Cinuçen Tanrıkorur’dan: Musiki Öğrenmenin Şerefi


Merhum Cinuçen Tanrıkorur’un 27 Ocak 1996 tarihinde kaleme aldığı bu yazıyı, günümüzde de zaman zaman alevlenen mûsıkî tartışmalarını aydınlatması niyetiyle “Müzik, Kültür, Dil” adlı kitabından alıntılıyoruz.

Devlet olarak çok paranız, buna bağlı olarak da büyük askeri gücünüz vardır, bir ülkeyi işgal eder, giyim tarzını, oturma-kalkma-yeme-içme adetlerini değiştirir, okullarında dillerini yasaklar, zorla kendi dilinizi öğretirsiniz. Hemen 20-30 yıl içinde yetişen yeni nesiller ana dili gibi sizin dilinizi konuşur, sizin gibi giyinir, sizin gibi yer-içer-dans eder. Ama işgal ettiğiniz, çok üstün bir kültürü, ona bağlı olarak da çok gelişmiş müziği olan bir ülke ise, siz o ülkenin insanına kendi müziğini unutturup -yasaklasanız bile- sizin müziğinizi benimsetemezsiniz. Uzun süre İngiliz, Fransız, İtalyan işgalinde kalmış olan Hong-Kong, Hindistan,Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Fas, Kenya, Nijerya, Somali gibi ülkelere bakınız. Bu ülkelerde işgalcini dili sokaktaki çocuklar tarafından bile konuşulur (okumuşları ise bizim ülkemizdekilerle kıyaslanmayacak derecede iyi konuşurlar). Ama ya müzikleri? Bu ülkelerin hiçbiri, kendi müziğini eski diye terk edip işgalci gücün müziğini benimsememiştir. İşte 2.Dünya Harbinde Amerika’nın ancak atomla pes ettirebildiği Japonya, işte Almanya’nın ezip geçtiği Fransa, işte sadece bir Sitar’la bile dünyaya kafa tutan Hindistan, işte Gamelan adlı vurmalı çalgılar topluluğu ile Amerika’yı fetheden Endonezya ve işte kendi müziğine sahip çıkıp getirdiği orkestral icra disiplini ile Türkiye dahil bütün Müslüman ülkelere tesir etmiş olan Mısır…

Ziya Gökalp’in şiddetli Osmanlı düşmanlığı
Türkiye, yukarıda sözünü ettiklerimiz gibi fiilen düşman işgali altında kalmış bir ülke değil (hernekadar özellikle son 45 yıldır pek çok açıdan öyle görünüyorsa da). Belki de Lale devrinden bu yana kendilerini fikren sömürgeleştiregelmiş olan Batıcı yobazlarımız yeterince güçlü bir iç işgali gerçekleştirdikleri için, öbür ülkelerdeki gibi fiili bir yabancı işgaline ihtiyaç kalmamıştır. Bu gerçeğin bin türlü isbatından biri, fikri hayatı zigzaglarla geçmiş olan Z. Gökalp’in saçtığı şiddetli Osmanlı düşmanlığı mikrobuyla zehirlenmiş adıgeçen zümrenin şu değişmez dogmasıdır: “Türk müziği Türklerin değil, Arapların, Acemlerin, Bizanslılarındır: Türkler bu müziği bu milletlerden alıp kendilerine göre değiştirmişlerdir.

Müziklerinin bizim tesirimizle güzelleştiğini kabul ederler
Biz de uzunca süreler İran’da, Arap ülkelerinde, Balkanlarda ve Macaristan’da kaldık. Kimsenin ne dilini değiştirdik, ne dinini, ne örf ve adetlerini. Biraz medeniyet götürdük, o kadar; yol yaptık, köprü yaptık, çeşme-çarşı-meydan, cami-medrese-hamam-hastane-kütüphane yaptık. Galiba biraz da müziklerini etkiledik (hiç böyle bir gayemiz olmadığı halde). Irak’ta, Suriye, Lübnan, Mısır’da, Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan’da sokakta Türkçe konuşan yoktur. Ama müziklerinin bizim tesirimizle değiştiğini, güzelleşip zenginleştiğini, o ülkelerin bütün iyi müzisyenleri kabul eder. İşte en uzun süre kaldığımız İran’ın, Rast, Homayon, Esfahan,Bayati-Torki (Türk Bayatisi) makamlarında yüksek Türk zevki ile okunan “avaz” adlı gazelleri, “cehar-mezrab” adlı taksimleri, “pişderamed” adlı peşrevleri.. İşte Bulgarların “Bulgar Milli Müziği” adlı plağında yer alan, davul-zurna ile çalınmış “Konyalım yürü” türküsü... İşte bütün Arap aleminin en gelişmiş müziğini temsil eden Mısır’ın, Kahire Operası binasının bahçesine kocaman heykeli dikilmiş olan büyük besteci ve icracısı Muhammed Abdülvahab’ın ifadesi: “Ben musikiyi Tanburi Cemil Bey’in plaklarını dinleyerek öğrendim”. İşte yine Mısır’ın en büyük müzik adamlarından M.Kamil el-Hulayi’nin Kitabu’l-musik-eş-Şark’ (Şark Musikisi) adlı kitabındaki beyanı: “Bizim musiki hocalarımız Türklerdir” (esatizetuna’l-Etrak) (Kahire 1904, s.66). İşte Musevi hahambaşı İshak el-Gazi’nin Türkçe sözlü, Yunanlı musiki ilahesi Roza Eskenazi’nin Rumca sözlü nefis gazelleri... İşte yine Rum kanunilerin, udilerin, kemancı ve klarnetçilerin halis Türk uslubundaki taksimleri... Bunlar da yetmezse, dünya çapında Fransız uzmanların yazdığı Louresse de la Musique’in “Bizans Müziği” maddesinde etraflıca anlatılan (Cild I. s.144, Paris 1957), İstanbul’un fethinden bu yana Türk musikisinin Bizans musikisi üzerindeki derin tesirlerine bakılabilir. Bir bilim adamı olan Gökalp’in, hiçbir Batı kaynağını incelemeden, Türk musikisinin Bizanslılardan alındığını söylemesi gerçekten büyük bir nasipsizliktir.

Başka milletlere musiki öğretmek, güzel sanatların bu en ulvi dalında onlara rehberlik etmiş olmak (bugün düştüğümüz dereke ne olursa olsun), hizmetlerin en şereflisi değil midir? Varsın bizim Batıcı yobazlar “gaflet, delalet ve dahi hıyanet” gayyasında debelenedursunlar, ne çıkar?!..

Alıntılayan: Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 09.07.2016)

Kuşların Çağrısı'nda irfanın ve coğrafyanın sesleri var


Takdim yazısını Mahmud Erol Kılıç hocanın yazdığı, müzik direktörlüğünü Coşkun Karademir'in yaptığı "Call of the Birds / Kuşların Çağrısı" albümü, Kalan Müzik etiketiyle çıktı. Albümden bahsetmeden evvel Coşkun Karademir ismi üzerinde biraz durmamız gerekiyor. Zira kendisini "Dönüş Yolu / The Way Back" albümüyle birlikte düzenlediği konserlerden itibaren tanıyanların bir şeyin farkına varması lâzım: Bu coğrafyanın sesinde, soluğunda âriflerin, sûfilerin, erenlerin nefesleri var. Bu nefeslere sahip çıkmazsak nefesimiz kesilir. Keza nefesimizi ne kadar zor alıp verdiğimiz de ortada. Fabrika ayarlarımıza geri dönebilmemiz için gözümüz gibi kulağımızı da açıp yine onların seslerini dikkatle dinlememiz gerekiyor. Bir çözüm, çare aranıyorsa nice formüller düşünmeye gerek yok. İrfanî gelenek tek başına çaredir. İşte Coşkun Karademir de bu geleneğin sesini hem bağlamasıyla hem de sesiyle yeniden hatırlatıyor.

Geleneğin aşk ve hüzün tarafı: Sırdaşk ve Kerbela

Coşkun Karademir'in Emirhan Kartal'la birlikte yaptıkları Sırdaşk ve Kerbela albümleri öyle bir zamanda çıkmışlardı ki dinleyenlerin diğer bütün dünya telaşından uzaklaşmaları mümkün oldu. Gündemin türlü sıkıntılarından sıyrılıp kadimle ve özüyle bütünleşmek isteyen tüm can kulakları kabardı bu albümlerle. Sırdaşk; bağlamanın pirlerinden olan Erdal Erzincan tarafından yetiştirilmiş iki genci bir araya getirmiş ve Pir Sultan Abdal, Aşık Noksani, Seyyid NesimiAbdullah Bakır Dede, Mehmet Kartalkanat, Aziz Dede gibi Alevî-Bektaşî geleneğinin büyük isimlerin eserlerinin yeniden seslendirilmesiyle meydana gelmişti. Muhabbet vardı bu albümde zira albümün son eseri olan "Ali ile Muhammed'in Aşkına", Arguvan'ın Emirler Mezrası'nda Abdullah Bakır Dede ile yapılan bir muhabbetin kaydı idi. Dinleyenlerde nice güzellikler hasıl olmuştur.

Yine bu ikili, 2 CD'lik hiç unutulmayacak bir albüme imza attılar Kerbela ile. İlk cd'de Kerbela üzerine söylenmiş mersiyeler ile İmam Hüseyin'e yazılmış na'tların kıyamete kadar hafızalardan çıkması mümkün olmayacak en güzel eserlerini içinde barındıran albümü 2. CD'sinde Miyase İlknur'un yazdığı ve usta oyuncu Mustafa Avkıran'ın seslendirdiği Kerbela Olayı'nın anlatımı vardı. Anadolu irfanı bu kez hüznüyle fakat modern sazların bütünlüğüyle, "bir" olmasıyla yeniden kulakları yıkamıştı, yeniden bir irfan çağrısı yapmıştı.
Coşkun Karademir
Kuşların Çağrısı'na kulak verelim

Coşkun Karademir bu kez solistliğinin ve bağlama virtüozu olmasının yanı sıra müzik prodüktörü kimliğiyle, kurulan The Secret Ensemble grubunun ilk albümünü dinleyicilere sundu: Call of the Birds / Kuşların Çağrısı. Albümün işaret fişeğini H Yayınları'ndaki sohbetinde Mahmud Erol Kılıç hoca yakmıştı. İrfanî geleneği hatırlatma hususunda bu şarkıların yeniden dinlenilmesi gerektiğinden bahsetmişti. Gerçek şu ki yalnız müzikseverlerin değil, siyasilerin de dinlemesi gerekiyor. Zira albümün takdim yazısında Mahmud hoca şöyle diyor: "Yüzyıllardır aynı maneviyat iklimini paylaşan Türkiye ve İran topraklarının irfan zenginliği bu musıki albümünde toplandı. Siyasilerin yapamadıklarını ârifler yaptı, sazlar yaptı, sözler yaptı ve halkların kardeşliği muhabbet diliyle söylendi. Can kulağı ile dinleyenlerde de aynı müsbet duyguları uyandıracağından eminim."

Kuşların Çağrısı'nda Geleneksel İran Sufi Müziği ve Geleneksel Türk Sufi Müziği bir araya gelmiş. Bektâşî devr-i revânı, Mevlevî bayâtîâyini, Hicaz nefes, Son yürük semai derken bağlama, ney, kopuz, kemençe, tanbur kol kola girmiş, Ferîdüddin Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ındaki şu sözünü hatırlatıyor: "Binlerce binlerce sır bilinecek / o gizli yüz gösterince kendini."

Mahsa Vahdat
Tahran doğumlu halk müziği sanatçısı Mahsa Vahdat, Türk tasavvuf musıkîsinin davudî sesi Veysel Dalsaldı; albüme kendi coğrafyalarından renk katmış. Hâfız-ı Şîrâzî, Yûnus Emre, Pîr Sultan Abdal, Niyâzi-i Mısrî, Kul Himmet, Alvarlı Efe, Hilmi Dede Baba güfteleri toplanmış, dinleyeni aşka çağrıyor bir Hz. Mevlânâ sözüyle: "Bizler birleştirmeye geldik ayırmaya değil."

Tüm şarkılar insanın kendiyle buluşması için her türlü bereketi getiriyor kulaklara. Hani Hz. Ali [k.v] Efendimiz o çok tesirli sözlerinden birinde buyurmuş ya "Bir insanı tanımak istiyorsanız onu konuşturun, zira insan dilinin altında gizlidir" diye; işte gerek Türk gerek İran dilinin altında gizli olan gönül; Kuşların Çağrısı'nda muhabbete gelmiş. Albümdeki şarkıların listesi şöyle: Arzulanan Yakut, Mevlevî Âyini, Zümre-i Nacileriz, Çağırıram Dost, Dertli Dolap, Tanbur Taksim, Hazer Kıl, Kopuz / Kemençe Emprovizasyon, Aşk Bezirganı, Sevgiliye Verilen Söz, Ay Yüzlü Sevgili, Kuşların Çağrısı, Önüme Bir Cebel Düştü, Ali'yi Gördüm, Bülbül Uşşakı.

Ârifler tek millettir

Sadi'nin işaret ettiği ve albümün kapağına da nakşedilmiş "Bütün insanlık birbirinin parçasıdır" hakikatine iman etmiş ârifler, şüphe yok ki tek bir millettir. Bu milletin besin kaynağı, özü, hayatlarının çerçevesini çizen yegâne ölçü muhabbettir, gönüldür, aşktır. Bırakalım politika, strateji, taktik, ideoloji, mezhep adı altında yapılan bölücülükler üzerine ruhumuzu deşmeyi. Biz ruhumuzdaki gücü keşfedelim. Onlar oyunlarını oynasınlar, bir irfana kulak verelim ki insanlığımız hakikatle temas etsin, kendini bulsun ve sonra da O'nu.

Kalan Müzik ve İTÜ MİAM (Müzik Araştırmaları Merkezi) birlikteliğiyle, ses teknolojilerinin son örnekleri kullanılarak kulakları aşka getiren sazların omuz omuza verdiği bu albümde emeği geçenleri zikretmek lâzım: Coşkun Karademir (Kopuz, solist), Mahsa Vahdat (Solist), Neşe Demir (Solist), Selçuk Eraslan (Klasik Kemençe), Yasin Özçimi (Ney), Emre Sınanmış (Balaban), Hakan Gürbüz (Akustik Bas), Murat Süngü (Çello), Ömer Arslan (Perküsyon), Ömür Arslan (Perküsyon).

Alvarlı Efe Hazretleri'nin buyurduğu gibi "Hazer kıl! Kırma kalbin kimsenin cânını incitme!" diyenlerin demine destur alalım, Kuşların Çağrısı'na icabet edelim, aşk ile dinleyelim.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 05.07.2016)

Reklamın Kötüsü Olur - I


Evvela söylemek isterim ki yeni başladığım bu yazı dizisinde amacım reklamcılığı eleştirmek değil. Reklamcılık zaten topyekun eleştirilebilecek bir mesele. Neresinden tutsak elimizde kalır. Kuzey kutuplarında yaşayan insana soba, ekvatorda yaşayan insana kaban satmayı şiar edinmiş bir mesleği(!) eleştirmeye insanlığa ihanetten başlayabiliriz mesela. Benim bu yazı dizisinde mesele edindiğim şey televizyon ekranlarında her geçen gün bebeğinden çocuğuna, gencinden yaşlısına maruz kalınan görüntüler. Neden görüntüler diyorum? Çünkü bunlara reklam denilemez. Bunlar kirli, kötü amaçları olun görüntüler. Sorgulamamız gerekiyor. Sorgulayalım ve aldanmayalım.

I.
Beyaz fon. Oyuncu bir kızımız turuncu koltuğun üzerinde, elinde tabletiyle ahkam kesiyor. "Takipçiler, favoriler, bugünlerde pek popülersin sanırım. Peki kaç günde eskiyeceksin? Üç gün? Bir hafta? Yeni kalmak için daha hızlı, daha dinamik, daha güncel olmaya ihtiyacın var. Hangi devirde yaşıyoruz ki?.. Artık durmak demek, eskimek demek! Oysa ben istersem hep yeni kalırım. Her zaman! Çünkü bu benim zamanım, benim standartlarım." diyor ve Güney Kore menşeli bir arabanın yanına doğru gidiyor. Arabanın içinde gözlerini kırpıştırıyor ve reklam bitiyor. Şimdi bu reklamda ilk sorgulamamız gereken takipçiler ya da favoriler değil, popüler olma krizi. Bir insanın görünmeye, bilinmeye olan ihtiyacı nihayet popülerliğe varıyor ve orada benlik krizi ortaya çıkıyor. Günceli takip etmek, eskimek ve geride kalmak telaşı ise insanın hem ruh hem de beden sağlığını kaybetmesi için çok yeterli sebepler. Hep yeni kalmak istemenin tüketim toplumuna dayattığı neticeyi "Yavaşla" adlı kitabında Kemal Sayar "Hız uyuşturuyor. Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Aslında bütün varlığımızla bir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız. Anlaşmak için zaman gerekir, zaman ve mekân. Konuşmanın yanında susmak da gerekir, birbirinin söylediğine dikkat kesilebilmek, kalbini dostunun kalbine yaklaştırmak gerekir" diyerek özetliyor. Zaman ve standartlar kimin, neye göre belirleniyor burada izleyicinin kafası karışıyor. Karışmıyorsa daha büyük tehlike çünkü böyle bir şey yok. Zaman insanın sahip olabileceği bir mefhum olmadığı gibi standartları belirleyen de hiç şüphesiz patronlar. Kapitalizm bize iki omzumuzdaki melekleri bile unutturdu. Yeni bir şey gördüğümüzde alıyorsak artı haneye, almıyorsak eksi haneye yazan iki şeytan var kafamızın üzerinde sanki. Almak ve almamak; peki alamamak nerede? İşte hem bu reklam hem de bu zihniyetin ürettiği reklamların tümü bununla ilgilenmiyor. Güncel böyle bir şeydir. Sizi öyle bir sürünün peşine takar ki ihtiyaç denen güzelliği göremezsiniz. Bakınız: Moda.

II.
Madem moda dedik geçelim ikinci reklamımıza. 24 yaşında bir kızımız ve 28 yaşında bir oğlumuz havalimanında telaşla koşturuyorlar ve hemen uçağı kaçırdıklarını fark ediyorlar. Kız "Ne yapacağız peki şimdi burada mı bekleyeceğiz?" diye sorduktan hemen sonra erkek "Yaşayacağız!" diyerek cevabı yapıştırıyor. Soru ayrı, cevap ayrı uzak bizim hissiyatımızdan. İzleyenin ağzı bükülüyor bu paçozluk karşısında lakin reklam sürüyor. Son model bir 4x4, camlar açık, retro fotoğraf makinesi, püfür püfür yollar, kumsallar, erkeğin "Yaşa!" naraları, sahilde koşmalar, motosiklet (nereden çıktıysa) tepesinde kızın "Biz ne yaşıyoruz böyle ya?" çığlığı/sorusu ve erkeğin son derece itici "Hayatı!" cevabı, akşam gezmeleri, tekrar arabada çığlıklar ve nihayet bu çıldırtıcı reklam kızın "E hayat güzelmiş" sözüyle duruyor. Oğlumuz tebessüm ediyor. Biterken yine uçağı kaçırdıklarını söyleyen kıza erkek "Biliyorum, yaşasın" diye tepki veriyor. Anlattığım bu reklam hem ülkemizin hem de dünyanın en ünlü tekstil firmalarından birine ait. İticiliğin seviyesi o kadar yukarıdaki izlerken sizin gözünüz ne kot görüyor ne gömlek ne elbise. İrkiliyorsunuz bu Amerikan erken filmlerinden fışkırmış replikler karşısında. Bakışlar, tepkiler hepsi yalan. Uçağı kaçırmanın karşısında hayatı yaşamayı koymak ne kadar abesle iştigalse, "hayatı yaşamak" fiilinin(!) izdüşümü olarak gösterilen aksiyonlarda o kadar komik. İstanbul'da bir motosiklet bıçak sırtıdır, araba trafiktir, deniz hayaldir. Uçağı iş için kaçırdığın anda patronuna e-posta göndermek üzere bir yere çökersin, ailene gidiyorsan da arayıp üzgünlükle haber verirsin. Gayet basit ve gerçek. Bu reklam için söylenebilecek tek şey reklam olmadığı. Birden fazla materyalin kullanılmış olmasıyla subliminal mesaj olarak hissettirilen şey de bol bol almak. Yani performans göstermek. "Yorgunluk Toplumu" adlı kitabında Byung-Chul Han "Günümüz toplumu artık Foucault'nun bahsettiği hastaneler, tımarhaneler, hapishaneler, kışlalar ve fabrikalardan oluşan bir disiplin toplumu değil. Bunların yerini çoktan beridir fitness salonları, gökdelenler, bankalar, havaalanları, alışveriş merkezleri ve gen laboratuvarları aldı. 21. yüzyıl toplumu artık bir disiplin toplumu değil, performans toplumudur. Sakinleri de itaatkâr özne değil, performans öznesidir. Bu özneler kendi kendilerinin müteşebbisleridir. Disiplin toplumunun negatifliği deliler ve caniler doğurmuştur. Performans toplumuysa depresif ve mağluplar yaratır." diyerek performansın ne olduğunu ve nelere sebebiyet verdiğini anlatıyor. Zaman böyle bir zaman. Bir marka birden fazla ürününün yanında size o kadar çok şey gösteriyor ki neyi alacağınızı konusunda şaşırın ve saldırın. Oysa bizim hayatımız kanaate dayalıydı asırlarca. Yoksa ve ihtiyaçsa alınırdı, hayatın bir ağız tadı vardı, paylaşmak vardı, bireysellik değil toplumsallık vardı. Ev vardı, mahalle vardı.

III.
"Yeni nesil mahalle" sloganıyla İstanbul'da projelendirilen bir site bu seferki reklam konuğumuz. Çocukların kullandığı dron, bir amcanın eline geliyor ve emekli olması muhtemel amcamız "Keserim dronunuzu he" diyor. Kapı çalınıyor, komşu kızı ev sahibinden "Annem varsa ince uçlu şarj aletinizi istiyor" diyor. Hanımların gününde bu kez oryantal müzik çalmıyor, herkes resim yapıyor. İki karış toprağa kavun ekebilmenin mutluluğu yaşanıyor. Sonunda reklam bize şunu demek istiyor: Her şey değişti ama bugünün gereklilikleriyle eski mahalle anlayışımızı sürdürecek bir proje gerçekleştirdik. Kusura bakmayın kardeşim, gerçekleştiremezsiniz. 1+1, 2+1+ 3+1, 4+1 gibi dair versiyonları yoktur bizim mahallemizde. Aile olmak ilk şart, kul hakkına girmemek ikinci şarttır. Kimse kimsenin evinin üstüne ev yapmaz, çünkü ona konut denir. Balkon yoktur, hele birbirini seyreden camlar hiç yoktur. Kapınızı isteyen herkes çalabilir, güvenlikten izin almasına gerek kalmaz. Bunlar saymakla bitmez mahalle kültürümüzün sadece bazı özellikleri. En temelinde ise aile var. Ailesiz ev olmaz, mahalle hiç olmaz. Kurgulanan projelerde birey, AVM ziyaretine gelmiş bir "müşteri" konumundadır. Maalesef evler konuta dönüşmüş, ev sakini olması gereken insanın "sahip olma" içgüdüsü kıpırdatılarak yeni borçlar ve bitmeyen ihtiyaçlarla "ev sahibi" olması sağlanmıştır. Kentsel dönüşüm yasası kötü bir yasadır. Lütfi Bergen bu yasayı "Müteahhit, Bakanlığa başvurup “riskli bina” kararı aldığı takdirde komşularının evlerini başlarına yıkabilir, itiraz edenin arsa payını ihalede eline geçirebilir. Böyle komşuluk olur mu? Kentleşme zihniyetinin “servete hücum” fikriyle muhafazakârlar komşularının evlerine göz dikmiş durumdadır. Bu kanunla artık komşu, komşunun düşmanıdır. Eskimeye yüz tutan bina yıkılacak, bin cefa ve emekle alınmış evlerin önüne ev yapılacak. Hayat boyunca “şu toprak bana ait” denemeyecek. İnsanın bastığı toprağı onun vatanı kılamazsanız, güneşini ondan alırsanız, yasa gücüyle evinden kovarsanız nasıl mahalle kuracaksınız?" diyerek eleştirmiştir. Platon'un "insanın en büyük hikmeti şehir kurma hikmetidir" sözü asla unutulmamalı. Biz şehirlerimizi, zamanımızı ve ihtiyaçlarımızı para karşılığında sattık. Hiçbiri bizim değil artık.

Yağız Gönüler
(İzdiham, 23, Haziran-Temmuz 2016)