Babalar eve dönemeyince hayat devam etmez


"Ben kimseye yetim olduğumu 
söylemedim üstelik vesayet altında falan değilim.
Sadece 
hayatsız kalmıştım. Büyüyünce geçti."
- İsmet Özel, Démangeaison

13 Mayıs 2014'te yaşanan Soma maden faciasında nice ocağa ateş düşmüş, birçok çocuk babasız, birçok kadın ise kocasız kalmıştı. Madende yaşamına veda eden arkadaşlarının bedenlerini omuzlayan, üstü başı toz toprak ve çamur içindeki işçilerimizin hemen yanında, takım elbiseli ve hiçbir şeye yardım etmeyen vaziyette duran 'yetkili abiler'in fotoğrafı aklımın ucundan gitmiyor. Aklımdan gitmeyen başka bir şey daha var ki ne zaman hatırlasam yüreğim burkuluyor, kıvrılıyor, acıyor.

6 yaşındaki Ömer Asaf, Soma'daki madende babasının 'mahsur kaldığını' öğrenince "Babama 'Galatasaray maçı var' dersek madenden çıkar" demiş; her türlü cinayetin, işkencenin ve rezaletin önüne 'kader' duvarını koyan yobazlığı tek bir yumruğuyla yıkmıştı. Babası öldü Ömer Asaf'ın. Geriye onunla birlikte içimizde yumruk gibi duran bir kırgınlık kaldı. Rus-Yahudi kökenli psikoterapist Irvin D. Yalom'un Günübirlik Hayatlar kitabında, ailesini kaybettikten sonra savunmasız kaldığını söyleyen bir hastasına şöyle der: "Ebeveynlerimizi yitirdiğimizde kendimizi kırılgan hissederiz çünkü bir yandan kayıpla baş etmeye çalışırken bir yandan da da kendi ölümümüzle yüzleşmemiz gerekir. Yetim kaldığımızda artık mezarla aramızda kimse kalmamış demektir. Dolayısıyla ailenin ölümünün seni savunmasız bıraktığını hissetmene, ölümden korkmaya başlamana ve ölüm kaygısına karşı daha kırılgan hale gelmene pek şaşırmadım."

Hayat denen, o ancak mezarlıkta biten okulun erken yaşta yetim kalan çocukları; yetim kaldıkları günden hemen sonra duyguların tüm gerçeklikleriyle tanışırlar. Onların empatisi yapılmaz, yapılamaz. Bazı şeyleri anlamak mümkün değildir. Tıpkı bir filmde dendiği gibi: Bazen insanların acılarını anlayamayız, sadece ölümlerini anlayabiliriz. Yetimler bizim toplumumuzda öyle veya böyle her fırsatta bir kenara atılır. Oyunlara geç katılırlar, mahalleliyle geç tanışırlar, sınıfta yalnızdırlar ve bir sinema salonunda izlenen komedi filminde gülmeyen, yalnızca tebessüm eden birini görürseniz bilin ki o yetimdir. Yetimler gülmezler, sadece tebessüm ederler. Belki de bu yüzden Kemal Sayar, "Benim kalbim bir ıslahevidir doktor / yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde" dizelerini yazmıştır. Yahut Birhan Keskin'e "Hangi yola çıksam / bu yetim avlusu, bu ateş / bu ağlamaklı şey" dedirten, yetimlerin yola tek başlarına çıkıp, tek başlarına yol alıp, tek başlarına yolda kalmaları olabilir mi? Olabilir.


Bizim medeniyetimizde yetimin yeri hep ayrıydı. Ona gösterilecek sevgi, saygı, merhamet, şefkat sınırsızdı. Sonsuz bir gönül genişliği sunulurdu onun için. Önce yetim giydirilirdi, önce yetimler doyurulurdu bayramlarda ve diğer günlerde. Kış geldi mi akıllara önce yetimler düşüverirdi.  İlmin kapısı İmam-ı Ali (k.v), "Gerçek yetim anadan babadan yoksun olan değil, akıldan ve ahlâktan yoksun olandır" derken Müslümanlara fazlasıyla yetecek bir öğüdü telkin etmiş oluyordu: Akıllı ve ahlâklı olmak. Zaten yetimin kelime anlamı yalnız "babası ölmüş, babasız çocuk" demek değildir. Biricik, yalnız, tek, eşsiz  ve emsalsiz şeyleri anlatmak için de yetim kullanılır. “Oldu bâzâr-ı cihân revnâkı bir dürr-i yetîm / ki değil iki cihân hâsılı ol dürre bahâ" demiş Fuzulî. Yani: Bir emsalsiz inci cihân pazarını aydınlatıp canlandırdı. İki cihânın hâsılı olan o inciye paha biçilemez. Dürr-i yetîm; emsalsiz inci.

Akrabalar arasında üstünlük iddiasında bulunmak için birden fazla kez gittiği hac anılarını anlatmaktan keyif alan, teravihe yüz bin liralık cipiyle gidip utanmadan cipinden ayakkabısını çıkarıp terliğini giyen, sayısız katta kibir kuleleri inşa etmeyi medeniyet zanneden, yani alçaklığını Müslümanlık kılıfıyla gizlemiş bir takım insanlar için Bişr-i Hâfî şöyle der: "Rıza, yoksulun dualarında. O halde sen bu iki bin dirhemi, borcunu ödeyemeyen bir fakire, yiyeceği olmayan bir yoksula, nüfusu kalabalık bir aileye, yetimi sevindiren bir yetim bakıcısına ver. Zira bir Müslüman'ı sevindirmek, bir düşküne el uzatmak, bir sıkıntıyı gidermek, bir zayıfa yardım etmek, hayırlıdır yüz nafile hacdan."

Bugün türlü makamların, mevkilerin, müdürlüklerin ardına sığınıp yetim hakkını hiçe sayan zamane insanlarını, Kemal Tahir çok evvelden "Merhaba Sam Krasmer" romanında şöyle anlatmıştı: "Gangsterlikte 'Büyük Reis' demek, 'Büyük namussuz' demektir. Bunlar adım başında kahpelik etmedikçe, yetim çocukların haklarını yemedikçe, çekindikleri insanları ceza korkusu olmadığı zamanlar hiç duraklamadan arkadan vurmadıkça para sahibi, nam sahibi olamazlar."

Eskimiş kaldırımlar nasıl ki bir şehrin amel defteriyse, yetimler de bir toplumun hüviyetidir. Hüviyetini (hüve/varlık) kaybeden toplum, kitleye dönüşür. Kitle, sürüden farksızdır. Biz hayvan değiliz, insanız. Bir gün mezar taşımızın Hüvel Bâkî'yi hatırlatacağını unutmamalıyız. Bunun için de merhametli, daima merhametli olmalıyız.

Yağız Gönüler
(İzdiham, 26, Aralık-Ocak 2017)

La İlâhe'nin "La"sı

Celî Sülüs Kelime-i Tevhid: Sâmi Efendi (Sedef Kakma)
Bazı yazılar vardır ki üzerinden yıllar geçse de yeniden okundukça bambaşka tefekkür sahalarına kapı açabiliyor. İsmet Özel de üzerinde hassasiyetle düşünmüş olacak ki 2001’de hem Yeni Şafak’ta hem de Millî Gazete’de bu yazısını köşesinden okuyucularına sundu. Okuyucular, La İlâhe'nin "La"sı başlıklı bu yazıyı 2003’te tekrar Millî Gazete’de okuduktan sonra, Şule Yayınları’ndan 2011 yılında neşredilen Başbaş Başbaşa Başabaş adlı kitabın 109. sayfasında yine okuma imkânına erişti. Bu erişim muhakkak düşünce dünyamıza bir şeyler kazandırmıştır. Aradan uzun zaman geçse de La İlâhe'nin "La"sı üzerine yeniden düşünülmesi gerekiyor diyerek yazıyı alıntılıyorum.



Bizi cehennem ateşinden kurtaracağına inandığımız söz “la” ile bir olumsuzlamayla başlar. Bu demektir ki insanoğlunun dünyada geçen hayatı varlıkla yokluk arasındaki sınırın nereden geçtiğini bilmekle şartlandırılmıştır. La ilâhenin la’sı önce doğru ile yanlış arasına kesin bir çizgi çeker. Tanrılardan bahsetmenin yanlış, Tanrı’ya tapmanın doğru olduğunu gösterir. Cahiliyet, neyi neden ayırmak gerektiğini bilmeyenlerin içinde bulundukları durumdur. Biz Müslümanlar her şeyden önce “la” (hayır) demesini öğrenmek suretiyle, neyin kabule şayan olduğunun ve neyin redde müstahak olduğunun farkına varırız. Hayır demesini bilmeyenin eline bilgi edinme fırsatı verilmeyecektir. Ama acaba hayır deme talihine kavuşmuş olan eline geçen fırsatı kullanma düzeyini tutturabilir mi? Türkiye, yani Türklerin şimdiki hali göz önüne alındığında tutturamaz demek gerekiyor.

Eğer Türklerin hayatında bir inanç derecelendirmesi yapıldığında, Müslümanlığın tuttuğu yer tali kalıyor ve o yeri itikâdi bir bütünlük anlamında Müslümanlıktan başka bir şeyin (meselâ medeniyetin, velev ki İslâm medeniyetinin) doldurması, mümkün sayılıyorsa o zaman birey ve toplum olarak Türklerin henüz ‘la’ demedikleri ortaya çıkar. Hangi açıdan bakarsak bakalım, biz Türkleri diğer insanlardan ayıran temel vasfın Müslümanlık olduğunu göreceğiz. Türk dili, Müslüman dünya görüş ve ona bağlı bir hayat tarzı sayesinde yüksek diller arasına girme üstünlüğüne ermiştir. Kur’an-ı Kerim Arapça nazil olduğu hâlde, dünyanın bugün aldığı şekli hesaba katarsanız ‘Hıristiyan Arap’ Araplığından fazla bir şey kaybetmiş gibi algılanmaz; ama dün olduğu kadar bugün de “Hıristiyan Türk” dediniz mi Türklerin tarafını değil; hem Türklere ve hem de Türklüğe husumet besleyen “karşı” tarafı işaret etmiş olursunuz.

Günümüz dünyasında Türklük bir şekilde belli olacaksa göz veya ten rengiyle, kafatası ölçüsüyle, soy ağacıyla belli olmaz. Olur diyenler varsa onları pek acı bir hüsran bekliyor. Bir insanın Türklüğünü belli eden onun tuttuğu taraftır. Toplum değerleri itibarıyla içinde yer aldığı, tarih oluşumu içinde kabullendiği, iyileşmesine yol açan tedbirler bakımından sorumluluğunu üstlendiği “taraf’’. Ne tarafta durduğunu söyle, sana Türk olup olmadığını söyleyeyim. Türklük benimsenen bir nitelik olarak söz konusu edildiğinde, tutulması vacip olan tarafın “gayri Müslim” taraf olmadığı aşikârdır. Gayr-i Müslimliğin Türklükle bağdaşmayacağı bedihidir. Hiçbir olayı, hiçbir değişimi, Müslümanlık lehine ve fakat Türklük aleyhine sonuç vereceği mülahazasıyla değerlendirmemiz mümkün değildir. Ters yönden gidilirse de yol kapalı. Yani herhangi bir olayın cereyan tarzının, herhangi bir değişimin gerekçesinin, Türklük için iyi; ama Müslümanlık için kötü sonuç vereceği de söylenemez. Söylenecekse La İlâhe’nin la’sı ancak tarihe ve topluma ilişkin gerçeklerin yükü altına girilerek söylenebilir. Türklük, ayrı; Müslümanlık ayrı diyenler, gerçekte hangi tarafı tuttuklarını saklamak isteyenlerdir.

Alıntılayan: Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 17.12.2016)

Ölüm Bizi Öldürmez

Yalan dünyayı gurbet bilmişiz
Hakk'a kavuşmağa vuslat demişiz
Kan kusup kızılcık şerbeti içmişiz
Türküz anam ölüm bizi öldürmez

Kapımızı çalanı buyur etmişiz
Döşümüzde imanı gülle eritmişiz
Şiirle buraları vatan eylemişiz
Türküz babam ölüm bizi öldürmez

Nöbette zikr ile hû çekmişiz
Tevhidle köşeleri sınır çizmişiz
Namusumuza halel getirmemişiz
Türküz bacım ölüm bizi öldürmez

Allah adıyla aşka tutulmuşuz
Muhammed'in kulu kölesi olmuşuz
Nice erenlerin namazın kılmışız
Türküz gardaşım ölüm bizi öldürmez

Malazgirt'te gâvura kılıç vurmuşuz
Haçova'da korkak kâfiri kaçırmışız
İstanbul'a kerim kitabı taşımışız
Türküz gözüm ölüm bizi öldürmez

Yağız'ım kendi göynümün eriyim
Çeşm-i aşktan feyzim içerim
Haine Ömer'in tokadın çalarım
Türküz yârim ölüm bizi öldürmez

Yağız Gönüler
(İzdiham, 15.12.2016)

Lütfi Filiz’in sohbetleri, şiirleri daima gönül üzerineydi


1911'de İzmir'in bir ilçesi Tire'de doğmuş olan Lütfi Filiz, ekmeğini 56 yıl boyunca saatçilik mesleğiyle kazanmış bir sufi. Çocukluğundan itibaren şerî kurallara yüksek bir sadaketle yaşar, 13 yaşına kadar süren medrese eğitimi cumhuriyetin ilanıyla sona erer, zira yeni tedrisatta medreselere yer yoktur. Okul yıllarında kalan okuma aşkı Lütfi Filiz'in tüm hayatına sirayet eder. Kendisi Sultan Reşad, Sultan Vahdeddin, İstiklâl Savaşı ve I. Dünya Savaşı'nı henüz çocuk gözleriyle görmüş, sırf bu tecrübeler bile onun bilgi birikimini kuvvetlendirmeye yetmiştir.

Osman Dede'den ve Aziz Şenol'dan alınan ilim
Filiz, hayatındaki anlam arayışının sıklaşmasının ve hakikatin keşfine dair araştırmalarının vesilesiyle 34 yaşındayken tanıştığı Mevlevi-Melami Osman Dede, onu hem kendi manevî iklimine hem de tasavvuf dünyasına dahil ediyor. 5 yıl süren bu beraberlik Osman Dede'nin Hakk'a yürümesiyle bitiyor. Fakat tabiri caizse yaşamındaki ikinci dönem de Kenzî mahlaslı Aziz Şenol'a talebe olmasıyla başlıyor. Tam 23 yıl boyunca ilim, irfan, itikad ve İslâm üzere hocası Aziz Şenol'dan eğitim gören Lütfi Filiz bu dönemi şu dizeleriyle anlatmıştır: "Ben kitab-ı kainatı hatmetmiş sanırdım sevgilim / kadd-ı mevzunun görüp tekrar eliften başladım."

20. yüzyıl Türkiye'sinde tasavvufî ve tevhid esaslı yaşamın gittikçe zorlaştığı herkesin malumudur. Dergâhların kapılarına kilit vurulması birçok mürşidin bir kenara çekilmesine, dervişlerin meydansız kalmasına ve hiç şüphesiz asırlardır her biri 'güzel sanatlar fakültesi' görevi görmüş tekkelerin hayatımızdan çıkmasına sebep olmuştur. Haliyle mürşitler sohbetlerine son derece gizli olarak gerçekleştirmiş, sohbet halkalarını fazla genişletmemiş, şimdinin aksine kendilerinin ve yollarının asla reklam olmasına müsaade etmemişlerdir. Tüm bunlar ortaya mûsıkîmiz yoluyla kazandığımız meşk usulünün sohbet ortamına da yansımasına ve mürşit-mürit arasındaki irtibatta başrol oynamasına da vesile olmuştur. Birçok Allah dostuna ve gönül adamına göre bu şekilde yürüyen yollar daha sağlıklı kalmış, temiz bir şekilde sürmüş ve ardında sayısız kaynak bırakmıştır.

Sohbet halkasını meşk usulünde sürdürdü
Lütfi Filiz mürşitlerinden aldığı talim ve terbiyeyi kendi sohbet halkasına da uygulamış, fazla eser bırakmamış (İnsan gelişmedikten sonra istediği kadar Mushaf okusun ve tekrarlasın, hatmetsin, ona ne faydası olacaktır?" sözü çok önemlidir), nevi şahsına münhasır kişiliğiyle tanıyanların gönlünde engin bir yer edinmiş Allah dostlarından biridir. Temelini Muhyiddin İbnü'l-Arabî Hazretlerinin geliştirdiği ve Vahdet-i Vücud ekolünü benimsemiş Ekberî yolunun sufilerinden olan Lütfi Filiz, tevhid esaslı yaşam üzerine oldukça önemli sohbetler gerçekleştirmiş ve şiirler yazmıştır. Pan Yayıncılık tarafından neşredilen 4 ciltlik "Noktanın Sonsuzluğu" kitapları, dostlarıyla ve talebeleriyle yaptığı sohbetlerinin kâğıda dökülmüş hâlleridir. Bu sebeple okuması son derece keyiflidir ve derinliğinin kıymeti yıllar geçtikçe daha da ortaya çıkmakta, bir ihtiyaç hâline dönüşmektedir.

"Kitaptan kitaba yol var gizli gizli" diyerek fakir burada bir anımı paylaşmak isterim. Noktanın Sonsuzluğu kitaplarını yıllar evvel bir vesile almış, kütüphaneme koymuş, okumak için bir işaret bekliyordum. Okuma serüvenim daima böyle sürmüştür, hiçbir kitabı kendi keyfimce seçmemişimdir. Yıllar geçti, bir takım sorunlar zuhur etti ve tıpkı Lütfi Filiz'in hayattayken yaşadığı bazı ruhî sıkıntılar gibi nicesiyle Cenab-ı Allah kuluna çeki düzen vermek üzere taarruzda bulundu. Bu zamanlarda Mahmud Erol Kılıç hocanın bir kitabını okuyor idim fakat bir gözüm de Lütfi Filiz'in eserlerindeydi. Öyle ki kendisi hakkında çokça bilgi edinmiş ve şiirlerinden sevdiklerimi ezberlemiştim (şiir ezberlemeyi de hiç sevmezdim). Mahmud Erol Kılıç hocanın kitabının son bölümü soru-cevap şeklindeydi ve son soruda bir ya da birkaç tasavvufî kitap önerisinde bulunması rica ediliyordu. Hocanın cevabında sadece bir kitabın ismi vardı: Noktanın Sonsuzluğu. Fakirin uzun zamandır beklediği işaret fişeği işte o an yakılmış oldu...

Sohbetlerinde tevhid ve gönül irtibatı kurdu
Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu ciltlerinde de okunabileceği gibi bahsettiği konu neleri kapsıyor olursa olsun daima tevhidi vurgulamış bir sufi. Metinleri gözden geçirdiğimizde evvela kendisinin Türkçeyi ne kadar güzel kullandığını görüyoruz. Bu sohbetlerin metne geçmiş hâlleri de öylesine lezzetli. Anlattığı konularda diğer sufilere göre daha az kavram kullanmış, doğrudan söylemeyi tercih etmiş, nihayet söylediklerinin kendi dilinden değil Hakk'tan sadır olduğunu "Faniya bu sözleri sen değilsin söyleyen / nutk eden hakkın dili, dilde tercüman benem" diyerek anlatmıştır.

Sohbetlerinde eğitim usulünü şöyle izah etmiştir: "Burada tevhidi ve mertebeleri, ahadiyete varıncaya kadar sözle anlatıyoruz. Ama, bu anlatılanları yaşamadan idrak etmek mümkün değildir. Bunu sözle anlamaya çalışmak "Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah'ın resûlüdür" diyenin Müslüman olmasına benzer. Böylelerine ancak "Dil Müslümanı" denebilir. Gerçek anlamda Müslüman olup, selamete çıkmaksa; (ki bizim eğitimimizin amacı budur) kelime-i tevhidi yaşamakla mümkündür."

Eğitim usulünde zikrettiği gibi tevhid esasına sıklıkla vurgulamış bir sufidir Lütfi Filiz. Bir sohbetinde Melamiliğin en kolay anlaşılan ve en çabuk terfi edilen yol olduğunu söyleyen Filiz, tevhide ulaşma yolunda da "Bir insan "Dünyaya çıplak geldim, çıplak gideceğim" düşüncesine ulaşırsa, o zaman tevhidi bulmuş ve ehl-i tevhide uygun hareket etmiş olur. Böylelerinin arkasından dünya koşturmaya başlar" diyerek kendince bir formül vermiştir.

Tasavvufta âlemi nitelemek için kullanılan bir kavram olan masiva, Lütfi Filiz'e göre tevhid ehli olan insanlarda yok hükmündedir. Çünkü: "Masiva tevhidle yeni ilgilenmeye başlayanların dikkatini bir noktada toplamak için ortaya atılan bir kavramdır. İşin aslı öğrenilip, Hakk’tan başka bir şey olmadığı idrak edildiğinde, masiva diye bir şeyin olamayacağı da anlaşılmış olur."

Şiirleriyle gönül sahiplerine seslendi
Lütfi Filiz yalnız sohbetleriyle değil, ney üfleyerek, ilahi besteleyerek ve Fânî mahlasıyla şiirler yazarak, söyleyerek nice gönülde hâlâ hatırlanan ve hatırlanacak olan bir yer temin etmiştir. "Yâ hû" redifli şiirini bilmeyen yoktur. Özellikle bir dizesinde birçok sorunun cevabı vardır: "İmtihan için oluptur dâima neş'e, azap / sen seni bilmek içindir kahrı, lütfu be yâ hû."

1945 yılından beri yazdığı şiirleri "Fânî Divanı" adıyla Pan Yayıncılık tarafından 2002 yılında neşredilmişti. 309 sayfalık bu eseri şimdilerde bulmak güç, umulur ki tıpkı Noktanın Sonsuzluğu ciltlerinde olduğu gibi bu kitap da yeni baskısıyla gönül ehlinin istifadesine sunulur. Zira içerisinde derin bir tasavvufî ömrün şiirleşmiş hâli bulunmaktadır.

Gönül denen o eşsiz kelimeyi şiirlerinde en çok kullanmış sufilerden biridir Fânî. Genellikle mürşit-mürit ilişkisiyle ve tevhid yorumuyla gönül denen kavramın içini doldurur. Misalen; "Ebedî ruha şifâ, aşk ile yansın bu gönül / bir az eksilse heman ye's ile solsun bu gönül" der ve şöyle devam eder: "Bu gönül bir idi zaten ezelî dostu ile / bir olan yâr ile birlikte karar etti gönül."

Yol göstereni olmayanın zevki kederdir
Mürşidin gerekliliği ve manevi tekamül için formüller gayet açık biçimde gözlenebilir Lütfi Filiz şiirinde. Fânî için "yalnız gidenin hâli harap, ömrü hederdir / yol göstereni olmayanın zevki kederdir". Bunun için öğüdü ise şöyledir: "Bir mürşid-i kâmil ara, boş geçmesin ömrün / şeksiz yolu aydınlatan ol şems-i zaferdir."

Görüldüğü gibi günümüz Türkçesinin yoğun olduğu, rahatlıkla anlaşılabilir ve akılda kalıcılığı yüksek bir üslub anlayışı var şiirlerinde Lütfi Filiz'in. Öğütlerini, karşısındaki gönülleri incitmeden, sohbet edermiş gibi, gönülden verir. Her öğüdünde muhakkak varılacak noktanın zevki, keyfi ve ecri üzerine de yorum katar: "Gel kendini bil geçmeden ömrün bu fenâdan / bir mürşide bağlan haber al zevk-i bekâdan / rüzgâr gibi geçmekte günün gafleti, terk et / gir mekteb-i irfâna, oku ilmi Hüdâ'dan."

1966 yılında yazdığı bir şiirinde modern Türk şiirine yakın bir üslup vardır. "Tüm güzellere güzellik vereni gördünüz mü / O bu illerden değil / tüm iller O'nun" diye başlar bu şiirine ve şöyle bitirir: "Ben sustum / bilen, gören, bulanlara ne mutlu / tüm güzellere güzellik vereni."

14 Aralık 2007'de Hakk'a ve mürşitlerine kavuşan Lütfi "Fânî" Filiz'i vefatının dokuzuncu senesinde rahmetle, minnetle anıyorum.

"Hiçbir dileğim yok senden ilahi,
İstediğin gibi olayım yeter.
Gönüller tahtının Celisi Şahı,
Kapında bir kulun olayım yeter.
Çok söze lüzum yok edebi takın;
Bir söz var 'kurbanın olayım' yeter."

Bu muhteşem şiirine gönülden 'âmin' diyerek yazımı bitiriyorum.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 14.12.2016)

Kimlerin Sessizliği

* Muhterem hocam Kemal Sayar’a

Pes edip es verip sussalar da
Konuşsam biraz anlamdan
Söylemek dururken susulmaz sevgi
Aşk ki koca bir baston, ölümün karşısında
Anlam ve sevgi, durdurmaz kimseyi

Çıksam yollara hiç durmasam
Geceye, sokağa, odama ama hep çıksam
Elbet bayırlar da konuşur kendi dilinden
Anlasam, dünya ki kocaman bir fotoğraf karesi
Kanayan, bantlanan ve susan yaraların özeti

Sessizliğin sesi, kıvranıyor duyulmak için
Hız bölüyor, asfalt çarpıyor, beton çıkarıyor
Çarpılan oluyor çocuklar hep, iyi dinle
Müzik ki ruhun sessizliğidir gürültü olmayınca
Biraz yavaşla insanoğlu, belki biraz daha

Ninnilerin arasına giren o reklamlar
Oyuncakçı vitrinindeki tablet gibi sırıtırken
Yarılıyor göğsüm, yarılanıyor göğ
Görünmüyor hiç, gölge ki zamanın o sessiz rehberi
Çocuklara boş arsalar ve parklar göstermiyor

İnsanlar arasında yeni bir merhamet selamlaşması
İşte böyle (koca bir sessizlik) olsa
Kırılan hayallerini anlatsa mırıldanan çocuklar
Merhamet ki ezilmiş kedisi eve kıvrılan sokağın
Can çekişen bu hayat söyle, “kimlerin sessizliği?”

Yağız Gönüler
(Birnokta, 179, Aralık 2016)

Asıl kaybettiğimiz maddî güç değil, ahlâktır


Geçmişini kaybetmiş, ne yaptığını, kim olduğunu bilmeyen bir adamı ruh doktoruna götürürler. Biz de son iki asırdır bu haldeyiz. Halimiz marazîdir. Daha da kötüsü bu marazı normal kabul edip, onunla yaşamaya alışmış durumdayız. Ne yaptığımızı hatırlar gibi olduğumuzda da, günümüzde başka bir işe yaramayacağımızı düşünüp kendi köşemize çekiliyoruz. Kaybettiğimiz sadece geçmişimiz değil. Hatırlayamıyoruz, ama asıl vahimi hatırlamak istemiyoruz. Yani irademiz de kaybolmuş durumdadır. Bugünkü perişan halimize bakıp, ya kendimizi inkâr ediyoruz, ya da geçmiştekilere bugünün suçunu yüklüyoruz.

"Kimiz?" İki asırdır bu soruyu her an, her gün soruyor, cevabını ise çılgınca bir ataletle başkasından bekliyoruz. Bu soruyu ve cevabını hep bizden öteye taşıyoruz. Soruyu başkasına sorduktan sonra, cevabını bizim vermemiz mümkün mü? Halbuki teslim etmemiz gereken şey, bu kayıplığın, yitikliğin bizim kendimizle ilgili olduğudur. Kaybedilmedik, kaybolduk. Birileri yitirmedi, biz yitirdik. Zayıf isek onun suçlusu da ilk önce biziz. Zebûn isek, bizi biz kendi ellerimizle bu hale getirdik.

Düşmeyene kim ne yapabilir? İtiraf edelim, biz düştük ama kendi ayaklarımız yokmuşçasına hâlâ başkasının yardım elini beklemekteyiz. O halde kaybettiğimiz sadece imânî bir hayat, insanî bir medeniyet değil. "Kendimiz" olmayı unuttuk evvela. Ondan sonra kendi şerefimizi, kendi dünyamızı, kendi medeniyetimizi, kendi renklerimizi, kendi tarihimizi, coğrafyamızı, zevklerimizi.

Evet, iki asırdır yanlış bir soruyu soruyoruz: "Neden bu hale düştük?" Doğru soru ise şudur: "Kendimizden nasıl ayrı düştük?" Bize gâib olan, yani ötesine, uzağına, taşrasına, gurbetine düştüğümüz vatan, mekân, hâne nedir?

"Kendi" kelimesiyle başlayan cümleleri "kendi"si olarak kurabilenler medeniyet sahibidir. Yoksa mesele güç de değildir, zenginlik de. Her güç kazanma yolu zayıflıktan başlar. Önceden fakir olmayana nasıl "zengin oldu" diyebiliriz ki? Kendisi olanın gücü de kendisine hastır. Başkasının şemsiyesi altına girmeden, ıslanmasına bakmadan çâre araştıran mutlaka kendi şemsiyesini bulacaktır.

Zamana da mekâna da hâkim olmak, bizim sandığımızın aksine "kendimiz" olmaktan çıkıp "başkası", yani Batılılar gibi güç kazanmak, güçlü olmaktan geçmez. Bizim hâkimiyetimizin de, gücümüzün de temeli kulluktur.

Müslümanın güç sahibi olması gerekir, evet, ama başkası gibi değil, kendisi gibi. Yani asıl kaybettiğimiz maddî güç değil, ahlâktır. Yani kendimiz olma bilgisi, uyanıklığıdır.

Müslümanın diğer insanlar esas farkı Görünmeyen'e Hakîm Olan'a teslim olmuş olmasıdır. Ama "teslim olmak" bizim gibi mâruz kaldığımız her netâmete ve dünyevî güce teslim olmak değildir. Rabb'e teslim olmak, insanın hâli ne olursa olsun, fakir olsun, esir olsun, gücün tâ kendisidir. Bu kaynağa dayanan güç hayır getirir, savaştığı anda bile kılıcından kıvılcım değil, nur saçar. Bu temiz kulluğa yaslanmayan her güç ise karşısında zebûn düştüğümüz zulmetin bir parçası olur ancak.

İki asırdan beri hepimizin hissettiği ama açıkça söylemediği şey, "kendimiz"i kaybettiğimiz, "kendimiz"den gurbette olduğumuzdur.

"Kendi" olmadığı yerde dünyanın, hayatın, işin, fikrin, ilmin, sanatın anlamını sadece başkaları belirler. Kendisizliktir asıl gaybûbet.

Oysa her kayboluş bir buluştur. Ve her buluş da bir oluş.

Kayıplığımızın farkına varamadık, o yüzden kendimizi bulamadık. Kendimizi, yani kendi hanemizi, vatanımızı, yerimizi, özümüzü.

İki asırdır başkasını kendimiz, gurbeti vatanımız sanıyoruz.

O yüzden kendimiz olamıyoruz, kendimiz kalamıyoruz, kendimiz ölemiyoruz.

Müslüman bu âlemde seferîdir. Seferî olmak da, seyyâh olmak da güzeldir. Bize emredilen harekettir, yerinde durmamaktır. Durduğu yeri vatan belleyen kaybolmuş demektir. İstikameti, menzili olup da o yolda kaybolan mutlaka doğruyu bulacaktır. Çünkü yolunu, menzilini bilen seferî olur, seyyâh olur. Gideceği yeri bilmeyen onulmaz bir gâibdir, tümden kayıptır.

Fakirliği düşkünlüğe, zayıflığı zebûniyete, kaybolmuşluğu şaşkınlığa dönüştüren şey "kendisi" olmamaktır.

Zamanı geldi, çoktan geçti bile. Artık kayıplığımızda bile kendimiz olmaya başlamalıyız. Göreceğiz ki kendimizi bulduğumuzda; kendi fikrimizi, işimizi, ahlâkımızı, gücümüzü bulacağız. Ve oluşların en güzeliyle olacağız.

Savaş Ş. Barkçin, "Kayıp Aranıyor"
(Kalbin Aklı: Medeniyet Üzerine Yazılar, İnsan Yayınları, Aralık 2016, sf. 97-98-99)

Alıntılayan: Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 10.12.2016)

Bize bu dünyada ruhumuzu eğitmek emredildi


Mevlânâ Hazretleri "Sineğin konduğu şeyler var, arının konduğu şeyler var" buyuruyor. Günümüzde sıkça kullandığımız "at iziyle it izi birbirine karıştı" sözünün irfani olanı bir nevi. Bunca karışıklık içinde bilhassa gençler, dertlerine dermanı bulma konusunda yörüngesiz bir şekilde oradan oraya savruluyorlar. Onlara yol gösterenlerin ne bir yetkinliği var ne de bu yol gösterenlerin gösterdiği yollar hakiki bir yol. Dolayısıyla gençler yoldan uzak, yolsuz bir şekilde yaşıyorlar ve yola çıkmaktaki lezzeti bilmiyorlar. Yalnız yola koyulmakta, çile çekmekte, kapıda beklemekte nasıl bir tekâmül sağlanabileceğinden habersizler.

Her gün bir yenisi çıkan tasavvuf kitaplarının birçoğunun yalnızca "Allah de ötesini bırak" seviyesinde olması, televizyon programlarında ve söyleşilerde görünen "tasavvufçuların" ekseriyetinin bağırıp çağırmaktan ve onu bunu kötülemekten öteye geçememesi gibi birçok neden, bugün tasavvufun daha zor anlaşılmasına hatta daha da tehlikelisi, yanlış anlaşılmasına sebep oluyor.

Vakıf tarikatları, holding tarikatları, turne tarikatları
İçinde çok ciddi(!) bir emlak zinciri olan vakıf tarikatları, yalnız kendi yollarının(?) doğru olduğunu düşünen holding tarikatları, sema organizasyonu tarikatları, turne tarikatları bir tarafta; eline imkân geçen her dakika tasavvufa saldırmayı fırsat bilen vahhabi, şirazi, selefi meşrep gruplar diğer tarafta, büyüklerin isimlerinin sonuna -cı, -ci getirerek yani tarikatlar kuranlar (tarikat sonradan kurulur mu? turşu mudur tarikat?) başka bir tarafta. Haliyle bu ortamda tasavvuf sanki korkunç, bedbaht, içi tehlikelerle dolu bir mevzuymuş gibi ortada duruyor. Kimsenin de onu yerden kaldırmaya niyeti yok.

İlahiyatçılar "hâlâ karpuz yemek sünnet mi?" diye tartışıyor. Tanıdığımız tasavvufçular kitaplarının satması için başka âlemlerde. Bunlar gizli kapaklı işler değil, köyün görünen ve kılavuz gerektirmeyen tarafları. Kılavuz gerektiren taraflarını ise Genç Tasavvufçuları Destekleme ve Geliştirme Derneği tarafından 29 Ekim 2016'da düzenlenen söyleşide Mikail Türker Bal anlattı.

Bugün veren yarın alacak, hesap soracak
Özellikle Balkan tarihi araştırmalarıyla ve irfan geleneğimizle tasavvufun incelikleri üzerine yazdıklarıyla, söyledikleriyle tanıyanların gönlünde yer etmiş ince bir ruha sahip olan Mikail Türker Bal, söyleşisinde tasavvufun hususi boyutlarına değinirken günümüzdeki krizleri üzerine de oldukça ciddi açıklamalar yaptı. Tasavvufun ahlaki bir eğitim olduğunu ve dinin manevi tarafını oluşturduğunu belirten Bal, dini hayatta bir ruh, özgün bir taraf aranıyorsa bunun yalnızca tasavvufla sağlanabileceğini söyledi. Dinleyicilere "Peygamberimiz zamanında tarikat var mıydı?" sorusunu yönelttikten sonra şu cevabı verdi: "Yoktu, çünkü onun ahlakı tarikattı."

Kimsenin kendini küçümsememesi gerektiğini, bir güneşten faydalanan insanın muhakkak başka insanlara da bir fayda sunacağını, o güneşten bir parçayı başka yerlere taşıyabileceğini vurgulayan Bal; "bunu başarabiliyorsak doğru yoldayız... İşimiz sadece hâlle, kâlle (sözle) işimiz yok, onu başkaları yapıyor zaten, onu başkaları çok da güzel yapıyor" diyerek günümüzün medyatik isimlerini "kabuk ehli" olarak nitelendirdi ve epey de taraftar topladıklarını belirtti. Böylece geriye kalan insanların bir öz olduğunu, o özün doğru isimlerle buluşması gerektiğini de hassasiyetle vurguladı.

Günün muhasebesini yapan insan, bir yol katediyordur
İnsanın Allah'ın rahmetini hissedebilmesi için yorum yapmasının ve tefekküre vakit ayırmasının ne kadar kritik olduğunu dolaylı yoldan önemli misallerle anlatan Bal, "günün muhasebesini yapan insan, tasavvuf konusunda bir yol katediyordur" dedi. Avamın yaşam şeklinin ise işe gidip gelmek, yeyip içmek, güzel giyinmek, iyi bir uyku çekmekten ibaret olduğunu söylüyor. Çünkü: "Nasip olmayınca yola girmek de mümkün olmuyor ve yaşamda muhasebe yapacak bir disiplin edinilemiyor. Bizim bir işimiz var, bir mum olup dünyada herhangi bir yeri aydınlatmak, bizim işimiz olmalı, isterse bir metrekare olsun. Biz bir bayrak yarışı içindeyiz. Büyüklerimizin getirdikleri hizmet günümüze kadar geldi ki biz bugün burada bunları konuşabiliyoruz... Rahmet-i ilahiye her an üzerimize yağıyor, dünyadaki erenlerin nefes alıp vermesiyle bu rahmet her an üzerimizde."

"Allah (c.c) Peygamberimizi sevmiş, 'habibim' buyurmuş, biz de sevmek zorundayız. Bunun başka bir tercih şekli yok. Allah sevmişse biz de seveceğiz." diyerek çok hassas bir yere temas eden Bal; insanın haddini ve sıradan olduğunu bilmesinin gerektiğini fakat ruhu büyütmenin, tekamül sağlamanın gerekliliğini, camide tekamül sağlanmasının mümkün olmadığını, ancak tasavvuf disipliniyle manevi bir ilerlemenin sağlanabileceğini, bir aynaya ihtiyacımız olduğunu ve bu ayna görevini yalnız mürşitlerin üstlendiğini vurguladı. "Bir mürit, mürşidini haftada bir görmek zorunda. Fırsat yok, iki haftada bir. Olmadı üç haftada bir. Sonrasında zaten gönül kararmaya başlar ve her türlü şeyi de rahatlıkla yapar insan. Mürşidin niye faydalı olduğunu işte görüyoruz değil mi? İnsan olarak bu dünyada ruhumuzu eğitmek emredildi bize. Bu eğitim için gönderildik. Biz doktor olalım, mühendis olalım, şunun bunun için gönderilmedik. Bize bunun da hesabı sorulmayacak. Niye mühendis olamadın niye tıp okumadın? Hayır, o bizim dünyalık kazancımızı kazanalım diye bir vesiledir, meslektir. Ancak döndüğümüz zaman aslî vatanımıza, sorulacak şey; sen insan olabildin mi dünyada?"

Çocuklarımız kötü ağlara takıldı, millete silahını çevirdi
Günümüzde gençlerin eğitiminin, terbiye ve ahlak disiplini içinde büyümelerinin ne kadar önemli olduğunu, son dönemde yaşanan siyasi gelişmeler çerçevesinden misaller vererek de anlatan Mikail Türker Bal; malum terör yapılanmasını işaret ederek şunları söyledi: "Bu kadar rezil olabilecekleri, bu kadar ortaya çıkabilecekleri aklıma gelmiyordu. Allah içlerini dışlarına öyle bir çevirdi ki, elhamdülillah. Gerçekten ne kadar şükretsek az, çünkü oralara bugün sizin çocuğunuz düşmüyorsa yarın belki torununuzun düşme ihtimali vardı. Belki komşunuzun belki akrabanızın. Ama, yenilerinin türediğinin de bilincinde olun. Onların büyümesine katkı sağlayacak her şeye karşı uyanık olmamız lâzım."

Silsilesi olmayan yol, tasavvuf yolu değildir
Günümüzde tarikat, cemaat, yol, grup, örgüt, vakıf gibi isimlendirilen şeylerin muhakkak denetimden geçmesi gerekiyor. Mikail Türker Bal yine kendi üslubunca bu denetimi bizlerin nasıl yapabileceğini, irfani kaynaklardan örneklerle anlattı. Burada silsilenin, mananın ne kadar önemli olduğunu da belirtti.

Taçlar, hırkalar, zikir gösterileri ve bir ton fotoğraf Facebook gibi sosyal mecralarda gırla. "Bize bunlar mı lâzım?" diye soran Bal, silsileden sonra vird ile evrad-ı şerifin de birer tespit aracı olduğunu anlattı.

Bu son derece lezzetli ve üç saate yakın süren konuşmanın tamamını şuradan izlemek mümkün.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 03.12.2016)

İstanbul 35. Kitap Fuarı notlarım


Bir faydası olacağını düşünmüyorum ama yine de içimi dökeyim.

1. İletişim Yayınları fuara zorla katılmış sanki. Lutfedip %20 indirim yapıyorlar ve her kesimden ‘müşteri’ye rağmen suratları beş karış.

2. YKY’de bazı yeni kitaplar standa getirilmemiş. Çalışanlar yayınevinin neşrettiği kitaplardan bihaber. Orhan Pamuk fazlasıyla öncelenmiş.

3. Metis Yayınları hem stant planı hem de okucuya yardımcı olmak anlamında dikkatimi çeken en kaliteli hizmeti sunmuş. Tebrik ederim.

4. Bir yayınevi çalışanı o yayınevinin hangi konularda donanımlı olduğunu bilmeli. Bir yazarının son kitabı sorulduğunda google’a bakmamalı.

5. Standa gider gitmez “yardımcı olabilir miyim?” diye sorup okuyucunun başına dikilmek hoş değil. Koton mu orası ya hu Paşabahçe mi?

6. Yayıneviysen ve sosyal medya hesabından son kitaplarını bangır bangır duyurduysan standa da getireceksin. Dergâh bu hatayı yapmış.

7. Belirli bir meblağın üstündeki alışverişte yayınevi hediye vermeli. Adam 100 liralık kitap almış sen ona kitap ayracı veriyorsun, ayıp.

8. Ayrıntı ve İthaki stantları oldukça özenliydi. Zaten iyice seviye atladılar. Okuyucuları da yayınevi çalışanları da kaliteli, titiz.

9. Fuar kitlesinde 14-18 yaş arası, simsiyah giyinmiş korkunç saçlı çocuklar gördüm. Okudukları romanlardaki tiplere özenmişlerdi. Üzüldüm.

10. Renkli çantalarıyla, annelerinin ve babalarından elinden tutup etrafa neşe saçan ‘kitap böcekleri’ni görmek dünyanın en güzel umuduydu.

11. Bir elinde ejderhalı romanlar taşıyan çocukların diğer ellerinde Hasan Ali Toptaş kitapları görmek, maçın 90 dakika olduğunu hatırlattı.

12. Netice-i kelam; istediğiniz kitabı internetten daha ucuza, yorulmadan alabilirsiniz. Ama kardeşinizi, çocuğunuzu bir kere olsun götürün.

Yağız Gönüler
(İzdiham, 13.11.2016)

Biten 30 yılın ardından oğluma 30 öğüt


1. Her işe Allah'ın adıyla başla, O sana yeter.

2. Kimsenin, hiçbir kurumun ya da ekibin adamı olma, "Allah adamı" ol.

3. Mertlik hırkasını üzerinden çıkarma lakin yalnız kalmaya kendini hazırla.

4. Para cebinde çok olursa, gönlünde yok etmeye bak.

5. Çok kitap okuma, doğru kitapları oku.

6. Felsefesiz, tavırsız, üslupsuz olma. Hepsi sana estetik ve ahenk kazandırır.

7. İyi müzik dinle. Böylece başka dünyalar da dinlenir.

8. İyi resimler gör. Böylece başka kapılar da görünür.

9. Kendine bir yol bul, bir mürşit bul, bir rehber bul. Kılavuzsuz yol alınmaz.

10. Kendine yetebilecek kadar bir enstrümanın olsun. Bu kalem de olabilir.

11. Ailen, işin, aşın dışında mutlaka bir meşgalen olsun.

12. Fazla insan yüktür, az insanla görüş.

13. İhtiyacını al, fazlasının hesabı ağır olur.

14. Ev ve araba dikili ağaç değildir, bir fidan dik, gölgesini düşle.

15. Bir hayvan yetiştir. Kedi tavsiyemdir.

16. Çok fazla hayal kurma, rüya yakala.

17. İlk kavganda dayak yersen ikincisinde mutlaka dövecek yeteneği edin.

18. Kimseye 'işsizim, param yok' deme. Hor görürler garibi, sen görme.

19. Yetim giyindir, öksüz doyur.

20. Kul hakkı yeme, vebali ağır olur.

21. Kimsenin aklına güvenme, kendi kalbini dinle.

22. Tecrübe, ilimden üstündür. Büyüklerin hayatlarını, eserlerini oku.

23. Ruhunu keşfetmen, diplomadan daha önemlidir. Hayatın anlamını ara.

24. Seni doğuran ananın, sana bakan babanın kıymetini bil.

25. Yaşadığın memlekete sahip çık, şehrini göz et, koru ve kolla.

26. Doğduğun topraklara muhakkak bir borcun vardır, o borcu öde.

27. Gönülden gönüle uzanan yolları keşfet.

28. Rızkı veren Hüdâ'dır, kula minnet eyleme.

29. Yürürken tövbe et, yatarken şükret, dilinden zikri eksik etme.

30. Allah'tan başka her şey puttur.

Yağız Gönüler
(İzdiham, 01.12.2016)

Türklerin Manevî Eğitim Sistemi


Osmanlı tarihçiliğine eserleri ve araştırmalarıyla damgasını vurmuş olan ve kendisinden sonra gelenlerinden ondan hâlâ istifade ettiği, etmek zorunda olduğu merhum Fuad Köprülü; 1930'lu yıllarda kaleme aldığı eserlerinde özellikle bir konuya değinir: Osmanlı'ya ruh veren erenler, dervişler, âlimler, şeyhler. Kuruluş dönemi olarak adlandırılan XIII. ve XIV. yüzyıl arasında Anadolu'yu hem iktisadi hem de içtimai anlamda örgütleyen, bir anlamda ise Anadolu'ya ruh veren üç oluşumdan bahseder Köprülü: Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum ve fakılar.

Köprülü'den hemen sonra gelen ve onun anlayışını daha da genişleten Ömer Lütfi Barkan ise "Kolonizatör Türk Dervişleri" diyerek bu örgütleri birbirine bağlar. Aynı adlı kitabında şöyle özetler Kolonizatör Türk dervişlerini: "Birçok köylere ismini veren, elinin emeği ve alnının terile dağ başlarında yer açıp yerleşen, bağ ve bahçe yetiştiren dervişler ve daima garbe doğru Türk akını ile beraber ilerleyen benzerlerini doğuran zaviyeler ve bu zaviyelerin harbe giden, siyasi nüfuzlarını padişahların hizmetinde kullanan, zaviyelerinde padişahları kabul eden ve onlara nasihat veren şeyhler bizim alakamızı celb etmek için birçok vasıflara haizdirler."

Maneviyat erenleri

Önce Köprülü'nün sınıflandırdığı topluluklara genel bir şekilde göz atmamız gerekmektedir. Askerî, dinî ve meslekî teşekküller olarak bir konu içine dahil ettiği bu gruplar için Köprülü bilhassa Âşık Paşazâde'den istifade etmiştir. Âşık Paşazâde'nin "maneviyat erenleri" olarak izah ettiği bu teşkilatlar şöyledir:

Gâziyân-ı Rum: Diğer adıyla Gâzîler ve Alpler. Türk toplumunda daha evvel Alpler olarak bilinen ve İslâmlaşmayla birlikte Gâzi unvanıyla anılan bu toplulukların esas görevi savaşmaktır. Cihat ve gaza onlar için hem bir yaşam biçimi hem de topluluklarının geleceği adına olmazsa olmazdır. Din, vatan ve millet için hem canlarını hem de mallarını feda etmeye her daim hazırdırlar. Barkan ekolünden gelen Halil İnalcık; 1302'te bir imparatorluk ordusunu Bafeus'ta yenecek kadar güçlenmiş ve bir beyliğin ilk defa ciddi biçimde ortaya çıkmasını sağlayan Osman Gazi'yi şöyle tanımlar: "Ucta Türkmenleri ve gelen gâribleri gazâ savaşları için örgütleyen, subaşılardan bir alp gâzi idi. Onu ötekiler arasından seçkin duruma getiren özellik, Osmanlı tradisyonuna göre bir Vefâi Babâî tarikat halifesi olarak uca gelen Ede-Bâli'nin yakınlık ve manevi desteği olmuştur. Osman Gazi'nin başarısı, seferde alpleri ve nökerleri bayrağı altında toplayabilmesidir."


Âhiyân-ı Rum: Diğer adıyla Anadolu âhileri. Anadolu'da Türkler tarafından ortaya çıkarılmış olan fütüvvet teşkilatlarının gelişmiş ve yayılmış hâlidir. Arapça "kardeşlik" anlarnma gelen Âhilik, iş hayatında da kan bağı kadar yakın olan toplulukların davranışlarını ortak kılan bir değerler bütünüdür. Osmanlının tarih sahnesine çıkışını hızlandıran sebeplerden biri olan Moğol istilası ve diğer uzun süreli iç isyanların Anadolu'yu paramparça etmesinden endişen eden bazı manevî liderlerin, mürşidlerin, hocaların ve erenlerin sorumluluğu kendi üstlerine almasıyla iyice belirginleşmişlerdir. Bu ve buna benzer tehlikeli durumlarda bir refleks olarak ortaya çıkan âhilerin bilinen ilk liderlerinden biri Âhî Evran'dır. Anadolu topraklarını manevi iklimle yeşerten Horasan erenlerinin şüphesiz meslekleri de vardı. Bu meslekler kimi zaman birbirinden kopuk, bağımsız ve ilişkiyi önemsemeyen bir tutum içindeydi. Bu tutum, Anadolu toplumunda milletleşme sürecinde olumsuz bir vaziyetken Âhî Evran, zaviyelerden, tekkelerden müteşekkil esnafın birlik ve beraberliğini sağlamıştır. Öyle ki bu düzen asırlar boyu devam etmiş, her mesleğin bir üstadı olmuştur. İşte bu üstadlara âhî, topluluğa da âhîler denmiştir. Âhî Evran'ın ortaya çıkardığı bu yapı Osmanlı Devleti'nin asırlar boyunca iktisadi yapısının temelini oluşturduğu gibi bekar gençlerin birer meslek kazanmasını ve onların da meslek erbabı yetiştirecek duruma gelmelerini sağlamıştır. Unutulmamalıdır ki tarihte büyük yol kat eden devletlerin ekseriyeti, gençlerini çocuk denen yaşlarda yetiştirmeye başlamış ve onlara muhakkak bir meslek yahut sanat kazandırmıştır. Âhîlerin toplantı yerleri çoğu zaman tekkeler olmuştur. 800'e yakın maddeden oluşan bir fütüvet nizâmnâmelerini vardır. Her meslek erbabının bir "âhî babası" vardır. Mesleğini "yapabilecek" yeteneğe kavuştuğunda aldığı icazetnâmeyle kendi işini kurar. Eğer affedilmeyecek bir şey yaparsa (Yapımında eksik deri kullanılmış bir ayakkabı, az hamurlu ekmek, su katılmış süt vb.) muhakkak cezalandırılır ve hatta meslekten men edilirdi. "Pabucu dama atılmak" sözü, mesleğinin hakkını ver(e)meyen bir ayakkabıcının meslekten men edilmesini açıklamaktadır.

Bâcıyân-ı Rum: Yukarıdaki örgütlerde yer alanların hanımları da Anadolu'nun manevi ikliminin güçlü bir temele oturması ve daima gelişmesi için ellerinden geleni yapmışlardır. Bilhassa uc beyleriyle Türkmen kabilelerinin hanımlarından müteşekkil olan bu grup herhangi bir resmiyete bağlı olmamakla birlikte tabiri caizse cephe gerisidir. Bazen aşlarıyla bazen de silah taşımalarıyla topluma katkıları olmuştur. Özellikle de topluluğa yeni katılanlara gösterdikleri hoşgörüyle, daima gönülleri fethetmişlerdir.

Abdalân-ı Rum: Yukarıda Horasan erenleri olarak bahsettiğimiz topluluğun örgütleşmiş adıdır. Moğol istilasından önce Anadolu'ya Maveraünnehir, Harezm, Horasan, Azerbaycan yoluyla birçok derviş gelmiştir. Bu dervişlerin her biri farklı bir tarikata mensup olduğundan usulleri, erkanları ve şüphesiz yaşam biçimleri gibi görünüşleri de farklıydı. Kimisi çıplağa yakın bir formda gezerken kimi de hiç toplumun içine karışmayıp geri planda rol üstlenmeyi severdi. Dervişlerin bağlı olduğu bir tarikat olduğu gibi o tarikatın da bir şeyhi bulunurdu. Dolayısıyla her tarikatın da eğitim metodu farklıydı. Ahmed Yesevî, Şihabüddin Sühreverdi, Necmüddin Kübra, Muhyiddin İbn Arabi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bu büyük şeyhlerden bazılarıdır. Şeyh - derviş yapısı için Tapduk Emre - Yunus Emre örneği, verilebilecek en güzel örneklerden biri olacaktır. Yunus Emre, "Yunus" olabilmek için yıllarca Tapduk'un ocağına odun taşımış, bu odunların her birini aynı eşitlikte kesmeye özen göstermiştir. Çok daha sonrası için ise Üftâde Hazretleri - Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendi örneğini vermek de mümkündür. İşte Edirne'den Bursa'ya, Ankara'dan Malatya'ya kadar Anadolu toplumu bu erenlerin edepleriyle önce büyükler önünde eğilip küçülmeyi, daha sonra da büyümeyi öğrenmiştir. Bu erenler sıklıkla Vefaiyye, Haydariyye, Yeseviyye, Rufâiye, Mevleviyye tarikatlarına mensupturlar. Erenlerden bugünlere elbette büyük sorunlarla boğuşmak zorunda kalmıştır tekke kültürü fakat asırlardır, günümüzde bile söylenen bir sözdür: “Bu memlekette ayağı taşa takılan bir tekkenin kapısının önüne düşerdi.


Memur, asker, sivil eğitim merkezleri

Osmanlıda ilk eğitim manevi anlamda verilmiştir, dolayısıyla eğitimin temelleri sağlam atılmıştır. Fetih dönemine kadar merkezi bir sisteme sahip olmayan Osmanlı, fetihten sonra merkezileşmiş ve çeşitli örgütlerin resmileşmesiyle birlikte kurumsallaşmıştır. Ancak bu durum erenlerin manevi eğitimine elbette engel olmamıştır, aksine onlardan da istifade edilerek medreseler inşa edilmiş, kurulan eğitim kurumlarında da kendilerinden muhakkak yararlanılmıştır.

15. yüzyıla kadar klasik eğitim metotlarından vazgeçmeyen Osmanlı, dönemin değişen ve gelişen şartlarına kendi yöntemleriyle ayak uydurmuş, çoğu zaman dünya üzerinde en iyi eğitimi veren kurumlara sahip olmuştur. Klasik dönem sonrasında memur yetiştirmek için Enderun, acemi oğlanlar ocağı, mülkiye mektebi, darülmaarif, mekteb-i osmani ve lisan mektebi gibi kurumlar ciddiyet kazanmış, önemini uzun zaman sürdürmüştür. Kara, donanma, havacılık ve tıp üzerine de bilhassa askerî anlamda ihtiyaçları karşılayacak mektepler teşkil edilmiştir. Sıbyan mektepleriyle başlayan sivil eğitim ise oldukça farklı kurumlarda aralıksız devam etmiştir ve bu kurumların kuruluşu klasik döneme, büyük bir kısmı ise fetih dönemine aittir. Özellikle medreseler, darülkurralar, iptidai- idadi- rüştiye, darülfünun, darüşşafaka, dârülmuallimât ve mekteb-i aşîret-i hümâyun bu kurumlardan bazılarıdır.

Osmanlı’da temel eğitimi, İslam eğitim sisteminin de temeli olan medreseler sağlamıştır. Çok sıkı bir denetime tabi tutulan medreselerde fıkıhtan mûsikîye, kelamdan fen ilimlerine kadar birçok konuda eğitim verilirdi. Fatih Sultan Mehmed’in kurduğu Sahn-ı Seman Medresesi, fetihten sonra kurulan ilk ve en büyük eğitim kurumlarından biridir. Tabiri caizse bir akademidir. Bu medrese; Timur İmparatorluğu'nun 4. Sultanı, matematikçi ve gökbilimci olan Uluğ Bey’in hizmetinde bulunmuş Ali Kuşçu’nun liderliğinde teşkilatlanmıştır. "Sekiz Bölüm” anlamına gelen Sahn-ı Seman Medresesinde ismi gibi sekiz bölüm vardı ve 19 odası bulunmaktaydı. Her odada en fazla iki-dört çocuğa ders verilirdi. Günümüzde verilen birebir eğitimin başlangıç yeri olarak Sahn-ı Seman Medresesi’ni göstermek mümkündür.

Yaygın olarak Osmanlı’da eğitim tüm toprakların her köşesinde camiler, mescitler, tekkeler, zaviyeler, sahaflar, loncalar, kıraathaneler, meşkhâneler ve mevlevîhâneler vasıtasıyla verilmiştir. Özellikle tasavvufî hayat, Osmanlı toplumunun asırlar boyunca diri kalmasına imkân sağlamıştır. Edirne, Bursa ve Konya merkezli tekkelerin irşad faaliyetleri, dervişleri vasıtasıyla tüm Osmanlı topraklarına yayılmış ve bu da “Türk İslâmı” adı verilen yapıyı ortaya çıkarmıştır. Sûfiler aşk için "Tadan bilir tatmayan bilmez" (Men lem yezuk lem ya'rif) demişlerdir. Türk sûfilerin buna katkısı ise şöyle olmuştur: "Men lem yezuk, bilmez yazık."

Tasavvuf kültürü Mustafa Kara’dan nakletmek gerekirse şu konulardan müteşekkildir:

- Tasavvufî şahsiyetler: Sufîler, dervişler
- Tasavvufî eserler: Kitaplar, risaleler
- Tasavvufî müesseseler: Tekkeler, zaviyeler
- Tasavvufî ekoller: Tarikatlar, meşrepler

Osmanlı Devletinin ilk başkenti olan Bursa, tüm topraklarda gelişen tasavvufî hayatın ilk ve en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Yukarıda ismi geçen erenlerin XIV-XVI. yüzyıllarda Anadolu’ya gelişlerinde ilk tercih ettikleri yerdir. “Burc-ı evliyâ” denen yer, bu ismi erenlerin orada sıklıkla ikamet etmeleri sebebiyle almıştır. Yaşayış, düşünüş ve eğitim hayatının ruhu Bursa’dan Anadolu’ya üflenmiştir. Emir Sultan, Abdal Murat, Geyikli Baba, Abdullatif Kudsî, Ahmet İlâhî, Niyaz-ı Mısrî, İsmail Hakkı Bursevî, Lamiî Çelebî, Somuncu Baba, Üftade; Bursa’dan bu ruhu üfleyen ilk büyüklerdendir.

Tasavvufun gayesini merak edenler için Mustafa Kara şunları söylemiştir: "Tasavvufun gayesi insân-ı kâmil yetiştirmektir. İmanın ve İslâm'ın esaslarıyla yoğrulan mü'mine, tasavvuf, ihsanın inceliklerini ve sırlarını sunmakta ve "Allah'ı görüyormuşcasına" coşkun ve tarif edilmez bir hal içinde, O'na kul olmanın vecdini ve canlılığını yaşatmaktadır. Bu vecd ve canlılık İslâm düşüncesinin kalb ve gönül yönünü geliştirmiş, bunun neticesinde ortaya çıkan eserler asırlarca insanlara ışık tutmuş ve tutmaktadır. "Kalbden kalbe yol vardır" düsturunu belgeleyen bu eserler, asırlar boyunca maddenin ve basit heveslerin daracık kalıpları içinde sıkışıp kalan insanlara soluk alma fırsatı vermiş, ümit bahşetmiş, yeni ufuklar kazandırmıştır."

Tekkeler evvela tüm ihvanın Allah’ın hoşuna gidecek birer kul olmaları yolunda büyük rol oynamışlardır. Bu ihvan hem evlerinde hem işlerinde şeyhlerinden aldıkları vazife doğrultusunda birer halife görevi üstlenip, irşad faaliyetlerini her alanda sürdürmüşlerdir. Mûsikî ve geleneksel sanatlar başta olmak üzere birçok faaliyette başrolü tasavvuf kültürü oynamıştır. Misal olarak bugün topraklarımızda her şeye rağmen hâlâ dinlediğimiz bir müziğimiz varsa bunu tekkelere borçluyuzdur.

Tekkeler, manevî tekâmül akademileridir.

Yağız Gönüler
(İhtimal, 5, Eylül-Ekim 2016)