemeyeceğini" söyler. Bizim kadim kültürümüzde de insanın aile kurması "evlenmek" kavramıyla açıklanmıştır. Turgut Cansever de bu fikirleri bir araya getirerek "Aile fertleri ile ev bütündür ve aile ancak ev ile kurulabilir" demiştir. İnsan kutsaldır ve sözler de fiiller de tohumdur. Bugün gelişen teknolojiyle birlikte insanın üzerinde hâkim olan unsur makinelerdir. Makineler nasıl istiyorsa ve isteyecekse, insanlar da o şekilde olma ve yaşama vaziyetine geçmiştir. Turgut Cansever kitapta Peygamberimizin (s.a.v) bütün diğer peygamberlerin hikmetlerine ilaveten iki hikmete daha sahip olduğunu hatırlatır: Ferdiyetin yüceliği ve güzellik sevgisi. Dolayısıyla makineler ve ileri teknoloji evi yok etmiş, yerine "konut" kavramını koyarak insanı güzellikten uzak, varoluşundan habersiz, yaşamla ve dolayısıyla doğayla irtibatı olmayan "ruhsuz bir ruh" ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple bilhassa II. Dünya Savaşı'ndan sonra Batı dünyasında ferdiyetin yüceliğine ve güzelliğe imkân veren şehirler kurulmamıştır.

Sadece insanlar değil hayvanlar da bir denge üzerine yaratılmıştır. Cansever bu konuda şu anısını anlatıyor: "Burgazadası'nın Marmara tarafında Kalpazankaya diye bir yer vardır. Bazı havalarda martılar uçmazlar, denize konarlar. O martıların su üstünde birbirlerine olan mesafe düzenlerinin güzelliği tarif edilemez. Herhangi bir mimar, dâhi bir tasarımcı evleri bir arazi üzerinde dağıtacağım dese o derece güzel bir yakınlık-uzaklık münasebeti kurması belki aylar alır. Onların bu dağılışının içerisinde suya konma sıraları, içlerinde önder olanların öncelikle gelip yerleşmeleri, esen rüzgâr, daha iyi barınma noktaları bulmak yahut su altındaki balık sürüsüne göre yer almak... Bütün bu konumlanmanın altında bizim bugün mantığını bilemediğimiz sayısız büyük realiteler yatmaktadır. İbn Rüşd vasıtasıyla Aristo'yu fark edip Rönesans'a düşüncesini ulaştıran Aquinalı Thomas, 'güzellik, realitenin yansımasıyla oluşur' diyor. O martı grubunun dağılışındaki güzellik, onun altındaki birçok realitenin yansımasıyla oluşuyor. Osmanlı şehrinde de evlerin dağılımı, keza oradaki bir dizi sosyo-ekonomik, topografik, tabii, kültürel etmenlerin ve tarihi birikimin bir sonucu olarak oluşmaktadır."

Bursa, 1900'lerin başı.
Tarihten bu yana milletimizin estetik hafızası ve güzellik terazisi vardı
Turgut Cansever'in en çok ilham aldığı şehir hiç şüphesiz ki Bursa. Buradaki evler, sokaklar, doğa ile insan arasındaki ilişki, camiler, tekkeler, sanayi alanları Cansever'in şehir düşüncesinde haklı bir paya sahip. 1928'e kadar Bursa'da mahalleli mahallesini kendi yönetmiştir. 1928'de çıkan kanunla bu hak Bursa halkının elinden alınmış ve halk artık muhtarını, tamircisini, çöpçüsünü kendi seçemeyeceği için üzülmüştür. Buna rağmen mahalleli, şehrini koruyup kollamıştır. Haşim İşçan'ın Bursa valisiyken oradaki çınar ağaçlarını "şehri köy hâline getiriyor" gerekçesiyle biçmek istemesine karşın halkın üç gün üç gece hiç uyumadan direndiğini anlatır Cansever. "Yani, Setbaşı Mahallesi, Yeşil Cami'deki çınarın kesilmesine 'bana ne' demedi" der. Bugün "bana ne" diyen bir toplumuz. Çeşmelerimizin ortadan kaybolması, asırlık camilerin yanına yüz katlık binaların inşa edilmesi, geleceğe taşıyabileceğimiz tek ücretsiz miras olan doğayı köprüler ve yollar uğruna feda etmemiz Cansever'e göre de "hesap günü" işimizi oldukça zorlaştıracak. Milletimiz artık bu bilinci kaybetmiştir.

III. Ahmed Çeşmesi yapıldığında İstanbul halkı sarayın kapılarına dayanıp "bu ne görgüsüzlük" demiştir. Bu bir Türk mimari, estetik, ahlakî cür'etidir. Son derece de haklıdır. Kimi tepkiler karşısında saray hiçbir şey yapamamıştır çünkü mal da mülk de Allah'ındır. İnsan ise bu mal ile mülkün bekçisidir. Sadece yeri de göğü koruyup kollamak da halkın görevidir. Yöneticiler buldukları her yere "sahiplik" bilinciyle yaklaşarak kadim şehirlerimizi ve mahallelerimizi maalesef katletmişlerdir ve bu el'an devam etmektedir.

Yöneticiler şikâyet edemez, halk şikâyet eder, onlar da çözerler
Batı dünyası bilhassa 17. yüzyıla kadar bizden öğrendiği değerleri 20. yüzyıldan sonra bize kendi değerleriymiş gibi satmakta, bu satışı yaparken de içine kendi değerlerini katarak adeta dayatma politikası gütmektedir. Cansever, yöneticilerin bilhassa bazı şehirlerin kontrolsüz büyümesi sebebiyle yol ve konut inşaatını artırmaları karşısında "bu şikayet etmektir, çözüm değildir" der. Çünkü sorunu şehir kontrolsüz büyümeden çözerseniz, şikayet de olmayacaktır. Halk; milyonluk nüfus içinde erimekte, tabiri caizse kendini kaybetmektedir. Bir Şehir Kurmak bu minvalde kısa bir çözüm kitabıdır. İçerisinde çok fazla çözüm önerisi vardır ve bunların her biri "işi bilen" ve insaf, izan, idrak, vicdan sahibi kişiler tarafından kolayca uygulanabilir. Oysa günümüzde projeler işgüzar müteahhitler ve mimarlar tarafından uygulanmakta, arsalar al-yap-sat mantığıyla değersizleştirilmekte, mühendisler birer rant mühendisi hâline gelmektedir. Maalesef Turgut Cansever’in anılarını okurken öfkeleniyoruz. Zira bazı vicdan ve idrak sahibi, ülkesini seven insanların önlerinin nasıl tıkandığına da şahitlik etmiş oluyoruz.

Takdim yazısında, merhum mimarın yol arkadaşlarından Sadettin Ökten hocamız "Yaşadığımız şehir sanki bize ait değil, oturduğumuz ev yabancı birisinden ödünç alınmış gibi..." derken, sonsözde Ömer Dinçer şöyle diyor: "Kaliteli bir şehir için kültür ve estetiğin ön şart olduğu vurgulanmalıdır. Turgut Cansever'in ifadesiyle 'Güzellik sevgisi' evin, mahallenin ve şehrin yaşamını anlamlandıran ve ona ruh veren unsurdur. İbn Arabi'ye atıfla 'Güzellik sevgisine ulaşmak, insan tekâmülünün son merhalesi'dir. İnsan tekâmülünün, güzellik sevgisinden öteye gelişebileceği hiçbir yer yoktur."

Her ne kadar kötü vaziyetin farkında olsak da umutsuzluk şeytan işidir. Dolayısıyla biz, güzel şehirler ve güzel evler istiyoruz. Çirkin kentler ve çirkin konutlar değil.

Kitapla birlikte 2009’da vefat eden Turgut Cansever'in fikirlerinden tüm idarecilerin istifade etmesini dilemek ve merhum bilge mimarın düşüncelerine dikkat çekmek de bu ülkeyi sevenler olarak görevimizdir. Önce güzele kavuşmalı, sonra o güzeli korumalıyız. Güzel olan hiçbir şeyin hesabı olmaz ama kötünün hesabı çok ağırdır, vesselam.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 03.03.2016)

Önce Ölür Babalar

Hayat müşterek değildir, müsriftir
Önce erkekleri harcar hayat
Kombiler, benzinler ve ekstreler yoluyla
Patronların evdeki üç çocuğu umursamazlığıyla
Bir işçinin yerin en az beş kilometre altında
Feci şekilde can vermesiyle ilgilenmeyen işletmecileriyle, sigortasız
Çılgın ev partilerinin, lohusaların ve evde kalmışların ıstırabıyla
Oklar ve mızraklar hayat babaları
Köylere, toplantı masalarına, dağlara

Önce ölür babalar
Çünkü yalnız çeneleri vardır
Koynuna cüzdanlarını alan kadınların
Memleketini bir kez görmek isteyen memura
Son isteği kızının yanağını sevmek olana
Ne Babalar Günü ne de eski bir dostun selamı çâre olamaz
Delik çoraplara, ütülenmemiş birkaç fanilaya sorun
Kılıçlar ve atlar hayat babaları
Evlere, otel odalarına, uzaklara

Önce ölür babalar
Ceplerinde son çiğnenen sakızdan bir fal kâğıdı
Belki de şeyhine götürdüğü bir rüyası
Korkunç bir yankı bulmaca sayfalarında
Soldan sağa, yukarıdan aşağıya, hep baba
Dünyaya gelmesin babaları mutsuz olan çocuklar
Ya da akciğer kanserinden ölmesin bir sigaralık ferahlığı olanlar
Sıkar ve tütünler hayat babaları
Camilere, mezarlara, gözyaşlarına

Önce ölür babalar
Peşlerinden aynı efkârlı türküler tüter
Ceplerinde kadim boşluklar

Önce ölür babalar
Bazısından geriye bedduaları

Yağız Gönüler
(İzdiham, 21, Şubat-Mart 2016)