Bir Zor Mesele: Plazada Müslüman Kalmak

"Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret yurdu, takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır. Hâlâ akıl etmez misiniz?"
- 6/En'âm-32

"Boğaz tokluğuna çalışanlar / özenle kilitleyecek göğüslerine / benim ölmüş olmamı / hiç bir yaprak damarından / hiçbir su özünden atamayacak beni / ortaya benim ölümüm sürülecek / pey akçesi olarak / tanrıların ölümünü bir üstlenen çıkınca / ama neler olup bittiğini hiç bir ayetten / hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı."

- İsmet Özel, Üç Frenk Havası (2 - Alum Cantabile)

"Ahiret yurdunu gözönüne almaksızın benimsenen hayat anlayışı bir lunaparktan farksızdır. Dönme dolaptan inip atlı karıncaya binersin, çarpışan otomobillerden uçan sandalyelere geçersin. Korkudan hoşlananlar için dehlizler, tuhaflıklara gülmek isteyenler için insanı eğri büğrü gösteren aynalar vardır. Severiz çocuksu tarafımızla lunaparkı."

- İsmet Özel, Üç Zor Mesele (sf. 201)

Söze evvela, "Müslümanca yaşamak" üzere yüklenmiş olduğumuz mesuliyetin mesele edinmiş, bu meseleyi herkesin yüklenmesi gerektiğini söylemiş İsmet Özel'in Üç Mesele kitabından bir paragrafıyla başlayalım: "Birey, dev bürokrasiler yoluyla üretim ve yönetimin insan için faydalı olacağı farzedilen amacından koparılıyor; büyük birimler halinde kitlevî üretim, karmaşık siyasî yapılar içinde insanoğlu yaşadığı dünyada olup bitenlerin mahiyetini bilmeden, bir robot ve soyut bir varlık olarak hayatını sürdürüyor. İnsan bu büyük kaos içinde bir atom, bir çark dişlisi olarak kendi varlığının bilincinden uzaklaşmış halde yaşıyor, üzerindeki baskılara (teknik, siyasî, iktisadî) karşı duracak "insanca vasıflar"ı artık elinde bulundurmuyor."

Burada, ortada bir terazinin kalmaması ayrı, o teraziyi kullanacak olanların aklî ve ahlakî vasıfları ayrı bir sorun teşkil ediyor. Sorulara cevap bulunamaması bir yana, bu soruların gündeme gelmemesi için de "dev bürokrasiler" gerekli hamleleri en başından yapıyor. Sanki ortaya gizlice bir terazi yerleştiriliyor gibi. Bu teraziyi kullananlar bizlere metro, metrobüs, plaza, AVM, gökdelen gibi "şeyleri", birer "ihtiyaç" gibi sunuyor ve biz de hemen kabul ediyor. Hakiki olan her şeyden uzaklaşıyor, çoraklaşmaya doğru gidiyoruz. İsmet Özel de yukarıdaki sözlerinin devamında bir "çorak ülke"den bahsediyor ve şöyle diyor: "Çağdaş dünyada insanın kendisini bir "çorak ülke"de bulduğunu anlıyoruz. Yine de bilmiyoruz vaadedilen ülkeye uygun insanca vasıfların ne olduğunu. Eğer bunlar düşünce, bilgi, akıl gibi insanın zihnî yeteneklerine bağlı vasıflarsa, hemen sorulabilecek olan soru, "Hangi düşünce, hangi bilgi, hangi akıl?" sorusu olacaktır. Zaten insanın zihnî yapısının sağlıksızlığı bir yakınma konusu olurken, bir de bu çürük tabana dayanarak yürünecek yolu tespit mümkün mü? Yok eğer dostluk, sevgi, cesaret, sorumluluk duygusu, haysiyet duygusu, gerçek saygısı gibi moral değerler insan olmayı sağlıyorsa, bu vasıfların her birinin yaşanılan toplum biçimine göre ayrı anlamlar taşıdığını kabul etmek zorundayız."

İntihar eden insanların ekseriyeti "yaşamın anlamı"nın kalmadığını söyler. Psikotik, psikolojik, nörolojik, melankolik veya şizofrenik hastalar, aşırı bir anlam kaygısının yanı sıra umut ve bekleyiş gibi derin konuların dehlizlerinde kendilerine sürekli yeni yaralar açarlar. Eugenio Borgna'nın "Umut ve Bekleyiş" kitabında belirttiği gibi bu hastalıklar sanıldığının aksine kişinin aşk, aile veya arkadaş sorunlarından değil; daha çok çalışma atmosferi, yaşamını en sık geçirdiği yer ve mekanların kasveti, rutin bir hayat sebebiyle ortaya çıkar. İşte burada Borgna'nın çok ilginç bir tedavi yöntemi vardır: Hasta, eğer kendi birlikte doktorun da öleceğini zannetmeye başlarsa, yani kendisiyle beraber bir başkasına da zarar vereceğini düşünürse, o zaman tedavi olasılığı artıyor. Konuya başka bir noktadan baktığımızda kişinin "dostluk"ta mutabık kalabileceğini görüyoruz ve lakin dengesiz bir ortamda dostluğu ancak banknotlarda aramak bir çaba oluveriyor. Tam da burada İsmet Özel'le devam etmemiz gerekiyor: "Dostluk deyince, iki sermayedarın bonolarına dayanarak kurdukları münasebeti mi anlayacağız? Gerçek saygısı ve hakkaniyet gibi kavramların ölçüsü de insanların çıkarlarıyla belirlenmiş, dolayısıyla kimden yana bakılırsa o tarafı doğrulayacak esasları içinde barındırmayacak mı?.. Hâkim sınıftan olmak objektif olarak kendi rağmına karar almayı zorunlu kılarken, ezilen sınıftan olmak da toplumsal kuruluşun işleyişi içinde güçsüz bir av olmayı zorunlu kılıyor. Şehir hayatının önem ve yaygınlık kazanması insanın tabiata olan uzaklığını artırmış ve tabiat üzerinde insanın kurduğu denetim, insanın tabiata ve kendine yabancılaşmasına yol açacak biçimde belirmiştir. İnsanın insanla, tabiatla bir dayanışma içinde olmadığı, insanın insanları ve tabiatı kendisi için bir tamamlayıcı olarak görmediği anlaşılmıştır."

Ölçü, şehir hayatı, tabiat ve insan. Meselenin özüne geldik. Cenab-ı Allah'ın harikulade bir denge üzerine yarattığı dünyada eşref-i mahlûkat olan insan, bu dengeyi hırpalayarak ve çoğu zaman da bozarak "anlamı arama" yolunda büyük mağlubiyetlere uğramaktadır. İnsan adeta kendisiyle bir futbol müsabakası yapmaktadır ve karşısındaki rakibin (doğa) ne kadar güçlü olduğunun farkında değildir. Yaratanın muazzam bir sistemle meydana getirdiği insan ve doğa, modern yaşamın çılgın fikirleriyle birbirine rakip olmuş durumdadır. Gelinen çağda ne psikoloji ne de ekoloji bu rekabeti açıklayabilecek güçte değildir zira her ikisi de kurumsallaşmış, bir pazarlama ürünü olmuş durumdadır.

"Gökleri ve yer yuvarlağını dengede tutarak yörüngelerinden çıkmalarını önleyen sadece Allah'dır. Eğer onlar yörüngelerinden çıkacak olsalar onları O'ndan başka hiç kimse dengeye getiremez. Hiç kuşkusuz O, hoşgörülü ve bağışlayıcıdır." [35/Fâtır-41] ayeti bizlere seslenmektedir. Modern insanın kulağı bunu işitmemekte, ne dengenin ne de yörüngeden çıkmışlığın farkına bir türlü varamamaktadır. Artık yeni evlenen çiftler birbirilerine sevgi ve saygı nazarından değil 3+1 ve 4x4 gibi etiketlerle bakmaktadır. Evlerin ve iş yerlerinin devamlı göğe doğru büyümesi, insanın kalbini aynı oranda küçültmektedir. Mekanizma çalışmakta ve insan bu korkunç sarmalın bir dağıtım elemanı olma durumunda kalmaktadır. Piyasanın sunduğu her yeni ürünü bir ihtiyaç olarak gören modern insan maalesef ki ibadetten, duadan, esmadan ve zikirden uzaklaşmıştır. Artık bu emirler karşısında “zamanım kalmıyor” mazereti üretilmektedir. Mazlumun dostu ve zalimin düşmanı olan Allahü Teâlâ ibadeti ve duayı emretmektedir. Esma ve zikir insanı Allah’a yaklaştırır, Allah’ın hoşuna giden bir kul hâline getirir. Ne yazık ki modern yaşam insanı da modernleştirerek Allah’la arasına mesafeler koymuş, neredeyse gün içinde hiç aklıma gelmemesi için elinden geleni yapmıştır, yapmaktadır. Bilhassa çalışanlar için artık çalıştıkları insanların inanç dünyası kadar çalıştıkları mekânların vaziyeti de son derece önemli bir konumdadır. Zira “Kişi sevdiği ile beraberdir" [Buhârî, Edeb, 96; Müslîm, Birr, 165] ve “Hanginiz en güzel ameli yapacak diye sizi imtihan etmek için 6 günde (6 yevmde) semaları ve yeryüzünü yaratan O’dur.” [11/Hûd-7]

Plazalar, bir Müslümanın maneviyatını oldukça zorlayan yapılardan biridir. Bu yapılar dışarıdan bakıldığında her ne kadar haşmetli, heybetli, göz alıcı gözüküyorlarsa da ne kâinatın dengesine de insanın ölçüsüne de zıttır. Tamimiyle zıttır. Burada sözü Sadettin Ökten’e bırakalım: “Serçeler hangi irtifadan uçuyor, siz bir nefeste kaç adım atabiliyorsunuz. Allah'ın verdiği bir alt limit, üst limit var. İnsan bu ölçüleri bozabiliyor. 100 katlı bina yapabiliyor. Bozmayın bu ölçüyü. Şehir yapıyorsanız çok yükselmeyin. Ölçü bozulduğu zaman önce gözün ölçüsü bozulur, sonra kalbin ölçüsü. Şu anda biz ölçüsü bozulmuş kalplerle yaşıyoruz. Kalbin ölçüsünün bozulması hırstır. Haris olursunuz.

Plazalara türlü türlü unvanlarla girilebilir. İş ortağı olabilirsiniz, beyaz yakalı olabilirsiniz, hizmetçi olabilirsiniz, temizlikçi olabilirsiniz, CEO olabilirsiniz, müdür ya da genel koordinatör olabilirsiniz, işçi olabilirsiniz, dişçi olabilirsiniz, iş görüşmesi ya da bir arkadaşınızı ziyaret etmek için de gelebilirsiniz plazalara. Önce çantanızı bir cihaza sokarlar, içinde ne var ne yok tüm mahreminiz yansır ekrana. Yemek de olabilir içinde, sonradan yiyeceğiniz bu yemeğe bu makineyle radyasyon bulaşmış olur. Elbette x-ray cihazından geçen size de. Elinize bir kart verilir ya da daha önceden vardır, turnikelerden geçip asansör sırasına girersiniz. Burada her şey makine gibidir. Tüp yapacaklarınız önceden bellidir ve bir plazada çalışıyorsanız oradan ayrılacağınız güne kadar her sabah ve her akşam aynı şeyleri yaparsınız. Nereden kalmıştık? Asansör. Tıka basa asansöre doluşursunuz, birbirine “hello” diyen ve tuhaf aromalı kahve kokularıyla parfümün harmanlanmasıyla ortaya çıkan bir kokuya sahip insanlar arasından çalışacağınız kata çıkarsınız.

Hoş geldiniz. Kim bilir kaçıncı kattasınız. Kim bilir namaz vakti bu kattan mescide (varsa eğer) inebilmek için kaç dakika harcamanız gerekmektedir. Belki de namazı kaçıracaksınız. Oruçluysanız enerjiniz de düşecek, zaten her yer yemek kokuyor, kimse sizin inancınız hakkında bir şey bilmiyor. Olsun siz yine de Yunus gibi “Ballar balını buldum kovanım yağma olsun” diye yolunuza devam ediyorsunuz. Yolda olmayı seviyorsunuz. Yoldan çıkmışları da hor görmüyorsunuz ama derdinize ortak birilerini bulamamak karşısında çok üzülüyorsunuz. Sizin Allah’ı daha çok anmak istediğiniz o mübarek Cuma günlerinde onlar Happy Friday’ler düzenliyor. Ellerinde türlü içecekler, korkunç müzikler. Bir yandan Sezai Karakoç’un “Sen cuma gününün hürriyet kadar kutsal olduğunu onlara anlat” dizesini hatırınızda tutarken kulağınızda da belki güftesi Mehmet Âkif’e ait bir hüseynî şarkı “Ezelden aşinânım ben ezelden hem zebanımsın”… Ama işte burası plaza. Burada kendi değerlerinizi gönlünüzden uzaklaştırmak için çalışan çok “şey” var. İşte bu “şey”lerdir sizi plazada Müslüman kalmak için diri tutanlar aslında. Zordur ama güzeldir, bataklığın içinde bile sancağı tutmaya çalışmak. O sancak değil midir ki müminin umudu, ahirette…

Elinizi çarpsanız ya yaşam koçu ya da en az üç dil bilen sertifika müptelası birileri vardır plazalarda. Yogayı, tangoyu, pahalı otomobillerini ve bayramlarda geçirdikleri yurtdışı tatillerini size en ince ayrıntısına kadar anlatmayı çok severler. Sizin de aklınıza namaz gelir, dua gelir, vazgeçtiğimiz at arabaları gelir, geçen bayram mezarına gittiğiniz dedeniz belki… Sonra antiemperyalisttir plaza insanı ama akıllı telefonu muhakkak Amerikan menşeilidir. Ev ve mobilya dergilerini okuyarak orta doğuyu çözümlerler. Sitede otururlar, İsveç köftesi yemek için gardırop almaya giderler, kürkleri vardır ancak hayvan hakları konusunda hassastırlar… Hepsi birer "piyasa" insanıdır. Nedir bizim o çok küçümsediğimiz piyasa, İsmet Özel'den dinleyelim: "Bugün piyasa dediğimiz kuruluş, dünün çarşı ve pazarından temelli farklılıklar gösterir. İnsanların pazar ve çarşı ile münasebetleri geçmişte ihtiyaçları giderecek nesneleri teminden ve insanların birbirlerini daha iyi tanımalarının bir vesilesinden öteye geçmiyordu. İnsanın hayatı bu derece iktisadi kıskaç içine alınmış değildi. Buna rağmen şeytanın sancağını çarşıya diktiği bilinirdi. Oysa bugün her yer piyasadır. Alım-satıma konu olmayan nesne kalmamış gibidir. Piyasa, akıl erdirilemeyen mekanizması, süper tapınakları, üretim ve tüketim orduları, bankalarıyla dinden uzaklaşmış insanlara tanrılık edebilmektedir."

Piyasanın mekanizması en çok plazalarda işlemektedir ve alıcısı da son derece boldur. Bu mekanizma, plaza şartlarında çalışan Müslümanların ruhlarını hırpalamakta, onları da İsmet Özel'in tabiriyle "dinden uzaklaşmış insanlar" safına sokmak için elinden geleni yapmaktadır. Bu şartlarda insanın kendini araması daha da yoğunlaşmalı, özüne, ruhuna bakmalı, orada keşfedilecek nice hazineleri en karanlık anlarda dahi kendi feneriyle aydınlatmalıdır.

İnsan varoluşunun güvenliğini yalnızca onu yaratanda bulabilir. Yalnızca onun emirleriyle yaşayarak (havf) ve ibadet ederek (reca) varoluşunun hakkını, Hakk'a teslim edebilir. Hakk'a teslim olmanın şartlarından biri, hangi mekanda ve hangi şartta olursa olsun Müslümanca yaşamak, Müslüman kalabilmektir. Müslümanlıktan bir damla kadar uzaklaşanın nihai sonu okyanusta boğulmak olacaktır.

İsmet Özel'le başlamıştık, yine onunla bitirelim: "Kim ki günden güne arkasından kapanan kapının şiddetini hisseder, işte o "bilmek"te acele edebilir. Susamayanların su araması ne mümkün?"

Yağız Gönüler
(Aşkar, 37, Ocak-Şubat-Mart 2016)

Bir Zamanlar Bu Ülkede

Ömer Asaf'a

İki ayağımın üstünde iki ayak, bir sağa bir sola
Dillerden düşmüş ilahileri ezberledim
Hakkıyla söyledim, Hûûû Hûûû Hûûû Hû
Oğlum bir zamanlar bu ülkede çok büyük adamlar vardı
Onları da seni yaratan aldı, bir bildiği vardı

Sana koca bir kitaplık, koca bir ana, koca bir omuz
Sana koca bir Türkiye, yeni değil
Hazırladıklarım arasında
Her sıçradığında Bismillah, Bismillah, Bismillah
Her hapşurduğunda Elhamdülillah
Sana lâzım olan işte bunlar
Geriye kalan hep yalanlar
Hani demiştim ya büyük adamlar
Ben de yetişemedim onlara oğlum
Yetişebildiklerime kulak verdim
Bir sözün altını çizdim, hayatımı değiştirdim:
"Allah'tan başka her şey puttur."

Put nedir?
Put patronlardır oğlum, işçiyi madene gömenlerdir
İki ekmek için gittiği işinden aniden kovulmuş
Tüm babaların uykusunu biriktiren ben
Sen uyu diye görünmez yataklar aldım
Her birine nice görünmez bebeler yatırdım
Rüyalarımda yetimlere sofralar açtım
Gönlümün odalarından güncel haberleri çıkardım
Çünkü sen doğarken de çocuklar bırakılıyordu ölüme
Avlu yoktu bırakılacak, WC yazıyordu kapılarda
WC nedir?
Gökdelendir, plazadır, kul hakkıdır, kabir azabıdır oğlum

Nasreddin Hoca Santa Claus'u döver oğlum
Çam ağaçları ormanda güzeldir, hediyeleşmek her zaman sünnettir
Kafan karışmasın yılbaşı yaklaşınca
Her yıl yeni bir kefen oğlum, aklından çıkarma

Büyüdükçe dünyadan tiksineceksin
Sakın şaşırma

Yağız Gönüler
(Aşkar, 37, Ocak-Şubat-Mart 2016)

Hız bir uyuşturucudur, ruhun için yavaşla!

Çizim: Tetsuya İshida
Yazdığı her kitapla modern yaşamın içinde sıkışıp kalmış modern insana seslenen Kemal Sayar, bu kez "öteki"yi keşfederek ruhu derinleştirmenin yollarını anlatıyor. Kayıp Arkadaş'ta çağın bunalım kaynağı olarak "hız" hatırlatılıyor, yerine "yavaşlama" tavsiye ediliyor.

Biz ki çocukken "yavaş yavaş ye", "çok koşma", "terleme", "tane tane konuş", "öğretmenini iyi dinle", "arkadaşlarını ezip geçme" öğütleriyle büyümüş çocuklarız. Deterjan kutusundan misket çıkınca mutlu olan çocuklardık biz. Artık ayın on beşini geçince yaşam mücadelesi vermeye çalışan bireyleriz. İşte Kemal Sayar da geçmiş nostaljisine fazla kapılmadan ama kadim geleneklerimizin ve kültürümüzün tüm güzelliklerini hatırlatarak bize sesleniyor. "Yavaşlayın" diyor. Çağın size dayattığı "Daha hızlı, daha çok, daha büyük" sloganlarına kulaklarınızı kapatın diyor. Şifayı durup dinlemekte, dinlenmekte aramanın, sonuca ulaşma konusunda en büyük yardımcı olduğunu söylüyor.

Daha fazlaya, daha büyüğe, daha hızlıya…

Hani İsmet Özel "Felaketin ortasındayız. Kapitalizmin bizi ulaştırdığı yerdeyiz. Laik, demokrat ve neşeliyiz" diyor ya, işte bizim neşemizde mutluluk hâli yok. Biz sürekli mutlu olmanın peşine düşmüş mutsuzlarız artık. İmkânsızı kovalıyoruz, "impossible is nothing" sloganıyla kendimize paha biçilmez ürünler alıyoruz. Aslında onların bir değeri var ama bizim biçtiğimiz değerden daha önemli bir şeyin taarruzu altındayız: Hemen al!

Yemek siparişi veriyoruz ve en hızlı şekilde gelmesini istiyoruz. Bu isteğimizi not olarak ilgili restorana iletiyoruz ki motorsiklet sürücüsü hayatı pahasına bize yemeği ulaştırsın. O kadar hızlı gelsin ki o yemek, "fast food" unvanının da hakkını versin. Yemeği yemeye başladıktan sonra hani o pişmemişlik, aşırı hızdan savrulup birbirine karışmış yiyecek parçaları bize neyi hatırlatıyor? Yok, yine olmadı. Daha hızlı çalışılsa böyle olmazdı! "Daha iyi" nerede kaldı?

Kemal Sayar'a kulak verelim: "Asla olmamış olanı ele geçirme ve onunla tatmin olma arzusundayız. Negatif mutluluk, kendini kandırmanın mutluluğu. Kişinin tekamülüne izin vermeyen bir ticari mutluluk. Mutlu ve içi boş insanlık. Tamahkârlık en büyük güdüsü haline gelmiş, onu hep daha ilerilere doğru zorlamaktadır. Daha fazlaya, daha büyüğe, daha hızlıya. En iyi yemeği yer, en iyi tatili yapar ama hayatın gizli saklı lezzetlerini asla göremeyiz. Yaşam tarzı pornografisinin bütün amacı haset uyandırmak, kıskançlığı teşvik etmektir. Şöhretimizi, servetimizi, mülkümüzü, bedenimizi ve güzelliğimizi göstermek isteriz. Maddecilik işte tam budur: Sizin başarılı olmanız yetmez. Diğerleri de başarısız olmalıdır." [184-185]

Ruhumuzdan sonra bedenimiz de hızdan nasibini alıyor

"En" kelimesini bu kadar çok kullandığımız bir devir olmamıştır. En hızlı arabaya, en büyük eve, en akıllı cep telefonuna, en güzel kıyafetlere ve en lezzetli yiyeceklere sahip olmak için de "hızlı davran!" diye bağırıyor bu çağ. Ne kadar hızlı olursan o kadar çok kazanma şansın artar. Hızın ruhumuza sinsi sinsi yanaşma dönemiyse çoktan geçti. Artık hız içimizde. "Kafa dağıtmak" için yaptığımız şeylerde bile hızı arıyoruz. Oyun oynarken görüntü akışının en hızlı olanını tercih ediyoruz. Akraba ziyaretlerini çarçabuk yapmak için bin bir numara çeviriyoruz. Galiba hız yeni bir karakter oluşturdu. Oluşan karakter, baktığı hiçbir şeyi görmüyor. Doğal olan hiçbir şey umurumuzda değil. Peki yaşamak?

Sahi şu hız bize tatil olanakları sunarken bile çeşitli sürprizler(!) lütfediyor: "’Zamanla birlikte hareket etmek’ günümüz toplumunda bir gereklilik olarak algılanıyor. Daha hızlı daha iyidir, zira hızlı olan verimlidir. Ağın dışında kalmak ekonomik fırsatları kaçırmak demektir. Bu yüzden fazla verimlilik için daha da hızlanıyor ve tefekkürden, ruhun içe doğru derinleştiği zamanlardan öcü görmüş gibi kaçıyoruz. Hız kültüründe zamanın kendi doğal akışında akmasına izin verilmez. ‘Yavaş zaman’ın sokulacağı bir kovuk, bir sessizlik alanı bırakılmaz. Hatta reklamlar, daha yavaş mekânların da kolonize edildiğini gösterir. Tenha bir sahilde elinde dizüstü bilgisayarıyla dünyaya kablosuz bağlanan kişi imgesi, orada tabiatla hemhal olunarak da e-postalarınızı okuyabileceğinizi söyler." [sf. 205]


Ruhumuza uygun bir kitap için raflara göz attığımızda hemen tepede bir ifade görürüz, "en çok satanlar" diye. En çok satan aynı zamanda iyi midir? Bir takım internet sitelerinde -ben bu sitelerin algı yönettiğine inanıyorum- günde iki kere "Buralara gitmeden ölmeyin" şeklinde başlıklar görürüz. Televizyon ekranları sık sık "Bu lezzetleri tatmadan 'yaşıyorum' demeyin" tarzına sahip programları gözümüze gözümüze sokar, yemeği yapan teyze hemen arkada şaşkın şaşkın kameraya bakar, "biz bunları 200 senedir yiyoruz" der gibi. Doğal ya hani, şimdi bir de bu başladı. Hayatımızda hiç doğal bir şey yokmuş gibi "organik" kelimesiyle akraba olduğumuzu hatırlattı hız bize. Bu da mı hızdan? Evet hızdan. Siz bir tavuktan fıtratına aykırı bir "yumurta üretimi" beklerseniz devreye nice "girişimci" girer. Makineler, antibiyotikler ve ne idüğü belirsiz katkılar, koruyucular vasıtasıyla ruhumuzdan sonra bedenimiz de hızdan nasibini alır. Midemize "mevtayı nasıl bilirsiniz?" deyu sorulacak olsa, "çok hızlı yerdi" cevabını duyacağımız muhakkak.

Sahi, hangimiz kalbe iyi gelen bir işle meşgulüz acaba?

Milan Kundera, "Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız... Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah nerede şimdi geçmişin aylakları?" diye sorar Yavaşlık adlı eserinde. Yorgunluk Toplumu adlı herkesin muhakkak okuması gereken kitabında Byung-Chul Han, "Günümüz toplumu artık Foucault'nun bahsettiği hastaneler, tımarhaneler, hapishaneler, kışlalar ve fabrikalardan oluşan bir disiplin toplumu değil. Bunların yerini çoktan beridir fitness salonları, gökdelenler, bankalar, havaalanları, alışveriş merkezleri ve gen laboratuvarları aldı. 21. yüzyıl toplumu artık bir disiplin toplumu değil, performans toplumudur. Sakinleri de itaatkâr özne değil, performans öznesidir. Bu özneler kendi kendilerinin müteşebbisleridir. Disiplin toplumunun negatifliği deliler ve caniler doğurmuştur. Performans toplumuysa depresif ve mağluplar yaratır." diyerek adeta "kariyer planlamamızı" yazmıştır.

Sahi, hangimiz kalbe iyi gelen bir işle meşgulüz acaba? Hangi strateji bunu yazabilir, hangi pazarlama taktiği, hangi bilanço, hangi ciro? Ölümüne çalışarak öleceğiz. Ve kalp hesabını sorduğunda titreyip kekelemeye bile vaktimiz olmayacak. Kalpsiz öleceğiz bir reklam arasında. Kemal Sayar kitabında şöyle söylüyor: "Reklamcılıktan dizi film veya haber endüstrisine dek bize bir şey satmak isteyen herkes, duyguları kitleleri manipüle etmek için hoyratça kullanıyor ve bu yüzden duygu hazinemiz tükeniyor. Gerçek olmayan duygular bize duyguymuş gibi sunulduğu için sahici duyguları hissetmekte zorlanıyoruz. Sahte duygular süpermarketinde duygu tüketilen bir meta halini aldığı içindir ki yanı başımızda ıstırap içinde haykıran komşumuzun sesini duymuyor, onun acısını hissedemiyoruz." [sf. 238]

Olanı biteni daha iyi kavramak, akıl ve kalp süzgecinden geçirmek, farkına varmak, ahlakı, merhameti, vicdanı, iyiyi hayatımızın temeline oturtmak için yavaşlamamız lâzım. Hızı terk etmemiz, hızlı olan her şeyi reddetmemiz lâzım. Merhamet edebilmek için önce durup bakmak, sonra da görmek lâzım. Hız bir uyuşturucudur ahali, ruhun için yavaşla!

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 23.04.2016)

Hâfız Burhan’ın sesine ne mikrofonlar dayandı ne kalbi


Hem tiz perdelerde rahatça gezinmesiyle hem de doldurduğu 100'e yakın plak karşılığında Türkiye'nin ilk otomobil sahiplerinden olmasıyla, unutulmaz bir sanatçımız Hâfız Burhan.

3 Mayıs 1897'de İstanbul Aksaray'da doğmuş Burhan Sesyılmaz. Osmanlı'nın son demleri, memleketin her yanı ateş… İnsanların yüreklerine ferahlık verecek, göğüs kafeslerini genişletecek bir sese ve hatta seslere ihtiyaç var. Çocuk yaşında Fatih'in bütün camilerine götürülen, müezzinlik yaptırılan ve mukabelelere iştirak etmesi sağlanan Burhan, muazzam sesiyle ve tiz perdelerde rahatça gezinmesiyle meşhur oluyor. Erken gelen şöhret, hıfzını sonraki yaşlarında tamamlamasına sebep oluyor.

Muallim İsmail Hakkı Bey ve Lem'î Atlı'dan kısa süreli dersler almış Hâfız Burhan. Murat Bardakçı'dan öğrendiğimiz kadarıyla çocukluğunda eksik kalan mûsıkî bilgisini Muzıka-ı Hümayun'da tamamlıyor ve çok önemli hocaların talebesi oluyor. Kabiliyetine bir de saray eğitimi eklenince sesinin derinliğini ve neler yapabileceğini daha iyi keşfediyor, özgüveni iyice artıyor ve plakları doldurmaya başlıyor.

Fasıllardan film müziklerine

Kanto, gazel, kaside, türkü, marş, operet eserleri ve hatta ninnilere kadar istediği her türlü eseri seslendirebilen, fasıllardan film müziklerine kadar farklı mekânlarda ve farklı sektörlerde boy gösteren bir sanatçı Hâfız Burhan. Biz elbette onu Makber'iyle biliyoruz. Buyurun dinleyelim:


Gazel okurken dinleyicileri kendinden geçirmesinin ve aşka getirmesinin yanı sıra çevredeki camı çerçeveyi titretip mikrofonları patlatmasıyla da meşhurdu hâfızımız. Hacı Sadullah Ağa'nın muhayyer yürük semâî bestesi "Bir elif çekdi yine sîneme cânan bu gece" adlı eseri nevâ gazel formunda okuduğunda nice yürek dağlanmış, nice bardak çanak ortadan ikiye ayrılmış ve nice mikrofon emekliye ayrılmıştır. Bu eseri de dinleyelim efendim ama son derece dijital ses püskürten kulaklıklarımızın ve bilgisayarlarımızın sesini makul bir seviyeye getirelim ki KBB'lerde randevu peşinde koşmayalım, buyurun:


İlk otomobil sahiplerindendi

İstanbul Radyosu'nda okuduğu zamanlarda da bu mikrofon hadiseleri sık sık vuku bulmuş. Hatta bu sebeple birçok eseri mikrofona sırtını dönerek okumak zorunda kalmış... Sayısı tam olarak tespit edilemeyen ölçüde plak doldurmuş. Yüz adet plak doldurduğu Columbia firması ise Hâfız Burhan'ın sesinden elde ettikleri kâr sebebiyle kendisine bir araba hediye etmiş. Bu da onu Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk otomobil sahiplerinden biri hâline getiriyor. Bu kâr durumu hâfızımızı çok etkilemiş olacak ki kısa bir dönem plakçılıkla da uğraşmış fakat Beşiktaş'ta açtığı dükkânını bir süre sonra kapatmış ve sahnelere geri dönmüş.

Hâfız Burhan'a bazı konserlerinde tanburuyla Selahattin Pınar eşlik etmiş. 1918 yılında kurulan Üsküdar Mûsıkî Cemiyeti'nde de yine birlikte görev almışlar ve nice talebeler yetiştirmişler. Zaten o dönem talebe olan birçok isim geleceğin büyük sanatçılarından olmuştu. Cemiyetin birinci hizmet halkasında Kanuni Ata Bey, Hâfız Arap Cemal Hoca, ressam piyanist Hikmet Hamdi, udi avukat Besim Şerif Üstünsöz, ressam Kemani Binbaşı Cevat, gümrük komisyoncusu Kanuni Cevat, tanburi Selahattin Pınar, Sıhhiye Vekâleti Müsteşarı Kemani Dr. Ziya Erdoğru, Tanburi Neş'et, Kemani Ressam Naim, Tanburi Fahri Düngelen, Neyzen Burhanettin Ökte, Klarneti İbrahim Bey gibi isimler yer alırken ikinci hizmet halkasındaki bazı üyeler ise şöyle: Zeki Arif Ataergin, Necati Tokyay, Zühtü Bardakoğlu, Kemal Ayzin, Ethem Cöner, Hâfız İzzet Gerçeker, Halil Can, Şükrü Tunar, Müzeyyen Senar.


Tiz sesine kalbi dayanamadı

Hem gür hem de tiz bir sese sahip olan Hâfız Burhan, söylenenlere göre Asya yakasından ezan okuduğunda Avrupa yakasından kolayca işitilirmiş. Mahalle sakinleri onun sesini hemen fark eder ve pencerelerini açarlarmış. Düşünün ki Üsküdar'da okunan bir ezan Beşiktaş'ı titretiyor.

Bu tiz sesinin Hâfız Burhan'ın hayata erken veda etmesine sebep olacağını kimse düşünemezdi herhâlde. 18 Nisan 1943'te Mareşal Fevzi Çakmak’ın kızı için okunacak mevlüde hususiyetle davet edilmiş, mevlüdü çok tiz perdelerde gezinerek okumuş ve tam o sıralarda kalp krizi geçirerek vefat etmiş. Hâfız Burhan'ın vefat ettiği yaş 46.

Kendisini, güftekârı Mehmet Sâdi Bey olan ve Selânikli Ûdî Abdi Bey'in hüzzam makamında bestelediği "Nîm nigâhın katle fermân" adlı eserle selâmlayalım. Güftenin tamamını da yazalım ki aşka gelelim:

Nîm nigâhın katle ferman, ibtisâmın can alır
Allah allah katl için cellat mı oldu gözlerin
Mekteb-i hüsn'ünde ben âşık-ı şeydâ iken
Ders-i aşkı öğretmeğe rehber oldu gözlerin



Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 16.04.2016)

Beyinden beyine yol yok, kalpten kalbe var

Kemal Sayar'ın objektifinden Mahmud Erol Kılıç ve dinleyiciler
13 Nisan 2016 tarihinde BİSAK (Boğaziçi Üniversitesi İslâm Araştırmaları Kulübü) tarafından “İnsan Olmak” konulu bir etkinlik gerçekleştirildi. Mahmud Erol Kılıç "İslâm'da İnsan Ontolojisi" ve Kemal Sayar "Öteki Kimdir?" başlıklı konuşmalar yaptılar.

İğne atılsa, yere düşmek için saatlerce beklemesi gereken bir atmosferi vardı salonun. Hiç boş sandalye olmadığı gibi, merdivenler ve hatta sahnenin kenarları da dolmuştu. Öyle ki Mahmud Erol Kılıç'ın konuşması esnasında Kemal Sayar, sandalyesini bir öğrenciye bırakıp, sahne kenarında bağdaş kurup oturanlar arasına katıldı. Anlaşılan o ki herkes şifasını aramak için işinden yahut okulundan çıkıp koşar adım gelmiş etkinliğe. Fakir de merdivenlerde oturup bu notları sizler için aldı. Gidenler gidemeyenlere anlatsın, bu merak devam etsin, herkes şifasına kavuşacak bir şeyler bulabilsin diye. Vira Bismillah.

Var olan çokluğu geriye sararsak orada birlik olduğunu göreceğiz

Mahmud Erol Kılıç konuşmasına "Dindarlarda totalitarizm var" diyerek başladı. Yeryüzünün monoblok bir yapıda olmayıp katmanları, mertebeleri, dereceleri olduğunu, dolayısıyla bir şey bir şeyin içine girmeden anlam kazanamayacağını söyledi. Günümüzde ayrılık gayrılık üzerine her şeyin yapıldığından bahsederken dirliği, birliği ve tevhidi, tevhid ehli insanı bulabilmek için bu çokluğu geriye yani kadim geleneklerimize sarmamız gerektiğini belirtti. Olan biten her şeye parçadan bakmak bizi bölüyor, halbuki o parçalar bir bütüne ait. "İnsanın ayak parmağındaki bir problem bile beyinle alakalı" diyor Mahmud hoca; tıp da bunu kabul etmiştir ve buna göre çözümler sunmaktadır.

Konuşan kişi Mahmud Erol Kılıç olunca tasavvuf okyanusuna dalmadan da olamazdı. Parça-bütün arasındaki anlatımlarından sonra hoca "Tasavvuf bir yorum ekolüdür" dedi ve tercümenin ne kadar önemli bir şey olduğunu şöyle özetledi: "Tercüme hatasıyla bir din bile inşa edilebilir, dolayısıyla çok önemlidir. Bugün dünyanın en barışçı dini olarak bilinen Budizm, bir terör örgütü hâline gelebiliyor. Bir Budist rahip, ‘Müslümanlar insan bile olamaz’ diyerek terör estirebiliyor. Tüm bunlar Budizm metinlerinin nasıl yorumlanabildiğini de gösteriyor. Şimdi Hz. Muhammed (s.a.v) adına yapıldığı söylenen şeyler de bu minvaldedir ve bu tip şeyleri dine yapıştırmak yanlıştır. Tasavvuf bir İslâm yorumudur. Ehl-i Beyt’in izinden giden büyük Allah dostlarının, velîlerin, âriflerin fem-i muhsinden fem-i muhsine naklettikleri bir yorumdur."

Dinleyiciler Mahmud hocanın tasavvuf konusundaki yorumlarını iştahla dinlerken ve herkes kendince alabildiğini alırken, "Herkes kapasitesine göre emaneti işlemeli" dedi hoca. Çünkü ârifler bu emaneti alıp işlediler, oradan bir medeniyet çıktı; alıp işlediler, oradan musıkî çıktı; alıp işlediler oradan mimarî çıktı. "Kervan büyük" dedi hoca ve bu kervanın cadde-i kûbra'dan geldiğini söyledi; ana cadde. Bir miras, bir silsile var bizim medeniyetimizde. Bir muayeneye gittiğimizde bile doktorun ilk sorduğu soru “annenizde şu hastalık var mı, babanızda bu hastalık var mı” oluyor. Çünkü bizim arka planımız önemli; oradaki bir güzellik daima sürüyor. Hoca şöyle devam ediyor: "Türkülerimiz irfan geleneğinin bir neticesidir. İşkembe-i kûbradan atılmamıştır. Beyinden beyine yol yok, kalpten kalbe var. Bilen kalptir, algılayan kalptir. 'Onların kalpleri vardır. O kalpleriyle akl ederler' buyuruyor Cenab-ı Allah. ‘Reasoning’ falan deniyor şimdi."

Akâid iki sayfa, irfan sayfalarcadır

Tasavvufta daha fazla derinleşmeden ama ara ara da temas ederek hoca ontoloji meselesine girdi. Kur'an-ı Kerîm'in bir mushafın içinde bulunduğundan, insan ve Kur'an'ın aynı genetik kodlara sahip ikiz kardeş olduğundan söz açtı. "Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz" ayet-i kerimesince bir bilenin üstünde bilenler olduğunu, insanın kendisine "Ben sadece bu muyum?" sorusunu sormakla işe başlayabileceğini, çünkü elimizde "Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık" ve "Kendi ruhundan ona üfledi" ayetleri gibi mucizevî tefekkür kaynaklarının olduğundan bahsetti. Bir ârifin "İnsan sırf bu ayetler üzerine düşünse ayakları yerden kesilir" sözünü aktardıktan sonra da Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî'sinden şu hikayeyi aktardı hoca:

Adamın biri dört kişiye bir dirhem verdi. Biri 'Bu parayla engûr alalım' dedi. Arap olan 'Hayır, ben inep isterim, engûr değil' dedi. Türk olan 'Ne engûr, ne inep, bununla üzüm alalım' diye tutturdu. Dördüncüleri Rum'du, o da 'Bırakın bu lafları, bununla istafil alalım' dedi. Kavgaya tutuştular. Pek çok dil bilen bir ârif onları gördü ve 'Durun, hepinizin de istediği olacak' diyerek parayı aldı, onlara üzüm getirdi. Çünkü istedikleri şey üzümdü, dilleri farklıydı. Mahmud hoca burada özde aynı olan şeyi yakalamak için parçalayıcı dilden arınılması gerektiğini, dil ötesine geçemeyenlerin parçalayıcı olduklarını belirtti.

İslam eşittir Hukuk, en büyük problemdir

Günümüzde Müslümanların bir sosyoloji hastalığına tutulduğundan bahseden Mahmud Erol Kılıç hoca, bu hastalığa "sosyolojizm" adını koyarak şunları söyledi: "Özgürlük bir slogan değildir. İnsan öyle ilahî varlık ki içindeki cevheri ne yapıp edip bulabilmeli. ‘Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen’ diyor Şeyh Gâlib. Bu ilâhî olma durumu adama şiir söylettiriyor, başka bir adama bağlama çaldırıyor, başka bir adamı çöllere vurduruyor. İlahî kaynağı tanımak için akaide takılı kalmamalı. Akâid iki sayfa, irfan sayfalarcadır. Fîhi Mâ Fîh. İçindedir içinde. O zaman titre ve kendine dön. Bu bir siyasî slogan değildir. Platon diyor ki 'Ey insan, sen bir zaman Tanrı'ydın, ama unuttun!"

Tıpkı konuşmasının başındaki gibi metne dayalı anlayışı reddederek ve ilahiyatçıları uyararak şöyle devam etti Mahmud hoca: "Dindarlarda totalitarizm var. ‘Ben size şah damarınızdan daha yakınım’ diyor, ilahiyatçılar ‘ulaşamazsınız, bulamazsınız’ diyor. İslam = Hukuk en büyük problemdir. Osmanlı'da kimdi benim hukukçum? Şeyhülislam. Mesela? Molla Fenârî. Hem şair hem de Sadreddin Konevî'nin en derin eserinin şarihi. Siz bana böyle hukukçu, böyle şeyhülislam, böyle molla bulun; kapısında kıtmir olurum. Bektaşi'nin namaz kılası gelmiş, cumaya gitmiş. İmam efendi hutbede ‘Allah'ı tanıyamazsınız, göremezsiniz, anlayamazsınız’ diye anlatmış durmuş. Bektaşi dayanamamış, ‘Ya hû imam, sen şuna yok diyeceksin ama dilin varmıyor’ demiş.


Tasavvufla çok fazla meşgul olursanız karbüratörü dağıtırsınız

Dinleyicileri sık sık tebessüm ettiren anekdotlarını da paylaşan hoca şu anısını aktardı: "Dervişmeşrep bir öğrencim yanıma geldi. ‘Hocam bu dünya boş be, boşuna uğraşıyoruz bu kadar’ dedi. Ben de ‘Tamam ama bu dünyaya geldin bir kere, sen de hakkını ver, yaz şu tezini’ dedim. Bu sefer de ‘Ya hocam tez yazsak ne olur, nasılsa öleceğiz’ dedi. Bunlar tabi güzel şeyler ama gayret bırakılmaz. Çalışacağız. Allah için çalışacağız."

Felsefenin babası Pisagor, talebeleriyle birlikte yaşarmış. Sabah tan yeri ağarırken ilk dersi yaparlar, kahvaltı etmezlermiş. "Metafizik aç karnına yapılır" diyor Mahmud hoca. Dersten sonra Pisagor ve öğrencileri kahvaltı ve öğle yemeği karışımı bir şeyler atıştırıp biraz istirahat eder, sonra da tarlada çalışmaya giderlermiş. Bir gün öğrencileri "Efendim, siz bize ne kadar mükemmel şeyler öğrettiniz, siz Tanrı olmalısınız" demiş, Pisagor da "Estağfurullah, ben Tanrı değilim" demiş. “Arapça bilmiyormuş ama Estağfurullah demiştir yani” diyor Mahmud hoca. "O hâlde peygambersiniz" demiş öğrencileri. Onu da kabul etmemiş. "Peki, o hâlde sofusunuz, yani sophiasınız" demiş öğrencileri. "Hayır, ben sophia da değilim ama size öğrettiğim her şeyi ben sophialardan öğrendim, sophiaları seviyorum" diye cevap vermiş. Öğrencileri de derhâl çözüm bulmuşlar, Phileo (Seven) ve Sophia (Hikmet) kavramlarını birleştirerek ona Phileosophia demişler. "İlk filozof bu adam" diyerek hoca bize şu hadis-i şerifi hatırlatıyor: Kişi sevdiğiyle beraberdir.

Mahmud Erol Kılıç konuşmasının hemen hemen her yerinde aynı şeyi işaret etti: Her şeyin aslı kişidedir. Göller, denizler, dağlar da, hikmet de, irfan da. Bunun için "farkında olmak" hâline önem vermemiz gerektiğini söyleyerek İmam-ı Ali Efendimizin şu şiirini hatırlattı: "İlacın sendedir de farkında olmazsın / derdin de sendendir fakat ki görmezsin / sanırsın ki sen sade küçük bir cisimsin / oysa sende dürülmüş en büyük âlem."

Kemal Sayar öğrenciler arasında
Bütün ideolojiler insanın önünde engeldir

İnsanın aslına kavuşması, özüne dair bir şeyler bulabilmesi, irfan geleneğini kendi kabına alabilmesi için muhakkak ideolojilerden, etiketlerden ve kategorilerden sıyrılması gerekiyor. Mahmud hoca bütün ideolojilerin insanın önünde bir engel olduğunu belirterek konuşmasının sonlarına doğru şunları aktardı: "Modern insan anlamı bulamıyor. İnsanın anlamı Hakk'tadır. Yeryüzünde mutlak mutluluk olmayacak. Bunu bilsin modern insan. Ona sahip ol, buna sahip ol. Allah daha çok versin, gözüm yok, yanlış anlaşılmasın. Sahipsin ama ‘olmak’ başka bir şey. İnsanın gerçek yeri Allah'ın yanıdır. İlahiyatçılar Allah'ı Google'da arıyorlar. Google'da Allah'ı bulamazsınız. Mirası keşfedin, o zaman kendinizi de keşfedersiniz."

Program sunucusu arkadaşın "vakti geçtik" uyarısından sonra gözler Kemal Sayar'a çevrildi fakat Kemal hoca program boyunca sürdürdüğü mütevazı tutumuyla "Ben konuşmasam da olur, lütfen hocam devam edelim" diyerek herkesi mest etti. Mahmud Erol Kılıç hoca üç adet soru alıp cevaplandırdı ve kürsüyü Kemal Sayar hocaya bıraktı.

Allah bu iki güzel insanın ömrünü bereketlendirsin, bizim de kabımıza onlardan birer lokma düşürsün. Âmin.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 13.04.2016)

Ezberle de esmâda kalma, müsemmayı bul!


Büyük velilerden Abdül Ahadin Nuri Hazretleri'nin İlahiyat'ında "Sofiya esmâda kalma, gel müsemma dersin al / bil müsemmadır, hemâm talimi esmâdan garaz" diye kıyamete dek hafızalarda kalacak bir beyit vardır. Asl’a, asıl olana, hakikate yüzümüzü çevirmezsek şifayı çok yanlış yerlerde arayacak, dolayısıyla da bulamayacağız. Bunun için Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri, İrşad'ının ilk cildine esmâ-i ilâhi üzerine konuşmakla başlar. Bu konuşmaların her biri şüphesiz ders niteliğindedir. Okuyucuya düşen, ödevlerine bir an evvel başlamak, hiç aksatmamak, daima hatırda tutmaktır. Böylece esmâda kalınmayacak, müsemma bulunacaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) esmâları ezberleyenler için "Onlara cehennem yoktur, cennet vardır" buyurmuştur. Yani bizlere çok büyük bir müjde veriliyor ümmet-i Muhammed, kaçırma bu imkânı. Bir kez olsun kampanyalar, fırsatlar için değil, ahiret saadetin için yor o güzelim parmaklarını!

Cenab-ı Allah'ın o kusursuz güzellikteki isimlerinin sayısı hakkında Muzaffer Efendi, "Bâri Teâlâ'nın üç bin ismi vardır. Binini ancak melekler bilir. Binini ancak peygamberler bilir. Üç yüzü Tevrat'ta, üç yüzü Zebur'da, üç yüzü İncil'de ve doksan dokuzu Kur'an-ı Kerîm'dedir. Bir adedini kendi zatı gizlemiş, onu bildirmemiştir. O ismine İsmi Âzam tâbir olunur" der. Buradaki gizlemenin Allah Celle Hazretleri'nin merhametinden olduğunu söyleyen Muzaffer Efendi şöyle anlatır: "Evliyâsını gizlemiştir, bütün insanlar birbirine hürmet etsin diye; Kâdir gecesini gizlemiştir; bütün Ramazan ayının gecelerini ibadetle geçirsinler, fenalıklardan kaçınsınlar diye. Rıza-i ilâhisi hangi ibadettedir, gizlemiştir. Bütün emirlerini tutmaları için. İsmi Â'zamını Kur'an-ı Kerim'de gizledi. Bütün Kur'an-ı Kerim'i kullarım okusunlar diye."

Allah'ın doksan dokuz isminden bir reçete

Cenab-ı Allah özellikle iki ismi için "Bana, bu isimlerimle dua ediniz, ben de icabet edeyim" buyurmuştur. Bunlar "Hüvallahüllezi la ilâhe hu celle celâluhu" ve "Er Rahmânü Celle Celâluhu" isimleridir. Türkçeleri şöyledir: "Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran, sevdiğini, sevmediğini ayırd etmiyerek tekmil mahlûkatını sayısız nimetlere müsteğrak kılan."

Muzaffer Efendi hem İrşâd'ını okuyanlara hem de sıkıntılarına şifa arayanlara Allah'ın doksan dokuz isminden bir reçete sunmuş. "Ezberlemeyi ihmal etme! Senin ezberlemene O'nun ihtiyacı yoktur. Seni ise ona ihtiyacın çoktur" buyurmuş. Buraya Esmâlardan bazılarını aynen kitapta yazdığı gibi alıyor ve dertli gönüllere derman olmasını diliyorum.

Yâ Selâmü: Her çeşit ârıza ve hâdiselerden sâlim kalan, her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran, Cenetteki bahtiyar kullara selâm eden. Yâ Selâmü ism-i celili, 160 kerre bir hastanın üzerine okunursa, o hasta sıhhat bulur.

Yâ Aziyzü: Mağlûp edilmesi mümkün olmayan galip. Yâ Aziyzü ism-i celilini, her kim 40 gün sabah namazlarından sonra 40 kerre okursa, Allahu teâlâ o kimseyi başkalarına muhtaç etmez.

Yâ Hâliku: Her şeyin varlığına ve varlığı boyunca görünüp geçireceği haller, hadiseleri tâyin ve tesbit eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden. Yâ Hâliku ism-i celilini geceleri okuyanlara, Allahu teâlâ bir melek halk eder ve o melek kıyamet gününe kadar ta'at eder ve sevabı o kimsenin üzerine olur.

Ya Vehhâbü: Çeşit çeşit ni'metleri daimâ bağışlayıp duran. Ya Vehhâbü ism-i celilini her kim dua ettikten sonra 7 kerre okursa, duası kabul buyurulur. Bir muradı olan, düşman elinde bağlı kalan ve rızkında darlık bulunan kimseler 3 veya 7 gece, gece yarısından sonra abdest alarak iki rekât namaz kıldıktan sonra 100 kerre bu ismi okurlarsa, Allahu teâlâ bütün hâcetlerini ihsan buyurur.

Yâ Âliymü: Her şeyi çok iyi bilen. Yâ Âliymü ism-i celiline devam edenlerin gönülleri aydınlanır ve bâtınlarında türlü nurlar zâhir olur.

Yâ Habiyrü: Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdâr. Yâ Habiyrü ism-i celilini, kötü huylarından şikâyetçi olanlar devamlı okurlarsa, kısa zamanda salâh bulurlar.

Yâ Hakemü: Hükmeden, hakkı yerine getiren. Yâ Hakemü ism-i celilini, geceleri mümkün olduğu kadar çok okuyanları, Allahu teâlâ birçok sırlarına mahrem eder.

Yâ Gafûrü: Mağfireti çok. Yâ Gafûrü ism-i celilini, hummaya ve baş ağrısına uğrayanlarla, gam ve keder içinde bulunanlar devamlı okurlarsa kurtulurlar.

Yâ Mukıytü: Her yaradılmışın azığını veren. Yâ Mukıytü ism-i celilini, kötü huylu çocuğu olanlar bir tas suya okuyup o suyu çocuklarına içirseler, huyu güzelleşir.

Yâ Müciybü: Kendine yalvaranların isteklerini veren. Yâ Müciybü ism-i celiline devam edenlerin duaları müstecap olur.

Yâ Şehiydü: Her zaman ve her yerde hâzır ve nâzır. Yâ Şehiydü ism-i celilini, kendisine itaat etmeyen oğlu üzerine okuyanların evlâdı söz dinler hâle gelir.

Yâ Muhsi: Nâmütenahi de olsa bir bir her şeyin sayısını bilen. Yâ Muhsi ism-i celilini kıyamet hesabından korkanlar 1000 kerre okurlarsa hesap vermeleri kolaylaşır.

Yâ Vâcidü: İstediğini istediği vakit bulan. Yâ Vâcidü ism-i celiline devam edenler, kalp zenginliğine mazhar olurlar.

Yâ Bediy'u: Örneksiz, misâlsiz, acîp ve hayrat verici âlemler icâd eden. Yâ Bediy'u ism-i celilini Yâ Bediy us-semavati vel-ard şeklinde 70 kerre okuyanların bütün zor işleri kolaylaşır.

Yâ Sâbûru: Çok sabırlı. Yâ Sâbûru ism-i celilini bir derde veya karışık bir işe düşen 3000 kerre olursa kurtulur.

Hutbelerinin kitaplaşmasıyla birlikte Muzaffer Efendi hepimize, tüm Müslümanlara vaaz vermeye devam ediyor. Payımıza düşenleri alabiliyorsak ne mutlu. Biz eğer eşref-i mahlukat isek zelil olmayı değil celil olmayı tercih etmeliyiz. Tercih ettiklerimiz mucibince insan oluruz. İnsanlığımız, sözümüzden belli olur zira söz tohumdur. O sözü en iyi biçimde kullanıp ağaç etmeli, meyvelerini yemeliyiz. Allah'ın isimlerine sarılalım, o en güzel dosttur ya Hû!

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 12.04.2016)

"İkinci yeninin gölgesinde horlayarak uyuyan şair değilim."

– Evvela “Paslı Çiçek” hayırlı olsun diyorum. İlginç bir isim. Pası bol, çiçeği nadir gördüğümüz bir çağdayız. Kitabın isminden başlayalım isterim. Bir hikâyesi var mı yahut okuyucuya bu isimle işaret edilen bir husus mu söz konusu?
Teşekkür ederim Yağız. Kitabın isminin mistik bir hikayesi yok. Aslında kitaba isim ararken çok uğraştık, çok istişare ettik. Giriş şiirinde “Poşa” izleği geçiyor. Hayatıma dahil olduğundan yazdığım şiire de dahil oldu bu izlek. Poşa’ların hikayesi şu; göç edip Sivas’a yerleşiyorlar ve burada uzun yıllar dericilik zanaatı ile uğraşıyorlar. Bu adamlar Türkçe konuşuyor ancak Türkçe’yi deforme edip telaffuz ediyorlar. Geliyor musun sorusuna, “dıramatlıyon mu” formunda kullanıyorlar. Deforme olmuş bu dilde bıçağa da “piçek” diyorlar. Paslı Piçek mi olsun diye konuştuk, sonra P harfini atıp Ç harfini koyduk. Kitabın ismi Poşa’lar sayesinde Paslı Çiçek oldu. Burdan Poşa’lara teşekkür etmek istiyorum.

– Paslı Çiçek yılların birikimi. Bundan mütevellit zaman zaman dizeler arasında patlamalar var. “Yeter, görmüyor musunuz?” diyebilen adama şair denirse şayet, İrfan Dağ’ın şiire tutunmasındaki en büyük sebepler nelerdir? Aslında sorunun özü şu: Neden şiir?
Neden şiir sorusu zor bir soru. İçimizle, vicdanımızla, varlığımızla ilgili ancak kolay bir tarifi yok. Yalnız şunu söylebilirim; 1998 yılından bu yana kesik kesik de olsa edebiyat idame ettiğim hayata bir şekilde dahil oldu. Bunu çoğu zaman ben istemedim. İstediğim zamanlarda da edebiyat hayatıma dahil olmadı. Böylesi bir günde İdris Ekinci’ye okusun diye yazdığım bir öyküyü uzattım. 2009 yılıydı ve ben öykü yazdığımı düşünüyordum. Ekinci; sen öykü değil şiir yazıyorsun dedi, bunda bir yanlışlık var diye ekledi. Öyküdeki satırlar meğer şiir dizesiymiş. Şiirin okuru olarak evet, şiir hayatımda önemli bir yerde duruyordu ancak şiir yazmaya çalışan biri olarak meseleleri daha kolay ifade edebildiğimi gördüm. Nedensiz ve sebepsiz, hayatıma dahil bir şiirin varlığını sürdürdüm bugüne kadar. İsmet Özel; “Önce yap sonra açıklarsın.” diyor ya, ben de önce yaşadım sonra yazdım. Ne yaşadıysam yazdığım şiire dahildir. Bak bundan olabilir. Bir de meslek mevzusu var, oraya hiç girmeyelim. Boşluk bırakalım. Kocaman bir boşluk olsun bu.

– Biz İrfan Dağ isminin karşılığına Aşkar dergisini koyuyoruz. Pek İrfan Dağ için Aşkar dergisi hayatının neresindedir, Aşkar’ın Türk edebiyatındaki konumu üzerine şair neler söylemek ister?
2009 yılında Sivas’a geldiğimde İdris Ekinci ile tanıştım. Aşkar ile olan mesaim böyle başladı. İkinci görüşmemizde, bahtıma İsmet Özel dosyası yapan, benden şiir ve nesir isteyen bir dergi çıktı. Şaşırmadım dersem doğru konuşmamış olurum. Şaşırdım ve uzun süre ne yazacağıma, ne tür bir ürün vereceğime karar veremedim. Seçimi bana bıraktılar; Amentü şiirini yazmaya karar verdim. Dosyada İsmet Özel’e şiirler ithaf ediliyordu. Benim ithaf ettiğim şiirin başlığı Kürtçeydi. Bu bir ilk olmuştu. O günden beridir Aşkar hayatımın tam ortasında durur. İçindeki iyi adamlarla birlikte. İdris Ekinci, Hüseyin Karacalar, Özgür Ballı, Mehmet Raşit Küçükkürtül, Mustafa Melih Erdoğan, Aziz Mahmut Öncel, Ferhat Nabi Güller, Akif Hasan Kaya. Sonradan bu halaya dahil olanlar. Söyleşiyoruz diye söylemiyorum; Yağız Gönüler, Eyüp Aktuğ. Aşkar için çalışan her kim varsa; iyi adamdır ve Aşkar gibi hayatıma dahildir. Özetle; Türkçe vatanımız, Aşkar evimiz. Bu içinde hikmet barındıran bir söz. Aşkar, şuan durduğu yere dişleriyle, tırnaklarıyla geldi. Gazetesi, televizyonu, hamisi olmayan bir dergi oldu. İnanmadığı hiçbir şeyi yazmadı. İnandığını da yazmaktan geri durmadı. Şiirde varım dedi, eleştiride varım dedi, öyküde de varım dedi. Aşkar artık bir Anadolu dergisi değil, bunu kabul ederler veya etmezler. Aşkar ve benzeri dergilerin gelişiyle birlikte merkez kavramı ortadan kalktı. Bu güçtür işte, bu cesarettir.


– Şiirlerine iyi isim veren şairlerle karşılaşınca okuyucunun heyecanlanması gayet doğal. İrfan Dağ da bu isimlerden biri hiç şüphesiz. Bu durumda şair, şiirlerine isim seçerken nelere dikkat ediyor diye merak ediyorum. Ben Paslı Çiçek’de en çok “Atlarımızı Geri Alacağımız Günler” ve “Türk Milleti Adına, Şiir” isimlerini sevdim. Şairin “Ya hu şu şiirimin adını seviyorum çünkü şöyle bir hikâyeye sahip” dediği bir şiir başlığı var mıdır?
Başlık meselesinde çok sıkıntılar yaşadım. Yazılmış bir şiir var ortada ama şiirin başlığı yok. Mesela şiiri dergiye gönderip sonradan başlığını eklediğim çok olmuştur. Ancak şunu söylebilirim şiirlerin hayatla bir aidiyeti olduğu gibi başlıklarda yaşanmış bir karşılığı var. İp şiir mesela. Yaşı geçmiş, evlenmek isteyen, sözlenen ancak uydurulmuş bir bit yüzünden hevesi kursağında kalmış bir kız vardır. Kız kursakta kalan heves yüzünden canına kıymıştır. Ben buna şahidim. Türk Milleti Adına, Şiir’de mahkemelerin vermiş olduğu Türk Milleti Adına, Karar’a atıf vardır ve o şiir aslında Türk Milleti için mes'uliyet yüklenmektedir. Atlar’dan, o doru atlardan hiç bahsetmeye gerek yok. Otomobillerin, sermayenin karşısına dikilen kanlı, canlı dostlardan hiç bahsetmeye gerek yok. Tarihimizde ki öneminden de. Ama o atları bir gün geri alacağız Yağız ve kaybettiğimiz hakikati bir kez daha hatırlayacağız.

– “İkinci yeninin gölgesinde horlayarak uyuyan şair değilim / ikinci yeniyi kucağında yarına mesele edenim” diyorsun Türk Milleti Adına, Şiir’de. Bu meseleyi açalım. İkinci yeninin gölgesinde horlayarak uyumanın karşısında, yarına mesele etmek nedir ve en önemlisi nedendir?
80, 90 kuşağından sonra 2000 kuşağı geldi. Bugün de 2010 kuşağı var. Mezkur kuşaklar şiire başlarken ya İkinci Yeni şiirine dahil oldular, dost geçindiler ya da ikinci yeniyi kendilerine rakip olarak gördüler. İkinci Yeni dediğimiz şiir plansız, habersiz ama sağlam duvarlarla kurulmuş bir akımdı. Dahil olup atılım yapanlar ve karşı durup atılım yapmaya çalışanlar İkinci Yeni’yi aşamadılar. İdris Ekinci, Poetik Fiiller kitabında “Burası İkinci Yeni, Buradan Çıkış Yok” adında bir eleştiri yazısı kaleme aldı. Kardeşim bir kucak var ve biz de bu kucakta oturuyoruz dedi. Denendi olmadı, razı olundu olmadı. İkinci Yeni birincisi olan Garip’i yenilik adına plansız, hesapsız aştı. Ancak biz aşmak yerine ancak İkinci Yeni’nin gözlerinin içine bakıyoruz. Kurmaya çalıştığım dizeler bizzat bunu anlatıyor. İkinci Yeni’yi aşmak için ne yapabiliriz bunu düşünüyorum ancak bunu yaparken İkinci Yeni’yi hayatımdan çıkaramıyorum. Mümkünlere dahil değil çünkü.

– İrfan Dağ şiirinde “kadın” sıkça geçiyor. Kadını dert edinen dizeler de, eleştiren dizeler de mevcut. Şairin kadını toplum içinde konumlandırdığı noktayı değil, millet adına gönlünde açtığı yarayı merak ediyorum.
Çok zor bir soru sordun. Allah kadını, erkeğin yalnızlığını gidersin diye yaratmadı. Erkeğin hanesine yaralar açsın diye yarattı. Hem yara açtırdı hem de bu yarayı sardırdı. Kadın hem veba oldu nesli kuruttu hem de doğurarak yeni nesiller dünyaya getirdi. İman ve inkar. Ancak benim yazmaya çalıştığım şiirde kadın bizzat bir umut. Sahih ve salih kadınlar için bu ifadeyi beyan ediyorum. Bu zümre bizi millet yapar. Diğerini konuşmaktan korkuyorum, kadınlardan korktuğum kadar. Annem hariç, anne farklı bir tanımlama. Umut etmenin bizzat ta kendisi. Hayırlı bir eş ve bir de kız evlat, hayırlı eş ve kız evlat da çok farklı bir tarif.


– Baba olmak, şiirin neresindedir? Şiir, baba olmanın nesidir?
Baba anaforu yazmaya çalıştığım şiirde çok farklı bir yerde duruyor Yağız. Sen de yakınlarda baba oldun. Şuan babanı daha iyi anlayabiliyorsun. Baba bizzat Türkiye demek benim için. Çünkü benim tanıştığım ve tanıdığım babanın elleri Türkiye kadar nasırlı. Emektar, alın teri dökmüş. Şair; “Baba dedim kabemsin yetiş gençliğime” diyor ya, işte benim baba anaforum bizzat böyle bir şey. Şiire dahil olmadığında şiir eksik ve yavan kalacak. 40 yıl boyunca kullandığı o taksi dahil olmasa şiir eksik kalacak. O yüzden baba anaforu benim inandığım şiirde Türkiye’nin bizzat kendisi.

– “Halk iyidir, bahara anlamlı bakarlar, Türkiye vatandır” diyorsun. Katılmamak elde değil. Devamındaki “şiirin Türkiye’yi vatanlaştırdığını bilmezler” daha önemli. Neden bilmezler, kimlerin işine geliyor bu bilmemek?
Şiire dair benim kabulüm şu; İsmet Özel’den hareketle, bu toprakların bize vatan olduğunu şiir öğretmiştir. En büyük örneği de İstiklal Şiir’idir. Korkma demiştir ve biz de korkmayı bırakmışızdır. Bu korkma telkini sayesinde kursağımızı, evladımızı, eşimizi, annemizi ve babamızı terk ederek, bilmediğimiz topraklara kanımızı akıtmışızdır. Sonra işi resmiyete döküp, her pazartesi ve cuma günü bu şiiri okumaya başlamışız. Dökülen kanlar aklımıza gelmeden okumuşuzdur İstiklal Şiiri’ni. Genellemeyerek konuşuyorum, 2016 yılının göbeğinde hangi portakal satan adamın umurunda İstiklal Şiiri’nin anlattıkları? Yalnızca esnafa haksızlık etmeyelim bürokratları da dahil edelim. Şiir Türkiye’nin yekunudur. Narenciye satan portakal diyor, bürokratı e-imza diyor. Şimdi kanlarımız helal oldu mu? İşte şiir bizim ne mal olduğumuzu bize öğretiyor ya da bu vatan karşısında kaç kuruşluk adam olduğumuzu.

– “Şiiri kız tavlama sanatı olarak görenleri kitaplar kısırlaştırmalı” derken bana merhum Necmettin Erbakan’ın “Çay sohbetlerinde ve edebiyat kürsülerinde kahramanlık satmak kolaydır” sözünü hatırlattın. Şiir günümüzde ucuzladı mı, tabiri caizse ayağa mı düştü?
Şiir ne yazık ki hem yeni nesil tarafından hem de şiiri anladığını düşünenler tarafından ele ayağa düşürüldü. Adam şiir okudum kızı ayarladım, diyor. Neyi ayarlıyorsun, neyi ne için kullanıp ayarlıyorsun. Her şeyi mal olarak gördüğü gibi, şiiri buna alet ediyor. Nazarında şiirin bir kıymeti var mı? Hayır yok. Çünkü muhatap olduğumuz profil tamamen Makyavel. Emeline ulaşmak için her şeyi gözünü kırpmadan kullanabilir. Diğer olumsuzluk ise şu; her ay dergilerde yüzlerce şiir yayımlanıyor. Çoğunun alt yapısı yok, çoğu gerçek şiirden haberdar değil. Haberdar olmak dediğimiz mesele köklerinden haberdar olmak. Bunun yanına şiirin asgari şartlarından biri olan eleştiriden haberdar olmak. Şiir yazıyor; kuram var mı, yok? Yazılan bir müsvedde var ama karşılığı tam olarak ne bilmiyor. Bu soru üzerinden bazı manifesto meraklılarının yaptığı gibi, genç şairi gebertip adam asmaca oynamayacağım. Çünkü bahsettiğim şey şiire yarar getirmiyor aksine tonla zarar veriyor. Özetle meselesi olmayan, kuramdan habersiz, birilerinin peşine takılan yığınla şiirle dolu. Kendi sesimizi bulup, şiirimizi mesele çerçevesinde kurmadıkça bu ucuzluk devam edecek. Bir de Özgür Ballı’nın bir dizesinden hareketle söylüyorum; kitabevlerinin standlarından Küçük İskender ve ölmüş, toprağa karışmış İkinci Yeni şairlerinin yanında yeni kitaplar koyulmadan bu ucuzluk yakamızdan düşmeyecektir. Şiirin karşısına parayı koymamalıyız.

– İrfan Dağ’ın lirizm üzerine düşünceleri nelerdir? Yani geleceğe kalacak olan şiir üzerine de konuşalım. Kıymetli büyüğümüz Sadettin Ökten “Modern şiir bana bir şey vermiyor. Çünkü yok böyle bir şiir. Biz bunalımın çocukları değiliz.” diyor. Doğru da diyor. Şimdiki şiirimizin derdi ne olmalı?
Benim yazmaya gayret ettiğim şiirle lirik şiir hiçbir zaman yan yana durmadı. Bu bir tercihti, lirizme bulaşmak istemedim. Çünkü lirik şiir tüketilmiş bir kaynak. Bugün lirik adı altında yazılan şiirlerin karşısına tekrarın çıktığını düşünüyorum. Neo Lirik şiirden bahsediliyor ve örnekler veriliyor. Ancak İkinci Yeni’ye ayak uydurmaya çalışan, aşma muradı olmayan bir şiir. Kanalize oluyor ve şekilde devam ediyor. Yarın beni yanıltacak, sözlerimi bana geri aldıracak şiir yazılırsa da bir okur olarak memnun olacağım. Lirik şiir yazabilir miydim, yazsaydım nasıl bir şiir olurdu hiç denemedim. Ama en iyisini eşime yazmak isterdim. Bu konuda çok mustaribim :)

– Bitirirken, İrfan Dağ’ın sesinin güzel olduğunu biliyorum. Bizim şiirimizin de müziğimizle kol kola olduğunu düşünürsek, kıyamete dek hafızalardan kaybolmayacak beş türkü, beş de şiir önerisi alalım, öyle bitirelim isterim. Gönülden teşekkür ederim.
Türkü olarak Âşık Sümmani’den Minnet Eylemem, Neşet Ertaş'tan Cahildim Dünyanın Rengine Kandım, Ahmet Aslan’dan Yârim Derdini Ver Bana, Âşık Veysel’den Güzelliğin On Par Etmez, Âşık Mahsuni Şerif’ten Ben de Bu Dünyanın Nesini Sevem. Bunları döner döner dinlerim. Şiir olarak İsmet Özel Amentü, Sezai Karakoç Hızırla Kırk Saat kitabı yekûn olarak, Cahit Zarifoğlu Sevmek de Yorulur, Turgut Uyar Geyikli Gece, Ece Ayhan Meçhul Öğrenci Anıtı. Asıl ben teşekkür ederim. İyi teşekkür ederim. İyi teşekkür ettim. Teşekkürler.

Yağız Gönüler
(İzdiham, 25.03.2016)

Beton dökmek, inşa etmek değildir


Sadettin Ökten 29 Mart 2016 Salı akşamı Cennet Kültür ve Sanat Merkezi'nde "Şehir ve Medeniyet Tasavvuru" başlıklı bir konuşma yaptı.

Yaklaşık bir saat süren söyleşisinde Sadettin Ökten; dinleyicilere şehre nasıl bakmaları konusunda bir eğitim vermiş oldu aslında. Bir şehre gece vakti bakmanın insana profilden bakmak gibi önemli hatlarını gösterebileceğini, böylece şehrin dokusu (sıklık, gevşeklik) ve şehrin üslubu (ortak biçim özellikleri) üzerine bilgi sahibi olunabileceğini söyledi. Elimizdeki bu bilgilerden sonra şehri üç konuda "hesaba" çekebilmek mümkün oluyor: Nispet/oran, uygun kullanım, şehrin kompozisyonu. Şehrin nispeti dediğimizde yüksekliği, alçaklığı, darlığı ve genişliği anlıyoruz. Uygun kullanım ise iktifa prensibine dayanıyor. Misal, bir uçağın belirli sayıda yolcu ve yük kapasitesi vardır, onu aşarsanız uçak düşer. Şehirde de böyledir, yük ve yolcu sayısı arttıkça "hayatî tehlike" büyür. Nispet/oran ve uygun kullanım yorumlarını yaptıktan sonra şehir üzerine kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu şehir bana bir kompozisyon sunuyor mu?

Güçlü imkanlar güzel şehirler yaptırmaz, görgü ve vizyon güzel şehirler yaptırır
Bu sorunun ardından bizi cevap olarak üç türlü şehir bekliyor. İlki görkemli, belirgin bir üslubu olan, kadim mirası sürdüren yapılarla dolu olan hiyerarik şehir. İkincisi bir ucundan diğer ucuna gittiğinizde yapılar arasında fark olmayan, sade ve hafif bir uniform şehir. Üçüncüsü ise her yerde her şeyi görebileceğiniz; mesela görkemli bir binayla virane bir evi yan yana bulabileceğiniz kaotik şehir. Böylece şehrin(izin) neye tekabül ettiğini ortaya koymuş olursunuz ve artık çözüm aramaya, müdafaa etmeye yahut geliştirmeler yapmaya dair eylem planları oluşturmaya başlarsınız. Bu planları yapmadan evvel Sadettin Ökten "İnsan ya bilinciyle tercih eder ya da başkasını taklit eder. Güçlü imkanlar güzel şehirler yaptırmaz, görgü ve vizyon güzel şehirler yaptırır. Yahya Kemal, Koca Mustâpaşa adlı şiirinde türlü imkânsızlıklarla neler yapılabileceğini göstermiştir. Beton dökmek, inşa etmek değildir." diyerek söz konusu şehirde yaşayanların (şehirli) ne kadar önemli bir sorumluluğa sahip olduklarını hatırlatmıştır. "Şehirli kimdir?" sorusunun karşılığı Ökten'e göre şehirle yaşayan ama şehri inşa eden, inşa edilmeyi talep eden ve kabullenen insandır. Yaşamak bir eylemler bütünüdür ve kimliğe uzanır. Dolayısıyla şehirle beraber şehirli de kimlik sahibidir. Kimliksiz şehirlerin ortaya çıkmasında ilk sorumlu yöneticilerdir. Bu konuda "Yumuşak bir çizgiyle şehir inşa edilir. Hoyrat ve aksi üslupla şehir tahrif edilir. Bir insan hem nazik hem kaba olamaz. Ya naziktir ya da kabadır" diyerek çok kritik bir tespitte bulundu hoca.

İstanbul üçüncü büyük dönüşümünü geçiriyor
Söyleşiye gelirken etrafta yaptığı incelemelerin sonucu olarak dinleyicilerle çok kritik ara notlar paylaştı Sadettin Ökten. İlk olarak müteahhitlerin kötü binalar yapmakla kalmayıp bu kötü binalara bir de kötü biçimde besmele yazdıklarından söz açtı ve "Allah etmesin ben o binada oturacağıma geldiğim yere geri dönmeyi tercih ederim" dedi. Merhum bilge mimar Turgut Cansever'in şehir üzerine fikirlerini geliştirerek üç farklı inşa tipinden söz etti.

İdrak ve inşa: Kendimi ifade etmem için bir mekâna ihtiyacım var.
Fark ve inşa: İstediğim gibi bir şehir değilse dönüştürürüm.
Müdafaa ve inşa: Eskiyen şehri özüne uygun, omurgayı bozmadan yenilerim.

Tüm bu şehir inşasının arka planında insanın evvela güven arayışının yattığını söyledi Ökten hoca. "Güven olursa geçim de olur" sözünden sonra Turgut Cansever'in "Bir şehri kurmak ahlakî ve hukukî bir problemdir" sözünü hatırlatarak İstanbul'un vaziyetine tarihsel bağlamda ışık tuttu: "İstanbul, tarihinde iki dönüşüm geçirdi. Birincisi Grek medeniyetinden Roma medeniyetine. İkincisi Roma medeniyetinden Osmanlı medeniyetine. Şimdi üçüncü dönüşümünü geçiriyor ve bu dönüşümün adı Amerikan medeniyet tasavvurudur. Bu medeniyet iki değere dayanır: hız ve haz."

Sadelik ve basitlik, insanın da onun meydana getirdiğinin de ömrünü uzatır
Yaşadığımız şehirlerdeki ve mekanlardaki çelişkilerin azalması durumunda mekan bütünlüğünün ve mekan ahlakının sağlanacağını söyleyen Sadettin Ökten, günümüzde vicdanla akıl çatışmasının daha da şiddetlendiğini ve her medeniyet tasavvurunun zihinsel, vicdani, ahlakî, inanç ve davranış değerlerinin birbirinden farklı olduğunu belirterek bizim şehirlerimizin medeniyetimizi güzel göstermesi gerektiğini, ancak bu şekilde şehirlerimizi benimseyebileceğimizi ve estetik bir zihne kavuşabileceğimizi söyledi. Oysa günümüz şehirciliğinin bilhassa İstanbul'da, kendi medeniyetimizin çok uzağında geliştiğini(!) ve bu da mekânı yaşatmayan, anlam kazandırmayan, şehri hiç de benimsemeyeceğimiz bir hâl meydana getirdiğini dinleyicilerle paylaştı.

Bir sanat eseri bazen kendini uzun uzun anlatmaz. Çok kısa bir şeyle, biçiminin küçük bir detayıyla bize çok şey anlatır. Bazen sözü uzatmak gibi yapıyı uzatmak, abartmak da hem yapanı hem de göreni yorar. Sadelik ve basitlik, insanın da onun meydana getirdiğinin de ömrünü uzatır. Küçük detaylarda nice büyük şeyler saklıdır. Sadettin Ökten bu konuda örnek olarak Yahya Kemal şiiriyle Van Gogh resmini birbirine benzettiğini söyledi. "Nasıl Yahya Kemal'in bir dizesi çok şey anlatıyorsa Van Gogh'un bir fırça darbesi de çok şey anlatır" dedi. Bir başka misali ise Polonya'dan verdi. Bu ülkenin tüm şehirlerinin güzel, hüzünlü, sade olduğunu vurguladı ve Chopin’in eserleri dinlenirse bu ülkeyle birlikte şehirlerinin daha iyi anlaşılabileceğini belirtti.

Kendimize saygı göstermiyoruz
Sanat eserleri eğer yanında duran diğer eserlerle bir bütünlük kurabiliyorsa o zaman estetik bilinç yükseleceğinden, şehrin yaşam kalitesi arttığı gibi şehirlinin zevki, üslup anlayışı ve bakışı-görüşü de yükselecektir. Oysa bize sunulan birçok şeyde bu bütünlük olmadığından estetik algımız yok oldu, pratik gibi görünen küçümseyici tavırlar arasında boğulup kalmış bir hâle düştük. Sadettin Ökten, Berlin Duvarı'nın yıkıldığı zamanlardan bir anısını anlattı. O duvarın yıkılışının son derece hazin, buruk ve ciddi bir hadise olduğunu fakat bu duvarın parçalarının Amerika'da 10 dolara satıldığını dolayısıyla insanlığın dramını pazarlayan bir zihniyetin şimdilerde bu kadar acımasız olmasının son derece doğal olduğunu, acilen önlem alınması gerektiğini söyledi. İki obje arasındaki birlikteliğe verdiği bir diğer örnek ise şöyleydi: "Şehir bize biri işlevsel diğeri simgesel olmak üzere iki mesaj verir. Mesela şu an plastik bir şişenin içinde su var, içiyorum. Su hem tarihte hem dinde hem felsefede hem sanatta çağlar öncesinden kutsal sayılmıştır, öyledir. Plastik ise II. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan medeniyet tasavvurunun ortaya koyduğu basit, kolay, küçümseyici bir obje. Şimdi biz sularımızı plastik şişelerde, bardaklarda içiyoruz. Kendimize saygı göstermiyoruz. Evimize gelen misafirlerimize yiyeceğini ve içeceğini plastik tabakla, çatalla, bıçakla ikram etsek nasıl olur diye soruyorum ve bırakıyorum."

Bir gökdelen, kendi değerler sistemiyle birlikte gelir
Konuşmasının son bölümünü İstanbul'da yükseldikçe yükselen gökdelenlere ayıran Sadettin Ökten, gökdelenlerin bizim medeniyet tasavvurumuzla hiçbir ilgisi olmadığını, bu yapıların birer ihtiyaçmış gibi görünmesinin tamamen tarih bilmezlik, medeniyet bilmezlik ve estetik değerlerden yoksunluk sebebiyle olduğunu belirterek şunları söyledi: "Amerika'da uzun süre yaşarsanız gökdelenleri sevmeye başlarsınız. Bir gökdelen, kendi değerler sistemiyle birlikte gelir. Önce bu değerler sistemini size sessizce fısıldar. Siz zamanla alışır sonra da benimsersiniz. Bir vakit geçer ki artık gökdelenleri sevmeye başlarsınız. Gökdelenlerden yararlandığınız için de isyan edemezsiniz."

Küresel Amerikan uygarlığının sembolü ve Müslüman zihninin, vicdanının, ahlakının asla kabul edemeyeceği gökdelenlerle ilgili, söyleşiye gelirken yaşadığı bir anıyı da şöyle hatırlattı Sadettin hoca: "Buraya gelirken yolda kendimi suçüstü yakaladım. Dedim ki ya hu İstinye-Maslak hattında gökdelen tamam olabilir ama bari sonrasını rahat bıraksalar. İşte bu, gökdelenleri iyice benimsediğimizi gösteriyor. Hâlbuki bu suçtur çünkü şehir bizim ahlakımızdır. Kırk yıl önce Üsküdar sahilinden gördüğüm o nefis siluetle şu anki siluet arasında büyük fark vardır. En başlarda bu acıyı daha yoğun yaşıyorduk şimdi bakıyoruz fakat o gökdelenleri, büyük ve çirkin yapıları görmüyoruz, göremiyoruz. Çünkü alıştık. Unutmayın, insanın önce gözleri alışır sonra gönlü."

Konuşmasını şöyle bitirdi Sadettin hoca: "Peki gökdelenleri yıkmalı mıyız? Eğer biz şehirlerimizde hakiki medeniyetimizle yaşamak istiyorsak evet, derhâl yıkmalıyız."

Söyleşiden ayrılıp eve doğru yürürken gözüme bir hipermarket, bir barber club, bir de simit house çarptı. "Allah Sadettin Ökten gibi hocalarımızın ömrünü bereketlendirsin, sayısını artırsın, bize de akıl fikir versin" diye dua ederek kendimi yuvama attım.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 01.04.2016)