Eğitim: Sosyal Medyada Etkili ve Yaratıcı İçerik Atölyesi


Tarih - Saat: 10-11 Ocak 2018 Saat 19.30 – 21.30

Sosyal medya uzmanları, metin yazarları, vloggerlar hatta bloggerlar! Bu eğitim sizin ve sosyal medyada içerik üretmek isteyen herkes için!

Paylaşım rekorları kıran içerikleri düşünün! Sizce insanlara onları paylaştıran içgüdü ne? Sosyal medyada bireyler ya da markalar için yaratıcı içerik üretmek zor mu? Sosyal medyada rastladığımız içeriklerin ne kadar etkisinde kalıyor, dikkate alıyor muyuz?

Sosyal Medyada Etkili ve Yaratıcı İçerik Atölyesi’nde bireyler ve markalar için sosyal medyada içerik üretmeye dair birçok detayı konuşacağız.

Sosyal medyada içeriğin önemi ve etkisi
İçerik üretirken hedef kitle analizi
İçerik pazarlaması nedir? Etkili bir pazarlama aracı mıdır?
Sosyal medyada bireysel ve kurumsal markalar için içerik stratejisi nasıl hazırlanır?
Etkili ve yaratıcı sosyal medya içeriğinin püf noktaları
Atölye

Eğitimin 2. Gününde katılımcılar ile sosyal medyada içerik üretimine dair atölye çalışması yapılacaktır.

Detaylı bilgi ve katılım için:
http://ithakiakademi.com/egitim/sosyal-medyada-etkili-yaratici-icerik-atolyesi/

Hamur ve Kar

Bir simitçi her vakit endişelidir
Çünkü zaman en çabuk onu bağışlamaz
Oysa umut saçar önce güvercinlere
Sonra halkalar halinde halka

Günü susam taneleri teker teker aydınlatırken
Unutulur sıra beklemenin hikmeti
Ekmeği ilkin kim buldu, kim taşıdı
Kim getirdi aklına kuşun, hamurun rahmetini

Kış gelir, simitçiler kenara çekilir
Hepsi ıssız ve solgun birer şair oluverir
Susamdan dizeler kurup insanı ararlar
Beyaz hep kutsaldır onlara, hamur ve kar

Hadi kalk araba, uyan, yollara düşelim
Sokak lambalarına hal hatır soralım
Çıkalım ince bir sokağa çocukları çağırıp
Güzel anıların sofrasını kuralım

Bir simitçi her vakit endişelidir
Asırlık çeşme önünde tarihe gülebilir
Gün batarken para sayıp selam verebilir
Dönerken ekmeğin yanında susmayı getirir

Yağız Gönüler
(Temmuz, 17, Aralık 2017)

Kentleşme Önce Çocukluğu Sonra Geleceği Yok Etti


Neil Postman’ın Çocukluğun Yokoluşu adlı kitabında çocukluğun bebeklik gibi biyolojik bir kategori değil, toplumsal bir kurgu olduğunu söyler. 16. yüzyılda, Rönesans’ın büyük icatlarından biri olarak ortaya çıkan çocukluk günümüze dek en kalından en inceye doğru gelmiştir. Nihayet Postman, “Çocukluğun yok edildiği günleri yaşıyoruz” der. Çocukluğun varlığı bilhassa Romalılarda “ayıp” düşüncesiyle birlikte yürür. Ayıp düşüncesi olmaksızın çocukluktan söz edilemez. Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Postman için yiten şeyler ise şöyledir: Okur-yazarlık, eğitim, ayıp kavramı ve dolayısıyla çocukluk.
Çocukların yetişkinlerle bir arada, iç içe yaşaması tarih boyunca süregelmiştir. Postman fikirlerini ortaya sürerken çeşitli sanat dallarından da kanıtlar ortaya koyar. Mesela Pieter Brueghel’in The Peasant Wedding (Köy Düğünü) tablosunda [bu yazı için kullanılan görsel], çocuk sahnenin her yerinde yetişkinlerle birliktedir. Matbaanın icadıyla birlikte çocuklar üzerine yazılar kitaplar da kendine önemli bir yer edinmiştir. Pediatri üzerine yazılmış ilk kitap Thomas Phaire 1544’te; 230 yıl sonra, 1774’te ise dünyanın ilk çocuk öyküsü olarak gösterilen Jack the Giant Killer (John Newbery) basılmıştır. 18. yüzyılda Sanayi Devrimi ortaya çıkana kadar çocuklarla cinsellik arasındaki mesafe sürekli yazılıp çizilmiş, bazı sansürler uygulanmış, ayıp ve mahcubiyet üzerine çalışmalar yapılmıştır. Çocuğun ‘fabrikaya dâhil edilmesi’yle birlikte çocukluk kavramı tüm genişliğini yitirmiş ve çocuk bir anda kendini emek-sermaye-kapitalizm üçgeninde bulmuştur. Ancak bundan önce de bilhassa suç mevzû bahis olduğunda çocukların üzerinde şiddet ve ceza uygulanmış, elbise çaldığı için asılan, ekmek çaldığı için ağır cezalar verilen çocuklar tarihe kaydedilmiştir.
Gerek Alman romantizmi gerekse İngiliz edebiyatı çocukluğun peşini pek bırakmamıştır. Charles Dickens, Goethe, Voltaire, Kant, Hume, Locke ve Rousseau gibi pek çok önemli isim eserlerinde ve düşüncelerinde çocukluğu işlemiş, çocukluk kurgusunu beslemişlerdir. “Günümüzde hızlı iletişim, gelişen teknoloji ve özellikle de televizyon, çocukluğun sonunu hazırlamaktadır.” der Postman. İletişim çağının çocukluğu yok etmeye ‘elverişli’ bir ortam sunması, ülkemizde en çok Mustafa Ruhi Şirin tarafından konuşulmuş, yazılmış bir mevzu. Televizyon, Çocuk ve AileGösteri Çağı ÇocuklarıKuşatılmış Çocukluğun Öyküsü ve Çocuk Yüzlü Yazılar kitaplarında Şirin hem Postman’ın fikirlerini genişletiyor -gerektiğinde reddedip kendince olanını söylüyor- hem de çözüm odaklı fikirler ortaya koyuyor. Televizyonla birlikte sokağı çalınan, arsız kentleşmeyle birlikte oyun alanı kalmayan çocuklar için çocukluk artık bir mahalle dizisi kurgusu.
“Yeni dünyada çocukluk yaşanamadan tüketiliyor” diyor Şirin. Kullandığımız dil, taklit ettiğimiz apartman yaşamı ve Batı modeli eğitimle birlikte çocukluğa en büyük darbe vurulmuştur Şirin’e göre. Tam burada Will Durant’ın fikirlerini hatırlatır ve her medeniyeti, onu öğrenen çocukların yaşatacağını söyler. Oysa bugün medeniyeti hatırlatacak ve öğretecek ögeler birer birer silinmektedir. Parklar, bahçeler ve diğer oyun alanları ortadan kaldırılmaktadır. Çocuklarla çocukları buluşturan her şey televizyonun, kentleşmenin ve ‘büyük plan’da kentleşmenin, kapitalizmin saldırısı altındadır ve aldığı darbeler neticesinde neredeyse yok mesabesindedir. Mustafa Ruhi Şirin, çocuklara çocuk olduklarını her fırsatta hatırlatmak gerektiği üzerinde durur. Peki hatırlatacak imkânlar nelerdir ve bunlar nerededir? Bu soru, acı bir şekilde önümüzde duruyor.
Çocuk Yüzlü Yazılar kitabında Şirin’in Turgut Cansever’e ithaf ettiği bir yazı var. Bu yazının manevi değeri şuradan geliyor: Şirin’in kurucusu olduğu Çocuk Vakfı’nın binasını çizen mimar Turgut Cansever. Henüz çizim aşamasında dahi Şirin’in sorularına bugün kentleşmede asla geri dönülemeyecek noktaya varan işgal zihniyetinin de şifrelerini vermiş ve “Meydana getireceğimiz biçimler insan ölçüsünde olmalıdır. İnsanları ezmeden rahat ve bilinçli ilişki kurulabilmelidir. Küçük onun için güzeldir.” demiştir Cansever. Diğer bir yandan bugünün çocukluğunun nasıl yaşaması gerektiğini de en makul biçimde söyler: “Çocuğun bahçeli evde oturması ve dut ağacının altında top oynaması lazım.”
Şirin’in anılarından güzel bir çocukluk okuması yapmak mümkün. Ona göre yıldızları görebilen, toprakla uğraşabilen bir çocukluk daima verimli oluyor. Kendine, ailesine, köyüne, şehrine, ülkesine. İmkânsızlıkların birer imkâna dönüştüğü şiir ülkesine:
Çocukken ne oyuncak satın alırdık ne de oyuncak satın alınırdı bize. Oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Çoğu çamurdan ve tahtadandı. Karadeniz’de yaz kış sis kaplar her yeri. Çocuktuk ama en iyi havadan anlardık. Yağmur yağınca sisin çekileceğini de bilirdik. Siste oyun oynayamazdık. Böyle günlerin birinde uydurduğum tekerlemelerden birini hâlâ mırıldanırım: Yağ elsiz yağmur yağ / Ağlıyor karlı dağ… Sonradan fark ettim ki bu tekerleme benim ilk şiirimmiş meğer…
Başta İstanbul olmak üzere kentleşme adı altında yapılan her şeyde (konut projelerinden dere ıslahlarına kadar) çocuklar ve çocukluk gözardı edildi. Çocuk sesleri sokaklardan ve mahallelerden çekildi. Bu boşluğu dozerler, hafriyat kamyonları ve müteahhit duyuruları doldurdu. Yeni yapılan sitelerde çocuklara ancak otoparkların dışında, çimenlere basmadan yaşanılacak yeni hikâyeler kurgulandı. Elbette misliyle aidat borcu taksim edilerek. Orhan Veli’nin “Hava bedava, bulut bedava / dere tepe bedava / yağmur çamur bedava” ironisi gerçeğe dönüştü. Havayı ve bulutu görmek için yüksek betonarme konutlarda ev sahibi olmak, dere tepe gezmek için arabalar, yağmurda çamurda oynamak için halı saha kirası şart oldu. Bir zamanlar bedavaydı, şimdi pahalı. Belediyelerin parklarında iki yaşından büyük çocukların oturup eğlendiği arabalar dahi jetonlu. Bir sürü gülücük için bir lira. Yok öyle bedava.
Hannah Arendt’in deyimiyle uygarlığın devamı “doğumla gelenlere birer yabancı olarak geldikleri ve önceden kurulu buldukları bir dünyada yol gösterilmesiyle”sağlanıyor artık. Sıkılmak, dünyaya gelir gelmez yaşanan bir şey. Dolayısıyla “Her şeyden çabuk sıkılan, kolay motive olamayan ve kendini her şeyi hakediyor gibi gören ve hayattaki en önemli derdi keyif almak olan çocuklar”dan bahsederken çok da ‘şey’ etmemek gerekiyor. Çünkü alanları yok; hayal kuracakları, kendileriyle baş başa kalabilecekleri yahut birlikte hareket edebilecekleri bir alan yok:
Örneğin Artvin’in okulsuz dağ köylerinde büyüyen bir çocuğun bile televizyonun dahi olmadığı bir dönemde bir gün İstanbul’a taşınıp, avukat olabilmek gibi bir hayali ve en önemlisi bu hayali gerçekleştirebileceği alanları olabiliyordu. Oysa bugün bırakın Artvin’in dağ köylerini, bu alan büyük kentlerin gecekondu mahallerindeki çocuklara bile büyük ölçüde kapalı. Ve bu çocuklar tıpkı bundan kırk yıl önce hayatta başlarına “iyi şeyler” gelebileceğini bildikleri gibi, bugün de ne yaparlarsa yapsınlar daha yedi yaşındayken bile kendi yaşam alanlarından başka bir alanın kendilerine açık olmadığını biliyorlar.
Çocukluk artık ölü doğuyor.
Yağız Gönüler
sehir@sosyalbilimler.org
sosyalbilimler.org Şehir Düşüncesi Editörü
Yararlanılan Kaynaklar
  • Neil Postman, Çocukluğun Yokoluşu
  • Mustafa Ruhi Şirin, Çocuk Yüzlü Yazılar
  • Türk Edebiyatı, 486, Turgut Cansever Özel Sayısı
  • Erdoğan Özmen, Ama Onlar Daha Çocuk (Birikim, 08 Ekim 2014)
  • Evren Balta, Bitmeyen Çocukluk, Erken Yetişkinlik ve Yeni Kapitalizm (Birikim, Sayı: 192, Nisan 2005)

"Şarkısı Biten Şehir" çıktı


Evlerimizi terk ettik. Artık betonarme konutlarda kameraların hâkimiyetinde hepimiz birer cezalı gibi yaşıyoruz. Aynı apartmanda seneler geçiriyoruz fakat komşumuzun kim olduğunu bilmiyoruz. İyi günde kötü günde kapıların çalındığı, hâlin hatırın sorulduğu, gönül sofralarının kurulduğu ve muhabbetin tüttüğü iklimler çok eskilerde kaldı. Kaybolan bu asil ve şerefli hayatımız artık romanlara ve romantik dizilere konu oluyor.

Çocuklarımızı sokağa göndermeye korkuyoruz çünkü oyun alanları birer birer otoparka dönüştü. Dört tekerlekli ölüm araçları arasında yitip giden çocuk oyunları, modern şiire bunalım dizeleri üretiyor. Pedagoji, psikoloji ve psikiyatri; çocukların huzurlu evlerde ve güvenli sokaklarda gösterdiği gelişimi hatırlamak istemiyor.

Yaşam vızır vızır akıyor ve hayatlarımız her geçen gün kâbusa dönüşüyor. Uyanamıyoruz. İşe geç gitmenin bile bahanesi kalmadı. Canımız sıkıldı, türlü buhranlar ve sağlık sorunları peyda oldu, yaratılış gayemizden uzaklaştık, hayatın anlamını lüks konutlarda ve yüksek performanslı araçlarda arar olduk. Artık hafta sonu gezmelerine motosikletle, teravihe ciple gidiyoruz. Diğer taraftan "Müslümanca yaşamak" üzerine söylevler dinliyoruz, köşe yazıları okuyoruz. Hiçbirimiz bu “kendi kendini kandırma” hâlinden utanmıyoruz.

Elinizdeki kitap Türkiye'nin son yıllarda geçirdiği ve hâlâ geçirmekte olduğu kentleşme süreci boyunca yaşananlara nostaljiden uzak bir pencereden bakıyor. Bazen geçmişin, "eskilerin" izini sürüyor. Bazense şehir üzerine yayımlanmış kitaplara dikkat çekiyor. Bunlarla yetinmeyip şehri dert edinmiş isimlerle söyleşiyor, rüya göremeyen insanın vaziyetini anlatıyor. İddiası yok fakat yükü çok ağır.

Çünkü şehir bir şahsiyet meselesidir.

Yağız Gönüler, Şarkısı Biten Şehir
Karakum Yayınevi
192 Sayfa

Kitabı incelemek ve satın almak için:
Kitapyurdu - Babil - Idefix - D&R - N11

Seyreyle Türküyü

"Dost" Coşkun Karademir'e

Erkek anaları dünyaya dalgın bakar
İşte bundan otuzlarımın çıtı çıkmıyor
Harf harf gidiyorum, hece hece, ahenkli
Hep açık unutulan bir pencere sanki

Kış hep yakındır hemen gelir akla
Elimdeki yaprak son duasını ediyor
Hırkayı çeken bilir, öyle söylemişti
Allah büyüktür diyor caminin minaresi

Kapı gördükçe hemen gözbebeklerim büyüyor
Şaşırıp kalmak bize artık ne kadar uzak
Belki binlerce at taşırdı kopuzun telleri
Birden içini çekersin ya hani çok sesli

Önce sıkıca tutarsın, kalbe çekersin, bilirim
Bozkırda çocuk olursun kentte yetişkin
Sonra dişlersin ekmeği, okursun şiiri
Türkünün niye başladığı hiç bilinir mi?

Yağız Gönüler
(Şiar, 13, Kasım-Aralık 2017)

Sonsuz topraklarda Türklerin izini sürmek

"Türklerin medeni hasletlerinden biri de bir yerde oturmaktan ve bir mahalde uzun zaman kalmaktan kat’iyyen hoşlanmamalarıdır. Çünkü Türklerin bünyeleri hareket üzerine müesses olup bir yerde durmak ve sükûnetle oturmaktan asla başları hoş değildir."
- Câhiz, Türklerin Faziletleri

Dünya tarihinde Türklerden bahsetmek istediğimizde önümüzde geniş bir coğrafya açılır. Bu coğrafya Orta Asya, Anadolu, Balkanlar gibi bir yol izler. Elbette bu yolun Sibirya'dan Afganistan'a kadar çok çeşitli ara yolları da vardır. Sadece bu bile Türk'ün karakterinde 'coğrafyalara sığmayan' ve dolayısıyla tarihe de sığmayan bir 'yolcu/luk' olduğunu söyler bizlere. Türk yolcudur, daima seferdedir. Hatta denilir ki Türkler, hiç geri dönmesinler (ricat) diye atlarına sadece ileri gitmeyi öğretmişlerdir. Türkün yolculuğunda 'ileri' kavramı yalnız ev kurmak, sofra açmak gibi kadim konularda değil, savaş stratejilerinde de önemli bir yere sahiptir.

Özellikle bazı coğrafyalar, uzun yıllar boyunca Türklerin at izlerine ev sahipliği yapmıştır. Çağlar öncesinden bu yana hâlâ o izleri sürmek mümkün olabildiği gibi yine o izlerin eşliğinde nice eserleri, gelenekleri ve yaşayan (tüten) ocakları görebilmek olasıdır. Bu gizemli durum, bir keşif sürecini de beraberinde getirir. Ahmet Taşağıl, yıllardır böyle keşifler yapıyor ve tabiri caizse Türkün izini arşınlıyor. Kronik Kitap'tan çıkan Gökbörü'nün İzinde adlı kitabı; Sibirya, Moğolistan, Kuzey ve Orta Çin, Doğu Türkistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Afganistan gibi geniş topraklardan geçmiş Türklerin izlerini ortaya koyuyor. Taşağıl bu izleri sürerken gerektiğinde taşları yerinden kaldırıyor, gerektiğinde de asfaltın altındaki toprağı çıkarıyor. Tüm bunları da kadim mirası koruma bilinciyle ve sorumluluğuyla yapıyor.

Taşağıl için Sibirya, Türkler adına en önemli coğrafya. Türk tarihinin başlangıç meselesi üzerine şu yorumu yapıyor: "Günümüzde mevcut tarih paradigmasında yaklaşık M.Ö. 3000’lerde insanlık tarihinin başlatıldığını dikkate alırsak, Sibirya’da başlayan Türk tarihinin geç kalma gibi bir durumu söz konusu değildir. Dünya tarihinin başlangıç noktasına baktığımızda, yani M. Ö. 3000’lere gidildiğinde Türk tarihi için Sibirya’nın çok önemli bir bölge olduğunu görürüz. Bu dönemlere “tarihin erken şafağı” diyorum. Şöyle ki, bu döneme tarihsel anlamda insanlık tarihinin aydınlanmaya başladığı dönem diyebiliriz. Dünyanın değişik yerlerinde insanlık tarihinin ortaya çıkmaya başladığı dönemde, Sibirya’nın güney kuşağında Türk tarihi için önemli arkeolojik bulguların da ortaya çıktığını ve bu dönemin Türk tarihi açısından aydınlanmaya başladığını fark ederiz. Tabii gelecekteki yeni bilimsel araştırmalar, bu konuda yeni değerlendirmelere yol açacaktır. Belki yeni araştırmalarla en eski yurdun başka bir yer olması ortaya çıkacaktır." [sf. 12]

Tarihin ilk müzelerinden ilk çamur evlerine, dağların ve bozkırların koruyup sergilediği Türk izlerine, kaybolmayan Türk boylarına, bilim şehirlerine rastlıyor Taşağıl. Moğolistan bölgesindeki yazıtları, surları ve anıtları fotoğraflıyor, türlü açıklamalarda bulunuyor. Moğolistan halkının bozkıra çok düşkün olduğunu belirtiyor. Özelliklerde şehirlerde yaşayanlar her imkân bulduklarında soluğu bozkırda aldıklarından bahsediyor. Bu esasen bizdeki sıla-i rahim mevzusunun bir başka biçimi. Çünkü onlar da bozkıra dönerek atalarını (akrabalarını) ziyaret ettiklerini düşünüyorlar ve bunun asla unutulmaması gereken bir gelenek olarak yaşatıyorlar.

Türk adının ortaya çıkışı ve yaygınlaşması konusunda Taşağıl'ın bazı tespitleri var: "Juan-juanlar her ne kadar Hunlardan sonra oldukça uzun bir süre Moğolistan’ın özellikle doğusunda hâkim olsalar da onlara ait fazla bir tarihi eser yoktur. Hunlara ait çok fazla eser varken Juan-juanlara ait çok az kalıntı bulunması çok ilginçtir. Bunun sebebini anlamak şu an için çok mümkün görünmüyor. Juan-juanların hâkimiyeti döneminde Altay Dağları’nda Türk isimli bir kabile ortaya çıkar. Bunu hem Türk tarihinin hem dünya tarihinin bir dönüm noktası gibi değerlendirebiliriz. Işbara Kağan’ın yazmış olduğu mektuba bakılırsa 534 yılı bu dönüm noktasına uygun bir tarihtir. Ama kesin bir tarih vermek gerekirse Türk adı, yani Gök Türkler, Çin kaynaklarında ilk defa 542 yılında geçmektedir." [sf. 76]

Moğolistan denince, tarihi Türk anıtlarının akla gelmesi zaruridir. Yazıtların varlığından söz eden ilk isim, 13. yüzyıl tarihçisi olan Ata Melik Cuveyni. Sürgünle bu bölgeye gelen İsveçli tarih meraklısı bir subay olan Strachlanberg (1676–1747) ülkesine dönüşünde yazdığı Asya’nın Kuzey ve Güney Bölgeleri adlı eserinde bu yazıtlardan bahsediyor. Ancak bilimsel manada ilk yazıtlarla "gerçek tanışma" 1889’da gerçekleşiyor. Yadrintsev, Kül Tegin ve Bilge Kağan yazıtlarını buluyor, bir yıl sonra Axel Olag Heikel başkanlığında bir Fin heyeti yazıtlar üzerinde yaptıkları araştırma sonuçlarını yayınlıyor. Rus Türkoloğu Radloff başkanlığında bir heyet ise yazıtların kopyalarını birer atlas haline getiriyor.

Bu bölgede hâlâ araştırılmaya muhtaç anıtlar mevcut. Taşağıl bu anıtlar üzerine önemli yorumlarda bulunuyor: "Moğolistan’ın baştan sona Türk eserleriyle dolu olduğunu görüyoruz. Bunların da en başta gelenleri bilindiği gibi Gök Türk yazıtlarıdır. Uygur dönemine ait yazıtlar da vardır. Bunları isimlendirmek için genelde Orhun anıtları, kitabeleri gibi ifadeler kullanılır ama en Türkçesi, en doğrusu “yazıt”tır. Tabii ki anıt da kullanılabilir. Çünkü bunların her birinin anıt özelliği de bulunmaktadır. Moğolistan’da Türk yazıtları dendiği zaman Kül Tegin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtları kastedilir. Zaten hemen bunlar akla gelir. Her birinin çok önemli olduğu dünyaca bilinmektedir. Yaklaşık 130 yıldır dünya tarihinde Türkoloji’nin temel kaynakları olarak tanıtılmakta ve okunmaktadır. Genelde Moğolistan’daki yazıtlar yakınlarında bulundukları ırmak ya da su kaynaklarının adlarıyla anılırlar. Mesela yazıtlar Orhun yakınında bulunuyorsa Orhun Anıtları, Tamır Irmağı’nın yakınındaysa Tamır Yazıtları olarak adlandırılır." [sf. 85]

Çin Seddi'nin ve İpek Yolu'nun ortaya çıkış fikirleriyle günümüzde hâlâ konuşulmasına sebep olan özellikleri kitapta derinlemesine yer alıyor. Talas Savaşı gibi Türk tarihinin en kritik temasları da yine tafsilatlı biçimde yorumlanıyor Taşağıl tarafından. Türkistan sınırlarına gelindiğinde Hoca Ahmed Yesevî'den bahsediyor yazar. Göç yollarının modelleri ve Avrupa kapılarının açılması gibi konular o coğrafyayı okuyucunun zihninde çiziveriyor. Burada özellikle doğudan batıya akışı ve dolayısıyla Oğuzlar'ın ortaya çıkışını dikkatlice okumak gerekiyor. Kazakistan toprakları Türk tarihi açısından belki de en önemli toprakları oluşturuyor. Bu sebeple fotoğraflardan yararlanılarak yapılacak okumalar tarih meraklıların ilgisini kamçılayabilir, yeni okumalara ve araştırmalara kapı(lar) aralayabilir.

Özbekistan'ın her açıdan zengin coğrafyası, Özbekler'in ortaya çıkışı ve etnik temelleri, Göktürklerle birleşme ve İslâm'la tanışma, bir tarih okuyucusunu iştahlandırmak için kafi. Taşağıl, "Türklerin ilk yerleşik modeli" olarak görüyor Özbekler'i. İslâm'la tanışmalarını ise şöyle anlatıyor: "Bu bölge tam olarak İslam orduları tarafından 700’lü yılların başında Kuteybe Bin Müslim tarafından fethedildi. 715 yılından önce 707-715 olarak veriliyor bu tarih fakat Emevilerin bölge halkına olan siyaseti yüzünden birçok ayaklanma meydana geldi. Nihayetinde onlardan sonra bölgede Samani Devleti kuruldu. Doğudan Kırgızistan üzerinden Karahanlılar da güçlerini artırıp batıya doğru yüklenince bölgede uzun yıllar sürecek Karahanlı- Samani çekişmesine sahne olundu. Bu dönemde de Türkler adım adım İslam dünyasına girmeye ve neticede Müslüman olmaya başladılar. Türklerin İslamiyetle tanışması ve Müslüman olması açısından Özbekistan toprakları önemlidir. Çünkü ağırlıklı kaynaşma alanı burasıdır." [sf. 238]

Özbekistan'ın Buhara, Semerkand, Taşkend, Nesef, Tirmiz, Ürgenç gibi tarihi şehirleri barındırması, aynı zamanda bilime ve sanata ev sahipliği yapmasını, hatta oradan birçok ârifin, irfan sahibinin, ilim adamının çevreye yayılmasını sağlamıştır. Muhammed bin el-Buhariİsmail el-BuhariTirmiziMaturidiHâkim el-SemerkandiMuhammed bin İbrahim el-KelavaziEymür el-NesefiZemahşeriAhmet YesevîAbdülhalik GürcüvaniKadıhan BurhanettinNecmettin KübraBahaddin NakşibendiHacı Ubeydullah gibi âlimlerin yanı sıra HarezmîFerganiCehraniNeşşahiEbubekir el-HarezmîMuhammed bin Ahmet el-Harezmîİbn-i SinaBiruni gibi ilim adamlarını öncelikli olarak sayabiliriz.

Özbekistan'ın mimari olarak değerlendirilmesi, şehir tarihiyle ilgilenen okuyucuları 'yola çıkma' konusunda şevklendirebilir. Bu bölümde Fergana, Taşkent, Semerkand, Buhara, Harezm gibi şehirleri 'okuyarak gezmek' mümkün oluyor. Elbette fotoğraf eşliğinde.

Türkmenistan sayfaları "Kim bu Oğuzlar?" sorusuyla açılıyor. Ahmet Taşağıl şöyle cevap veriyor: "Oğuz adı üzerine çok farklı açıklamalar yapılmıştır. Ancak artık bu adın “kabileler” anlamına geldiği yani “ok+u+z” olduğu kabul edilmektedir. Zaten Batı Gök Türk Devleti’nde 634 yılını takip eden hadiselerde On Okların ortaya çıkması ve Türgişlerin meydana gelmesi gibi tarihi olaylar Oğuzlar konusundaki filolojik delilleri açık bir şekilde desteklemektedir. Gök Türk tarihinin 627 yılına kadar olan kısmında hiç Oğuz adının geçmemesi, her şeyden önce Kazakistan bozkırlarında yaşayan Töleslerin çoğunluğunun, Oğuz öncesi fonksiyonunu icra ettiklerini göstermektedir. Bir başka ifade ile, 627 yılından sonraki süreçte Töles adı ve terimi önemini kaybetmiş; Orta Asya’da yeni boy dalgalanmaları ve yapılanmaları görülmeye başlanmıştır." [sf. 273]

Bu bölümde aynı zamanda Merv şehri Kız Kalesi harabeleri, Merv şehir surları ve Sultan Sencer Türbesi'nin fotoğrafları oldukça etkileyici. Tarih üzerine bir şeyler okurken fotoğrafları da iyi okuyabilmek gerekiyor. Çünkü Taşağıl'ın coğrafya kronolojisi birbirine köprüler hâlinde bağlanmış gibi, okurken kontrolü kaybetmek yolu da kaybettirebilir.  Kitap, Afganistan topraklarına dair kısa bir 'süzgeç metin'le sona eriyor. Tam son sayfayı çevirdikten sonra karşılaşılan Orta Asya Haritası da Kronik Kitap tarafından hazırlanmış güzel bir hediye.

Seyahatnâme tipinde kitaplara ihtiyacımız var. Bilhassa öğrenciler bu kitapları okumalı ve hatta imkân oluşturulmalı, bu coğrafyalar iyi rehberler eşliğinde gezilmeli. Üzerinden geçip gittiğimiz ve sayısız miras bıraktığımız nice topraklar bilinmeli, asla unutulmamalı. Boş vermek bizim en büyük hastalığımız. Türkler tarih boyunca boş vermedi, tarih ilmi hususunda asla boş verilmeyecek zamanlardayız. Gökbörü'nün İzinde, biraz da bu hassasiyeti kucaklıyor...

Yağız Gönüler
(Ayraç, 97, Kasım 2017)

O Dağ

Hiçbir fırsatı imkân yerine koymadım
Kavisli bir yol gibiydim, hep o dağa tutundum
Biraz hudayinabit, biraz dikenli tel ben
Çok yordum uzaklarda kendimi yetiştirirken

Kol kola yürüdüm, el ele koştum, omuz omuza
Melekleri vardı çünkü o dağın boş bırakmazlardı
Onlar korkardı ben incinirdim depremden
Kâğıda sığındım da öyle geçtim kendimden

Geceleri beyaz bir ıslık çarpardı kulağıma
Uyu derdi, sonra uyan, tam o aralıkta dağı an
Utanırdım yattığım yerden söylenirken
Sabahın anlamını görürdüm işçi eve varırken

Şüphe beyinde, kaygı kalpte, endişe tıpta
İçimdeki güftenin bestesi yollara dağılmış
Herkes yorum yapar, ben dağa varıyorum
Tam buradan ardıma bakmayı seviyorum

Yağız Gönüler
(Temmuz, 15, Ekim 2017)

Uluslararası Şiir Gecesi

Yakın dönemin faturası


Anadolu, bir gönül coğrafyasıdır. Bu coğrafyada âşıklar ve ozanlar, sazlarıyla sözleriyle sevdalarını dile getirmişlerdir. Kimi oğlunu, kimi yoldaşını, kimi de yaşadığı toprakları dert edinmiş ve bu derdi en kutsal dert olarak saza ve söze vurmuşlardır.

Yağız Gönüler’in MGV Yayınları tarafından neşredilen ikinci şiir kitabı; oğul, eş ve vatana adanmış, yükü ağır, yüreği geniş bir kitap. İsmini de 17. yüzyılda yaşamış Bektaşi dervişlerinden Kul Nesimî’ye ait bir deyişten alıyor: Minnet Eylemem.

Başta Dergâh olmak üzere birçok edebiyat ve fikriyat dergisine hem şiirleriyle hem de yazılarıyla katkı sunan Yağız Gönüler, Minnet Eylemem’deki şiirlerinde Türkiye'nin son yıllarını kayda alıyor. Sinematografik dizeler eşliğinde yaşadığımız yakın dönemin fotoğraflarını çekiyor, Türkiye’nin hafızası tutuyor. Bunu yaparken de bazen klasik şiirimizin bazen de modern Türk şiirinin gücünü kullanıyor. Olanı söylemenin samimiyetini, korkusuzca şiir okuyucusuna sunuyor.

Minnet Eylemem, Yağız Gönüler’in Yolda Olmak adlı deneme ve Şarkısı Biten Şehir adlı araştırma kitabıyla birlikte okunduğunda, yakın dönemin faturasını da ortaya koyma özelliğine sahip. Şair bu faturayı bazen sert ve keskin dizelerle, bazen de gönül coğrafyamızın o hiç minnet eylemeyen, asaleti ve tevazuyu bir araya getiren iklimiyle hissettiriyor. MGV Yayınları, Yağız Gönüler’in Minnet Eylemem kitabıyla Türk şiirine çok önemli bir katkı sunuyor.

Mîlli Gazete, 04.11.2017

Freud'un Göremediği Rüya


Beyaz perde, çatırdayan beşik, delik çorap
Oğlum derin bir sarsıntı gibi bakıyor dünyaya
Günü açıyor, güneşe gülüyor, günleri bilmiyor
Harç kamyonunu dönme dolap zannediyor

İnsanlar var, koşuyorlar, ellerinde renkli poşetler
Kimseyi sabra davet etmiyor hiç kimse
Ekmeğin kokusu çağı kapatıp akşamı getiriyor
Kenarlarını kokladıkça eve yaklaşıyorum

Lodos ağrısı, kapalı eczane, şifa o şarkıda
"Her dem kan ağlasam bende yeri var"
Abdestli Türkçe birden Mâh-ı Muharremi karşılıyor
İçimden buz gibi suları reddediyorum

İşte orada, tuhaf manzara, coşkusuz hayat
Ayın ortasını çiğnedim ve işte sonum geldi
Oğlum kapıda Bursa çakısı gibi dikiliyor
Elinde kırılmış kumanda, iyi anlıyorum

Yağız Gönüler
(Dergâh, 332, Ekim 2017)

Dünya Değil, İnsan Tersine Döndü


Tepetaklak: Tersine Dünya Okulu, bugün tam da ihtiyacımız olan bir eğitimi veriyor. Olanı biteni görme ve onun üzerine düşünme eğitimi. Yalnız bu eğitim hiç de öyle eğlenceli değil, son derece tehlikeli. Çünkü bilinmesi zaruri olan şeyleri bilmenizi istemeyen birileri var ve daima olacaklar. Eduardo Galeano hep olduğu gibi hiç korkmadan inşa etmiş bu okulunu ve yazmış cesurca.

Kendi ifadesiyle "bir anı biriktiricisi" Galeano. Bilhassa yakın tarihin en kritik anılarına hafızasında derin yerler açmış. İstiyor ki bu yerler yalnız kendine mahsus olmasın, ziyaretçisi bol olsun. Bunun için yazmış birçok kitabını. Onun kendini ifade ettiği bir diğer tanım da "iyi futbol dilencisi" olması. Ne yazık ki her şeyin ambalaja dönüştüğü dünyada futbol da bir tüketim malzemesi oldu. Meşin yuvarlak, "tutkunun en hası" olma özelliğini yitireli epey oluyor.

Tepetaklak: Tersine Dünya Okulu, Ağustos 1998'de tamamlanmış. Galeano "kitabın devamını okumak için günlük gazeteleri takip edin" uyarısı yapıyor son sayfada. “Fail hâlâ meçhul ya da meçhul imajı veriliyor” diyen Galeano, Uruguay sokaklarında yetişmiş tipik bir Latin Amerikalı olarak tehlikeye atılıyor ve acımasızca bizi bize anlatıyor: "Birkaç yıl öncesine kadar kimseye bir borcu olmayan adam namusun ve çalışkanlığın erdemli bir örneğiydi. Bugün ucube bir yaratık. Borcu olmayan biri yok demektir. Borçluyum, öyleyse varım. Krediye layık olmayan, adı ve yüzü olmaya da yaraşmaz… Günümüz dünyasında tüketim patlaması bütün savaşlardan daha çok şamataya neden oluyor ve bütün karnavallardan daha çok kargaşa üretiyor. Eski bir Türk atasözünün dediği gibi, veresiye içen iki kere sarhoş olur."

350 sayfalık bu kitap-okulda adaletsizliğin, ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin temel ilkeleriyle okuyucu hazırlık eğitimini alıyor. Sonraki bölümde-sınıfta korku eğitimi ve endüstrisi anlatılıp, günümüzde de sıkça başvurulan "ısmarlama düşman hazırlama" kursu veriliyor. Hayatta nasıl zafere ulaşılır, nasıl dost edinilir, faydasız kötü alışkanlıklara karşı neler yapılabilir gibi sorular cevaplanıyor.


İnsan avlayanların, gezegeni yok edenlerin, kutsal otomobilin “dokunulmaz” olduğu şu zamanlarda, artık geri dönülmesi mümkün olmayan yollardayız. Nitekim geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir haberde, eldeki kaynaklarla artık dünyanın geri kazanılmasının imkânsız bir noktaya geldiği yazıyordu. Eh, hak ettiğimiz budur.

Yalnızlığın pedagojisi bölümünde Galeano tüketim toplumu okumaları yapıyor ve ileri iletişimsizlik dersleri veriyor. Biz tüketirken enformasyon akıyor ve her şeyi yakalama uğruna hiçbir şeyi tutamıyoruz. Mesela çocukları "hedef alan" dev bir çikolata markasının aynı zamanda ihtiyar diyabetlilere ilaç üreten bir alt markası olduğunu.

Bir "karşıokul"a ihtiyaç duyuyor okuyucu. Galeano yetişiyor ve elimizdeki tek kurtuluş imkânının "çıldırma hakkı" olduğunu söylüyor. Zaten kitabı bir solukta okuduktan sonra çıldırma üzerine düşünmemek de imkânsız.

Tersine Dünya Okulu'nun hangi bölümüne merak duyduğunuzu veya hangi bölümünden mezun olacağınızı bilemiyorum. Ama Galeano'nu şu sözlerinin her diplomanın altında parıldayacağını biliyorum: "Bizi gömen ya da süren toprak zehirleniyor. Hava yok, havasızlık var. Yağmur yok, asit yağmuru var. Parklar yok, park yerleri var. Eşler yok, ortaklar var. Uluslar yerine şirketler var. Yurttaşlar yerine tüketiciler var. Şehirler yerine yığılmalar var. Bireyler yok, dinleyiciler var. Gerçekler yok, reklamlar var. Vizyonlar yok, televizyonlar var. Bir çiçeği övmek için 'plastik gibi' deniyor."

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 25, Ekim 2017)

Kapitalist Birey, Arsız Kent ve Uydurma Yaşam


II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra artan televizyon ve otomobil satışlarının Amerika üzerindeki ilk etkisi, büyük kentleri hızla terk eden orta sınıf aileler üzerinde görüldü. “Suburbia” denildi bu uzun sürüp günümüze kadar gelen harekete. Hareket deniyor çünkü televizyon üzerinden “daha rahat yaşam koşullarına” davet edilen insanlar yalnız Amerika’da yaşamıyor artık. Pazarlama ve reklam stratejilerinde bir araca sahip olan her insan, her davete karşılık verebilecek insan kategorisinde değerlendiriliyor. Yani hedef kitle oldukça net: küreselleşen kentin her yeniliğe âşık insan(lar)ı.
Küreselleşmenin dünya kentleri üzerindeki hâkimiyeti farklı ellerle ama aynı taktiklerle sürüyor. Büyük kentlerin en doğusuna, batısına, kuzeyine ve güneyine “yerleştirme/kaçırma” taktiği. Bu taktikte hedef kitle önce suburbia’daki gibi orta sınıftı. Ancak piyasa koşulları, azgın inşaat rantları, toprağın işgâli ve öngörülemeyen genişleme; kent coğrafyasıyla birlikte o kentte yaşayan sınıfları da birbirinden hızlı biçimde uzaklaştırdı. Artık aynı blokta oturduğu görülen ailelerin birbirlerinden çok farklı yaşamları, hiç olmazsa hayalleri var. Eskiden bir mahalleyi paylaşan ailelerin hepsinin ortak hayalleri olduğu, bir kahvehane sohbetine kulak vermekle kolayca anlaşılabilir bir şeydi.

İnşaat sektörünün ‘gelişen’ ya da ‘gelişmekte olan’ ülkeler üzerindeki etkisi artık yüksek sınıflar üzerinde kendini gösteriyor. Örneğin İstanbul’da en önce Büyükçekmece, Çatalca, Silivri üzerinden Marmaraereğlisi’ne varan hat üzerinde kendini gösteren ve orta sınıfı cezbeden yazlık-kışlık karışımı genellikle tek ya da iki katlı evler artık Avrupa yakasında Kemerburgaz ve Zekeriyaköy, Anadolu yakasında Sancaktepe, Tuzla, Çekmeköy ve Şile gibi eskinin ücra yerlerinde birer birer kendini gösteriyor. Buralarda oldukça pahalı, müstakil ve ‘kendine özgü’ mekânlar olarak satışa sunuluyor. Belirli bir semt, mahalle ya da ortak yaşam ‘hikâyesi’ yok. Amaç net: Üst/orta-üst düzey yönetici sınıfına, şehrin gürültüsünden uzak, bahçesinde çocuklarıyla ve evcil hayvanlarıyla doyasıya oynanabilecek, ara sıra çağırıp hayatlarındaki yeni gelişmeleri kutlayacakları dostlarıyla barbekü partileri düzenlenebilecek, en önemlisi de daima güvenli (çevrelenmiş, sınırlanmış, gözetilen) bir ortam ‘yaratmak’. Ayşe Öncü, Petra Weyland ile derlediği Mekân Kültür İktidar: Küreselleşen Kentlerde Yeni Kimliklerkitabında bu durumu şöyle toparlıyor:
Şu anda bir müstakil villaya yatırım yapmış olan aileler, deniz manzaralı dairelerini, apartman komşularını, aynı semtte oturan arkadaşlarını, köşe başındaki bakkalıyla, manavıyla tanıdık bildik mahalle yaşamını terk edip, kendilerine benzeyen ama tanımadıkları ailelerle, aynı tip bahçeli evlerde yaşamaya hazırlanıyorlar. Kadınlar bu taşınmadan endişeli, ama çim bahçeler ve emniyetli, temiz bir sosyal çevre özlemi sağır basıyor. Pazarlama şirketlerinin hedeflediği müşteri profili, bütün hafta çok yoğun çalışan, hafta sonlarında açık havada bahçe ile uğraşmayı düşleyen, taşınır taşınmaz bir köpek edinmeyi planlayan üst düzey yöneticiler ile şehirde çevre kirliliğinin bilincinde olan ‘eğitimli’ eşleri.
Her mevsim yeni bir başlangıç, gökyüzünün özgürlüğü, modern zevkler, köy doğallığı, çocukların sağlıklı gelişimi, akıllı ev gibi reklam metinleriyle ilgili hedef kitlenin hem gözüne hem gönlüne sokulan projelerin isimleri, küresel kentleşmenin ‘uygun gördüğü’ kelimelerle süslü: Dream, Park, Moment, Marina, Sunset, Boutique, Unique, Country, Terrace, Land, Flora, Retro…
Artık bu döneme banliyöleşme deniyor. Bireyin kapitalistleşmesiyle başlayan süreç kentleri arsızca büyütürken ortaya uydurma bir yaşam çıkardı. Bu yaşam hem süslü görünüyor hem de küçük göçebelikler sunuyor. Maceraperest ruhlara betonarme katkı. Chicago’dan Sydney’e, Kahire’den Jakarya’ya, İstanbul’un ücra kıyılarına uzanan bu küresel kentleşme politikası; insanı kandırıyor. Şehrin içinde, alışıldık yaşamını sürdürmeye çalışan insanlar zorla veya türlü tekliflerle ‘bir başka diyara’ gönderiliyor. En güzel anılarına, hayatına anlam katan tüm değerlere, çeşitliliğin özgün ruhuna veda ediyor. Kenti Durduran Şehir kitabında Lütfi Bergen şöyle bir örnek anlatıyor:
Hayatımıza el konulmaktadır. İsmail Abi anlattı. TOKİ gelmeden evvel bahçe içinde 105 metrekare gecekonduya sahipken kendisine 81 metrekare daire verdiklerini söylüyor. Bahçeden betona geçmiş ve mekânda daral gelmiş.  Yüksek konutlar yapılınca zengin mekânı olarak bellendi, artık her gün bir hırsızlık oluyor” diyor. Mahalledeki güven ve emniyeti bu beton kulelerde bulamıyor. Üstelik bu daireyi almak için borçlanmış. İnsan şöyle düşünüyor: Bahçesi ile 150 metrekare toprağın varken toprağın hepsine sahiptin. Şimdi 30 dairelik gökkulede 81 metrekare beton demire rıza gösteriyorsun. Kanaat büyük hazinedir, amenna. Ancak penceremde kuşla, bahçemde ağaçlar, rahmet yağdığında toprağın kokusu, komşu Haydar Amca’nın sabahleyin çığırdığı türkü, Çerçi Ahmet’in getirdiği kışlık has yün çoraplar… Bunlar n’olacak? Her şeyi kaybettik, kendimiz dahil; bir putun içine girdik. İnsan kalmayınca kentin ölümü de mukadder.
Bir de çeperde kalanlar var, ‘ara’da bir yerde yaşayanlar. Onların durumu da içler acısı. Yıllarca seyyar satıcılık ya da esnaflık yapmış birinin gözleri önünde ‘sokağı’ gidiyor. O sokakla beraber tanıdık ne kadar yüz varsa onlar da gidiyor. Hâliyle o da gitmek zorunda kalıyor. Gittiği yerde yaşadığın derin çelişki, koca bir imtihana dönüşüyor. Satamıyor, dolayısıyla alamıyor ve nihayet yaşayamıyor. Gecekondudan TOKİ evlerine geçiş süreci en çok da kadınları perişan ediyor. Avludan ya da bahçeden balkona geçişle beraber, ‘kırk yıllık alışkanlıklar’ bir anda ‘yasak’ oluyor. Site aidatı da tüm bu kedere tuz biber ekiyor. Yıllarca kapısının önünde yün yatak kabartan ailelerin şimdi otoparklarda bunu yaparken ‘yabancı’ gözler tarafından küçümsenmesi, peşinden “alışacaklar, sonradan geldiler, mecburlar” gibi psiko-sosyal dinamikleri altüst eden bir durumu da ortaya çıkarıyor. Bohçacı kadından kozmetik ürün tanıtımcısına, ev kadınlığından site hanımlığına terfi edilen süreçte çocuklar da yaşamın ‘öte tarafı’yla yüzleşiyor. Eskiden bahçede kumla, çamurla doyasıya oynayan (sosyalleşen, gelişen, dönüşen) çocuk küçük bir parka hapsoluyor. Bisikleti varsa biniyor, yoksa izliyor. Parklara yerleştiren spor aletlerini bilinçli ya da bilinçsiz kullanıyor (bu durum birçok kişiyi hastanelik etmeye devam ediyor). Bu durum kimi anneleri gerek betondan gerek çocuk seslerinden uzaklaşma neticesinde delirmeye kadar götürüyor. Funda Şenol Cantek’in derlediği Kenarın Kitabı: Çeperde “Ara”da Kalmak, Çeperde Yaşamak bu konuda birçok söyleşiyi barındırıyor:
Dedim ki kocama: ‘Hem beni çalıştırmıyorsun, eve kapatıyorsun. İki de çocuk sahibi olduk. Çıkamıyorum işte evden. Paran maran yok anlamam, bu evi benim istediğim gibi duvar kâğıdı kaplatacaksın. Kapının önüne çadır yaptıracaksın. Çocuklarla çıkacağız. Ben her gün bu duvarlara bu beton bahçeye bakıyorum.’ Mecbur yaptırdı, baktı ki delireceğim.
Elbette bu vaziyetin bir de dini boyutu var. Teravihe jeep’le giden en ön safta, lastik pabuçla giden en arka safta, çocuğuyla. Görgüsüzlüğün bile ne olduğunun karıştırıldığı bir dönemden bahsediyoruz. Tanpınar’a göre medeniyet, ruhların birlikteliğiyle kâinata aynı çerçeveden bakan insanların olabileceğini söyleyerek aslında şehirleşme için bir yol göstermiş. Bu yola girilmek göze alınamadı çünkü getirisi yoktu. Getirisi olan yolda toprak kalmadığı için mezar, sebil, mescid, çeşme, kısacası en hakiki ‘dikili ağaç’lardan hiçbiri olamadı. Şehir Sünnettir adlı kitabında Lütfi Bergen bu gerçeği şöyle noktalıyor:
Mescidlerin ağaç boylarını geçmemesi evlerin de mescidlerin yüksekliklerine varmaması gerekiyor. Şimdi bu iş tersine döndü. Gökdelenler yükseldikçe ya minarelerin boyu uzuyor ya da camiler yüksek tepelere tapınakvari cesametle inşa ediliyor. Müslümanlar, milyonluk konutlarında çiçek yetiştirmeyi seçmekle “kıyamet kopsa dahi elinizdeki fidanı dikin” emrine ters düştüler. Asfalt ve beton kabardı, fidanlar elde kuruyakaldı.
Kapitalist birey, arsız kent, uydurma yaşam üçgeninde ‘gönül neşesi’nden eser kalmadı. Güftesi Nâhit Hilmi Özeren’e, bestesi Râkım Elkutlu’ya ait bir beyâtî şarkıyla bitirelim. Dinlemek isteyenlere özellikle Sabite Tur Gülerman yorumuna kulak vermelerini önerelim
Ne bahar kaldı ne gül ne de bülbül sesi var
Ne o cânân, ne bir ümmîd, ne gönül neşesi var
Çekecek bence hayatın daha bilmem nesi var
Ne o cânân, ne bir ümmîd, ne gönül neşesi var.
Yağız Gönüler
sehir@sosyalbilimler.org
sosyalbilimler.org Şehir Düşüncesi Editörü
Yararlanılan Kaynaklar
  • Ayşe Öncü, Petra Weyland – Mekân, Kültür, İktidar, İletişim Yayınları
  • Lütfi Bergen – Kenti Durduran Şehir, MGV Yayınları
  • Funda Şenol Cantek – Kenarın Kitabı, İletişim Yayınları
  • Lütfi Bergen – Şehir Sünnettir, Hitabevi Yayınları

İnsan Daimi Bir Yer-Yol-Yön Arayıcısıdır

Fotoğraf: Kirilov

Bir yerde olmanın, bir yönü seçmenin, bir yola çıkmanın açtığı düşünme olanaklarını kaybettik. Yola çıkmak, yola gitmek, yola varmak hepimiz için birer lükse dönüştü. Bu çağda yürümek, düşündüren değil güldüren bir şey oldu. Oruç Aruoba, son derece lezzetli olan Yürüme adlı kitabında, bizim (zaten) ne olduğumuzdan başlayıp hep-hiç arasında 'kişi'ye uzanan yolculuğumuzun izini sürüyor.

Nietzsche için yaşam, insanın türlü aralarda gezinmesiyle ortaya çıkan bir yolculuktur. Bu onun elbette yaşama dair yaptığı tek bir tanım da değildir. Aruoba, kitabının hemen başına aldığı Nietzsche paragrafıyla okuyucunun zihnini meşgul ediyor. Hangi aralara dikkat edilmesi gerektiğini gösteriyor. Sevginin hissedildiği, baharın tadıldığı, güzel seslerin dinlenildiği, dağların, ayın ve denizin insanın yüreğini titreten görünümlerini bir an içine saklamış, sırlamış arala. İşte bu aralardan oluşan tüm anlar ve aralar, Aruoba'nın zihnine birer cümle olarak düşüvermiş olmalı ki Yürüme kitabı ortaya çıkmış.

Okuyucunun Kasım 1992'den bu yana belirli aralıklarla yeniden basılan Yürüme'ye olan ilgisi, "acıları bile anılara dönüştürürüz biz" diyen yazarın sesine bir yankı belki de. Çünkü "durumumuz, ötekilerin durumlarının toplam durumudur". Çünkü "uygar kişi, kendisi ile bütün insanlar (insanlık) arasında bağ kurabilen insandır". Bu uygar olma hâli şaşkınlığı, hayreti insana bol bol yaşatır. En çok da üzülmeyi. Ancak Aruoba burada bir uyarı yapıyor. Uygar insanın üzülmesi, modern zamanların üzülmesi gibi ah'lı vah'lı değil diyor, daha çok kızgın bir üzülme. Neden olarak da ancak dünyanın temelden bozuk olduğunun farkında olan insana uygar denebileceğini belirtiyor.

Felsefeye meraklı bir okuyucuya yeni kapılar aralamaktan memnuniyet duyan bir yazar Aruoba. Yürüme'nin içindeki notlardan bunu anlayabiliyoruz. Heidegger'in sık sık "ufuk" kavramına başvurduğunu, "ne ise o olmak" düşüncesinin Schopenhauer'de ve Nietzsche'de kendine yer bulduğunu, Russell'ın "aylaklığa övgü" düzdüğünü ama yüz küsur kitap yazmaktan geri durmadığını, "hayret"in Sokrates'e "hayranlık"ın da Kant'ın has kavramları olduğunu, Bloch'un "henüz olmayanın" felsefesini yaptığını, Derrida'nın Nietzsche'nin not defterinde bulunan "şemsiyemi unuttum" tümcesinden sayfalarca anlam çıkarabileceğini öğrenebiliyoruz bu notlardan. Kitabın içindeki resimlerde Heidegger'i Karaorman'daki yürüyüşünü ve Freiburg'daki çalışma masasını, Van Gogh'un Emile Bernard'a mektubunu, Aziz Hieronymus'un çalışma odasını, Albrecht Dürer'in erkekler hamamını görebiliyoruz.


Yolu yürüyerek çözümlemenin imkânsızlığına vurgu vardır Yürüme'deki metinlerde. Yolu yalnızca "açan" bilir. Öte yandan açılmış hazır yollarda yürümenin tadını dönüp duran tekerlekler değil yalnızca insan kavrayabilir. Özgürlükse, açılmamış, yani belirsiz yollarda yürümektir. Belki de yaşam bu yüzden "her ne olursa olsun" özgürdür: "Zaten, hep, kırık-dökük, paramparça ilişkiler bırakıp ardında, böylesine yıkıcı, yırtıcı bir yolda yürümüyor mu yaşam?"

Bir yolcuya yardım etmenin en dürüst yolu onunla birlikte yürümektir. Çünkü duran, yürüyeni asla anlayamaz. "Yanında yürümekten başka yardım yolu yok" derken Aruoba, Homeros'un deyiminin hâlâ geçerli olduğunu da hassasiyetle vurgular: "Çoğunluk, insanların neredeyse hepsi, bir(er) yük olarak yaşıyorlar yeryüzün(d)e..."

Kişi bölümüne, yani kitabın en zor bölümüne geçerken Oscar Wilde karşılar okuyucuyu. Bir hatırlatma yapar. "Acısını çektiğin her şeyi onaylamazsan, tam olamazsın" der Wilde. Aruoba da öyle bitiriyor kitabını: "Kişi, kendi olabilendir."

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 24, Eylül 2017)

Bir Şehri Yok Etmek: “Eserler Ortada”



Dönemimiz, inanıyorum ki hayırla yad edilecek.
Eserler ortada, İstanbullular yaşıyor ve kullanıyor.

— Kadir Topbaş, 2017
Bilir misin ki, biz şehrin sahibi değiliz. Sadece içinde oturuyoruz.
Devletin ve belediyenin bir misafiri gibi. Ve başından beri bu böyle.

— Ahmet Hamdi Tanpınar, 1962 
Kadir Topbaş, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı olarak görevine 2004 yılında başladı. 13 yıl süren başkanlığı boyunca “misyonunu” aslında göreve gelir gelmez yaptıklarıyla belli etmişti: Kamusal alanları yapılaşmaya açmak, afet toplanma bölgelerini AVM, plaza ve rezidans gibi yüksek yapılarla donatmak.
Tüm bunlar İstanbul halkının pek de alışık olmadığı bir hızda gerçekleşti. “Emlak piyasası” diye bir kavramla tanıştı halk. Hatta zamanla, özellikle  emekliler ve atanamayanlar için yeni bir kariyer fırsatı ortaya çıktı: Emlakçılık.
Bir kenarda işini yaptığı zannedilen müteahhitler ansızın “ünlü” oldu, adı sanı bilinmeyen inşaat şirketleri büyük büyük yerlerde görülmeye ve hatta birçok spor kulübüne, televizyon kanalına sponsor olmaya başladı. Bu kanallarda gözle görülür oranda “yeni bir yaşam” sloganlı reklamlar ortaya çıktı. Kısık sesle başlayan itirazlar ve son derece gerçekçi tekliflerin karşılığında ise o “malum ses” kendini gösterdi: İstanbul’un yeni konutlara ihtiyacı var, yeni projelere ihtiyacı var. Bu ihtiyaçların karşısında durmak şehre ihanettir!
Peki “insan adam yerine konmamayı affedemez” diyerek istifa eden Kadir Topbaş ve ekibi, İstanbul’u adam yerine koydu mu? Bu soru önümüzde bir gökdelen gibi duruyor. Can Yayınları tarafından Mart 2014’te yayınlanan Bir Şehri Yok Etmek bu soruyu derinlemesine incelemiş bir kitap1. Emine Uşaklıgil; sur içinden sur dışına, parklardan bahçelere, ormanlardan barajlara kadar İstanbul’un nasıl da “öylesine bir arazi” hâline getirildiğini adım adım işliyor. Her fırsatta “ecdat yadigârı” olarak nitelendiren İstanbul’un koca bir şantiyeye dönüşümü irdeleniyor. Bu kitabın en sarsıcı tarafı, ağlanacak hâle gülünen nice projeyi halkın neredeyse hiç gör(e)memesi. Bu hâl de elbette Türkiye’de inşaat işlerinin ‘büyülü bir atmosferde’ ve ‘yüksek süratle’ gerçekleşiyor olmasından kaynaklanıyor. Kitabın diğer bir sarsıcı yönü; karşı çıkma’nın ve mücadele hâli’nin, karamsarlığa kapılıp teslim olmaktan çok çok daha güç olduğunu göstermek.
İstanbul’a göç, özellikle 18. yüzyılın sonlarına doğru hızla artar. İş öyle bir raddeye ulaşır ki tehlikeyi o döneme ait bu konuyla ilgili birçok engelleme fermanına rastlamak mümkündür. Cem Behar bu çok sayıda fermanın olmasını, “o fermanların etkin olamaması” şeklinde değerlendiriyor. Behar’a göre İstanbul’u ilk değersizleştirenler de İstanbullular:
İflas etmiş bir imparatorluk, savaş sonrası fakirleşme, bakımsızlıktan yıkılmak üzere evlerin ve konakların onarım sorunları derken, çağdaşlaşma süreçlerini finanse edecek bir gelir kaynağı yaratma güdüsüyle konaklarını ellerinden çıkartan ya da terk eden eski İstanbullular çekilince Fatih, Kumkapı, Edirnekapı, Topkapı, Samatya ve Ayasofya’daki mahalleler de kendi kaderlerine terk edilmiş oldu. Şimdi olduğu gibi XIX. yüzyılın sonlarından itibaren şekillenen dönemde de yıkılan ya da yakılan konakların yerine müteahhit eliyle sekiz-on daireli apartmanlar yapılıyordu. Bir başka deyişle, arazi rantının zenginleşme aracı olarak kullanılması daha o zamanlarda bir hayli yaygındı ve sonraki dönemlerde de İstanbul’da yaşanan birçok olumsuzluğun zeminini oluşturuyordu.2
Emine Uşaklıgil’in “İstanbul sevdası” dedesi Yunus Nadi’den bir miras gibi. Menderes döneminde Park Otel’den İstanbul boğazına bakarken, o ânın fotoğrafını çekip hafızasına kaydediyor. Fotoğraf hafızasından hiç silinmemiş ki yaşayacağı ve sahip çıkacağı yegâne şehir olarak İstanbul’u benimsiyor. Kitabını da İstanbul’a ve şehirlerine sahip çıkanlara ithaf ediyor. Tam da bu doğrultuda kitabın ilk bölümü “Var mı İstanbul’u sahiplenecek kimse?” sorusu etrafında şekilleniyor. Bu bölümde kaosun başlangıcı, vatandaşın misafirleşmesi ve İstanbul’un “gerçek” manzarası evvela okuyucuya sunuluyor. Bir zamanlar, hatta asırlar boyunca süregelen mahalle kurumunun nereden nereye geldiği, yine o dönemin insanının “küçük olsun benim olsun”, yani Mustafa Kutlu’nun deyimiyle “kanaat” anlayışından asla taviz vermediği belirtilirken, TOKİ ile birlikte “büyük olsun benim olsun” anlayışının “tek gerçek” hâline gelme süreci anlatılıyor. Burada Uşaklıgil’in kırılma noktası olarak gördüğü konu, kendi kendini yöneten halkın ve mahallenin elinden tüm yetkilerinin ve dolayısıyla sorumluluklarının alınmasıyla birlikte ortaya “inşaatların efendisi” ve “şehrin tek sahibi” olarak TOKİ’nin çıkması. AKP için “inşaata dayalı ekonomik büyüme” stratejisinin bunca önemli olmasının çok basit bir sebebi Uşaklıgil’e göre halkımızın gayrimenkulü en kolay yatırım aracı olarak görmesi ve “gayrimenkul tutkunu” olması.
Reklam sektörünün kısa sürede yoğun ilgi gösterdiği ve yakınlaştığı inşaat sektörüyle omuz omuza verişi, halkın nefsini öylesine gıdıklamış ve gelecek planlarını okşamış olsa gerek ki hiçbiri Türkçe isme sahip olmayan onlarca proje çok kısa sürede bitti ve anahtarları “sahiplerine” teslim edildi. Uşaklıgil’in de belirttiği gibi “ne hikmetse” tüm bu projeler daima “metrolara yakın” oldu. Metronun olmadığı yerlere ise önce metro götürüldü, hemen ardından da projeler. Bunun sosyolojik boyutu olarak tembelleşme, yine bunun iktisadi boyutu olarak muazzam “arabalaşma”yı zikretmek mümkün. Bilhassa İstanbul’un Başakşehir, Halkalı, Kayabaşı gibi bölgelerinde arabasız yaşamak neredeyse imkânsız. Çünkü bu bölgelerdeki toplu konutlara ve sitelere hem toplu taşıma daha seyrek olarak gidiyor hem de metrolara metrobüslere bir nebze uzak. Tüm bu manzaraya biraz uzaktan baktığımızda ise şunu yakalamak mümkün: İstanbul batıdan doğuya doğru olduğu kadar doğudan batıya doğru da “anormal” biçimde genişliyor ve bu genişleme birbirinden kopuk, yabancı, ruhsuz, şehir bilincine dair hiçbir merakı olmayan bir kitleyi/kütleyi işaret ediyor. Hemen 1992 yılına dönelim ve merhum Turgut Cansever’in röportajından bir yorumunu yeniden okuyalım:
Allah’ın yarattığı dünyanın güzelliğini idrak etmeyen, kendisini bu dünyayı güzelleştirmekle yükümlü saymayan, toprağı kısa vadeli çıkar ve talan aracı olarak gören nesiller tarafından dünyanın kirletildiği 20. asırda insanın kendisine temiz ve güzel bir çevre, şehirler, mahalleler ve evler geliştirmesi de imkânsızdır. Dolayısıyla bugün özellikle kendi kültür temellerinden kopmuş ülkelerin bilinçsiz taklitçiliğinin pençesindeki çevreler, ülkeyi kirletmekte ve gelecek nesillere cehennemî kirlilikleri hazırlamaktadırlar. Türkiye’de bu yanılgıda payı olmayan toplum kesimi de yok denecek kadar azalmış bulunmaktadır.3
Komşu almadan ev almaya doğru sınırsızca giden bu “kutlu projeler yolu” birçok ailenin geleneklerinin ve yaşam biçimlerinin kökten değişmesine de sebebiyet verdi. Sulukule gibi asırlık mahallelerin ortadan kaybolmasıyla “bir başka diyara” sürüklenen komşular, apartman dairelerine sıkıştırıldı ve kısa sürede neye uğradıklarının şaşırır bir hâle geldiler. Bu durum yalnız İstanbul’da değil, İzmir gibi bir nebze daha az çiğnenmiş şehirlerde de kendine yer buldu. Kendi aidiyetine göre eğitim görmüş, okuma yazma öğrenmiş çocuklar kendilerini her zaman dışlamış ‘beyaz’larla aynı sınıfta buluşunca, refleksleri de değişti:
Bir gün, ders programına uygun olarak dersini sürdürmek isteyen öğretmenlerinden birine Nergiz, “Aman be, ne bayık karısın, (h)ep ders, (h)ep ders!” diye serzenişte bulunmuş; başka bir günse ikinci sınıfa geçtiği hâlde henüz okuma yazma öğrenememiş olan Yunus, derste “e” harfini çalıştıkları esnada sıkılıp öğretmenine “Aman be, sokayım e’ye!” demişti.4
Emine Uşaklıgil her ne kadar İstanbul kitabı yazmış olsa da Ankara’ya arada sırada değiniyor. Zira başkentimiz de cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren sürekli değiştirilmiş, dönüştürülmüş, belirli bir kimliğe asla sahip olamamış bir kentimiz artık. Artık ‘şehir kurma’nın sadece ‘bina yapmak’ olması, Ankara’yı kişiliksizleştirmeye devam ediyor:
Ankara’nın da manevî değerleri şehrin kuruluşuna vesile olmuş, fakat ne hikmetse âhî geçmişini unutturmak isteyen bir siyasetle kent bina şehvetine uğratılmıştır. Böylece geçmişimiz de silinmiş, Ahi Mesud, Etimesgut olmuş; Ahi Mamak, Mamak diye anılmıştır. Hacı Bayram-ı Veli’nin türbesinin hemen yakınında yer alan Ahi Gül Baba ise Bent Deresi’ne inen yolun tam ortasında modernizme meydan okuyan türbesiyle yüzlerce yıl öncesinden bölgeye mührünü vurmuştur. Yahya Kemal’in “İstanbul’a dönmesi güzel.” diyerek kınadığı Ankara, bir türlü tarihe ve evlatlarına emanet ettiği ruh hamlesini yapamamış, entelektüellerinin sinesinde de ‘kasvetli şehir’ damgasıyla lekelenmiştir. Oysa Gül Baba, “Ankara Türklerin eline geçtiğinden dolayı ‘gülmüş’ bir Baba”dır.5
Turgut Özal’ın Amerika’yı ziyaret edip oradaki devasa yapılaşmalara özenmesi ve “Bir gün İstanbul’da da bu tip yapılar yükselecek” temennisi, özellikle sağ/muhafazakâr politikalar içine yerleşmiş, aksini düşünenler derhâl “medeniyet düşmanı” ilan edilmiştir, edilmektedir. Yalnız ne hikmetse mevzu değiştiği vakit “tek dişi kalmış canavar” hatırlatılmakta, “ecdat yadigârı” her şeye gerek dizilerle gerek yeni açılan parklara, kültür merkezlerine ve sitelere verilen isimlerle sahip çıkılmaktadır. Ağaoğlu Maslak 1453 bunlardan sadece biri ama en ünlüsü. Daha seküler, daha Avrupaî bir yaşam istiyorsanız, Venedik’in de İstanbul’a geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz: Viaport Venezia.
22. Uluslararası Mimarlık Kongresi vesilesiyle İstanbul’a gelen ve evvela İstanbul’u helikopterle inceleyen Uluslararası Mimarlar Birliği Başkanı Jaime Lerner, “Bu şehri Mimar Sinan’ın torunları inşa etmiş olamaz” derken sonuna kadar haksızdı. Evet haksızdı çünkü bu şehri Mimar Sinan’ın torunları inşa etmedi, aksine onun fikirleriyle uzaktan yakından alakası olmayan birileri müteahhitler eşliğinde şehrin canına okudu. Uşaklıgil’in yaptığı hatırlatmalardan biri de şu: Padişah dahi cami yaptırmadan evvel şeyhülislamdan izin almalı, cami yaptırma gereğini detaylıca açıklamalıydı. Zaten cami de ancak ihtiyaç ve özellikle cemaat varsa yapılır, aksi hâlde koca bir israf olarak kabul edilirdi. 2018’de açılması planlanan Çamlıca Camii için şu soru önemli: Cami kimlere açılıyor? Aslında sorular genişletilebilir ama esas mesele elbette politik reklam ve kârı muhafaza eden muhafazakâr romantizm.
Dokuyu korumak yerine “elbette” modernleşsin istenen İstanbul’un şehirleşme hikâyesi yeni değil. Belediyecilik de bu hikâye kapkara bir karakter, hatta ana karakter olarak oturuyor. İstanbul’un imarını yapabilmek için zamanında Henri Prost’un rakibi Le Corbusier’di. Prost’un teklifi yepyeni bir İstanbul’du. Tüm modernliğiyle, ışıldayan binalarıyla, göğe uzanan güç göstergeleriyle. Le Corbusier ise eski dokunun korunması taraftarıydı. Tozuyla, toprağıyla, ahşabıyla. Mustafa Kemal Paşa, Le Corbusier’in mektubuna duyarsız kaldı, kazanan Prost oldu. Uşaklıgil bu durumu şöyle yorumluyor: “Prost’a verilen görevle İstanbul’un planlama serüveni ve bugüne dek devam eden kaçınılmaz tahribatı da başlamış oluyor.”
İstanbul’un şehircilik anlamında yeniden fethedilmesinin ve tarihi dokuların, anıtların, yapıların Demokrat Parti eliyle yıkılmasının üzeri bir şekilde hep örtüldü. Oysa Millet Caddesi’nin tarihi biraz araştırıldığında ve Turgut Cansever’in anıları biraz okunduğunda görülecektir ki “Bana üç metrenin beş metrenin lafını etme!” diyenler eliyle İstanbul o günlerden bu günlere delik deşik edilmiştir. Elin aynı cenaha ait el(ler) olması da kimseyi şaşırtmamalı. Üstelik bu geçmişin üzerine çok gidilmemeli ve daha fazla soru sorulmamalı. Önümüzde daha ciddi bir soru(n) var: Hazine arazileri de tükendi, tarım alanları nerede?..
Başta İstanbul olmak üzere şehirlerimize dair “ortak bir düş” kuramıyoruz. Bunda şehir bilincinin eksikliği elbette ortada. Üstelik bu bilincin ne olduğunu anlatırken verilecek misaller de giderek azalıyor. Uşaklıgil kitabını abartısız bir umutla bitiriyor. Mücadele zemini açılmalı, bu zemin korunmalı ve sürekli güncellenmeli diyor. Kitabın sonundaki Behiç Ak’a ait karikatür ise her şeyin sonunun geldiğini gayet güzel biçimde açıklıyor. Bir çocuk sokaktan eve koşarak gelmiş ve annesine şöyle bağırıyor: “Anne sokağımızı çalmışlar!”
Yağız Gönüler
sehir@sosyalbilimler.org
sosyalbilimler.org Şehir Düşüncesi Editörü
 Dipnotlar
1.Emine Uşaklıgil, Bir Şehri Yok Etmek / İstanbul’da Kazanmak ya da Kaybetmek, Can Yayınları, 1. Baskı: Mart 2014
2.Cem Behar, A Neighborhood in Ottoman Istanbul, State University of New York- Suny, 2003
3.Millî Gazete, 14-15 Kasım 1992
4.Derya Koptekin, Biz Romanlar Siz Gacolar: Çingene/Roman Çocukların Kimlik İnşası, İletişim Yayınları, 1. baskı – Haziran 2017
5.Lütfi Bergen, Ev Alma Komşu Al, Yenisöz, 27.09.2017

İz Bırakırken Çıkan Ses


İnsan bu ya, sesine ses ister. Bir yankı. Bir yeniden buluş. Buluşma. Anlam ve düşünce dünyasıyla yeniden harmanlanma. Böylece hayatın gizlerini keşfetmek için tekrar yola çıkma, yolda olma, kapıya varma. Hâllerin hâli. İnsan, hâlini anlatırken bir keklik oluverir Dertli keklik. Dertsizlere derdini açar.

Sesin ahenkli olanına müzik, ahenksiz olanına gürültü derler. Ahenk ne sonradan elde edilen bir şeydir ne de icad edilebilecek bir şey. Ahenk kainatın her yerinde, her köşesinde vardır. Onu keşfetmek gerekir. Keşfedildiği vakit hem insan, insan olur hem de insan, yaptığı işi ölümsüz kılar. Yeryüzüne niye geliriz? İz bırakmaya. İz bırakanlar bülbül gibi ses verir sonsuzluğa. Öter aheste aheste.

Sonra insan, çıkar gidiverir. Nereye? Meçhule. Yol boyunca süren bir meçhul. Oradan oraya, oralardan oralara. Yolların biri bitti mi buna ayrılık denir. Ama sonra yol, yollar devam eder. Her vedânın ardından gelir bir şifa. Derdi çoktur insanın, hangisine yanacağını bilmez. Bu bilinmezlik sırlıdır. Sahi, sırrın sırrına kimler varır?

Dünya dediğin bebek beşiği. Sallar durur insanı. Uyuyan uyur, uyumayan uyumaz. Uzun süre uyumayan divâne gibi olur, âşık. Dolanır yollarda. Bir koca taş olsa da otursam dinlensem diye düşünür, terini silmek ister, bir tütün tüttürmek, dumanıyla ötelere dalmak.

Türkülerin esrarengiz bir iklimi vardır. Mesela Yavuz Sultan Selim dönemini okurken Şah Hatayi Deyişleri albümünü yahut Bektaşilik üzerine bir şeyler karıştırırken Sıdkî Baba'nın nefeslerini dinlemek; o dönemleri daha iyi anlamayı sağlarken öte yandan düşünceyle ahengin kavuşmasına da imkân tanır. Düşünceyle ahenk bir araya geldiğinde, okuyucu, "kendini avutan" bir okuma yapmaz. Seviyesini ötelere taşır, daha yükseklere çıkarır. Bu okuma yalnız tarih, coğrafya gibi alanlarda değil, bilhassa felsefe gibi belki de daha ciddi bir konsantrasyon gerektiren alanlarda da yapılmalı. Ciddi meseleler ve ciddi kitaplar, ciddi yüklerin altına girmeyi gerektirir. "En iyi kitapların okunması, geçmiş yüzyılların en büyük insanlarıyla konuşmak gibidir" diyor Descartes. Müzik ise konuşmaların en anlamlısı, anlamlı bir konuşma sanatı.

Hiçbir okuma kendini avutan bir okuma olmamalı. Tam aksine, kendini rahatsız eden, kendinle dertleşen, kendine yeni dertler edindiren okumalar olmalı. Başka türlüsü eskilerin deyimiyle "kitap yüklü merkep" gibi bir tehlike yaratabilir. Bu tehlikeden korunmak için müzik, ilk ve belki de en güzel başvuru unsurudur, başvurulacak sanattır, sanatların en hasıdır. İnsanın her gün bir parça müzik dinlemesi gerektiğini söyleyen kim? Goethe. Evvela müzik diyor. Ondan sonra iyi bir şiir, güzel bir tablo, birkaç mantıklı cümle geliyor bu büyük şaire göre.

Düşünmek, ilham almak, feyzlenmek ne kadar soyut hareketler gibi görünüyor değil mi? Oysa hiçbiri yürümekten, koşmaktan yahut ağır kaldırmaktan farklı değil. Soyut ya da somut; kitap-müzik arasında her ikisi de mevcut. Çok ciddi kas hareketleri söz konusu. Beyin ve kalp arasında kelimelerle anlatılamayacak yücelikte bir ahenk söz konusu. İnsan okurken bir saz semaisinin içine girmiştir bile, yahut peşrevin. En olmadı, kısa bir kitapsa mesela, doğaçlama bir taksim çalar insanın kalbinde.

Rilke yazmaktan uzak kalmanın "çıldırtıcı" etkisinden söz ederken Sait Faik için bu durum "delirme" mesabesinde. Peki ya okumak? Müzikle okumak? Bir yanı çıldırtıcı uçurumlar diğer yanı delirtici manzaralar olan bir tablo düşünün. İşte o. Bu tabloda yerimizi almadıktan sonra yaşamak, kronik bir ağrıdır. Oysa bize, Cahit Zarifoğlu'nun Raskolnikov için söylediği, onun çektiğini "şiddetli bir Allah ağrısı" gerekir. Allah ağrın varsa, yolda kalmazsın. Yoldaysan, adımlarsın. Kimsenin gitmeyi göze alamadığı yolları adımlarsan, iz bırakırsın.

Yağız Gönüler
(Tahrir, 9, Ağustos-Eylül 2017)

Her Şeyden Haberdarız Ama En Ufak Bir Fikrimiz Yok

Bugün yeni olan, aynı gün içinde eskiyebiliyor. İnsan ilişkileri de bundan nasibini alıyor. "Sonsuza dek" sözü artık pırlanta markalarının reklam sloganı... Akışkan Aşk'ta Zygmunt Bauman, modern çağ insanındaki güven eksikliğini, kaygı problemini, sürekli bir şeylere yetişme derdini, sadakat ve ihanet arasındaki savrulmaları masaya yatırıyor. İnsanların arasını okuyucuyla birlikte bulmaya çalışıyor.

Bauman'ın 'insan dünyası'nda diyalog ve iletişim, en mühim mesele. Ona göre modern zamanların yeni insanı için bir ilişkide yenilgi varsa, bu bir iletişim yenilgisidir. Hız, gün geçtikçe felakete dönüştü ve ortaya yepyeni bir üretim/tüketim insanı çıktı. Aylaklık, can sıkıntısı ve bekleyiş gibi durumlar ortadan kalktı. Oysa "yıldırım aşkında bile, soru ile cevap arasında, teklif ile kabul arasında belli bir zamanın az da olsa geçmesi gerekir" diyor Bauman. Bu sabırsızlık hâli yalnız insan ilişkilerinde değil, makinelerin insanlığa olan tahakkümünde de zirvede. Sosyal medya dediğimiz 'yeni mekan'da bilgi önümüze hiç beklemeden, hiçbir şey sormadan (izin almadan) geliyor. Oysa bir veriyi silerken bilgisayarlarımız ve cep telefonlarımız bize muhakkak emin olup olmadığımızı soruyor. Yalnız hard diskler değil, zihinler de bu veri karmaşıklığı içinde birer çöplüğe dönüşüyor. Haliyle bir çöplüğün içinden gerekli/önemli ve hatırlanması gereken verileri yeniden elde etmek gittikçe güçleşiyor.

"Akışkan" kavramını sosyal bilimlere kazandıran Bauman için ilişkiler "ölüm bizi ayırana kadar"dan "bakalım her şey yolunda gidecek mi?" gibi soru(n)lara doğru genişledi. Bunun sebepleri arasında hiç kuşku yok ki güvensizlik, hayatın müşterekliği konusundaki umursamazlık, kamusal alandaki paylaşım eksikliği, kapitalizmin yok ediciliği gibi hususlar var. Tüm bunlar toplandığında aile kurmak, çocuk, çocuğun bakımı, eğitimi, güvenliği gibi meseleler de akışkan toplumun en büyük açmazları arasında yer alıyor. Bu açmazlar nihayet evlilikten ve hatta diyalogdan korkan insanlardan bir topluluk oluşturuyor. Yeni ve oldukça akışkan bir toplum. "Ne kadar tamamlanmış ve kendi kendine yeterli olsa da, her insan varlığını bir başkasıyla birleştirmediği sürece eksik ve yetersiz kalır" diyor Bauman. İnsan sesine ses ister, sözüne söz, adımına adım. İşte bu ahenk eksikliği de herkesin her şeyden haberdar olduğu ama kimsenin en ufak bir fikrinin olmadığı toplumun, akışkan toplumun, geri dönüşü olmayan en ciddi kaybı.


Mesafelerin öneminin kalmaması farklı sorunları insanın gündemine taşıyor. Lakin insanlık bunu pek umursamıyor. "Yakınlık artık fiziksel komşuluğu gerektirmemektedir; ama bu fiziksel komşuluk da artık yakınlığı belirlememektedir" derken Bauman, insanların ve ailelerin önem verdiği şeyleri şöyle sıralıyor: güvenlik, kariyer, mülkiyet. Çocuk üzerinden bir örneklendirme: Ev/bakıcı/kreş daima güvenli olmalı, okul/şirket daima "en iyileri yaratan" olmalı, konut/araba daima "en iyisi" olmalı. Halbuki bu tablonun neye hedef olduğu Bauman için sadece bir cümlelik: "İnsanlık, tüketim pazarının kurbanıdır."

Yalnızca kendi hilelerine güvenen, diğerlerinden daha kurnaz görünmek için çırpınan ve birbirini yok etmek adına her şeyi göze alan bireyler dünyası... Kitabın sonunda Bauman'ın röportajlarına sığ(a)mayan, kritik yorumlarda bulunduğu mültecilik ve dolayısıyla 'insan dayanışmasının sonu' yer alıyor. Nereye giderse gitsin birer "istenmeyen" olan mülteciler, ateş hattındaki kıymetlerini(!) koruyor: "Onlar yer değiştiriyor değildir, yeryüzündeki yerlerini yitiriyorlar. Hiçbir yere, yersiz bir yere, kendi kendine var olan, kendi içine kapalı ve aynı zamanda denizin sonsuzluğuna adanmış bir yere fırlatılıp atılıyorlar; ya da bir çöle, hınç dolu ve insanların ender ziyaret ettikleri, oturulmayan toprağa yollanıyorlar."

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 23, Ağustos 2017)