Ortak güzellik değerleri, Paris’e benzemek için allak bullak edildi

Turgut Cansever’den öncekiler de duyulmamıştı, o da duyulmadı, şimdiden sonra da kimse duymayacak. Çünkü artık mimarlar "güzeli" aramıyor. Sadece mimarlar mı? Güzeli arayan hangimiz kaldı… Öte yandan, bizde ne hikmetse -herhalde “adam” bolluğundan olacak- faydalı şeyler söyleyen, faydalı şeyler yapılmasını teşvik eden, bu yönde nice geceler sabahlayan, projeler hazırlayan, memleketine ve vatanına güzel bir şey katmak isteyen, kültürümüze, geleneklerimize dolayısıyla aslımıza sahip çıkmayı arzulayan her kimse varsa ya sesi hiç duyulmamıştır ya da önemsenmediği izlenimi oluşturularak dolaylı yollardan sesi kısılmıştır. Mesela merhum bilge mimar Turgut Cansever her ikisini de yaşadı. Zamanında onu dinlemeyenler “Turgut bana 3 metrenin 5 metrenin lafını etme şimdi!” diyerek Fatih’te biçmedik tarihi eser, cami, çeşme bırakmadı mesela. Yahut zamanın bir belediye başkanı özel olduğuna inandığı projesiyle Cansever’in yorumunu almak için ofisine gidip ağzının payını aldığında; artık Cansever için “yeni projeler üretme” devri de son buluyordu, önüne taş üstüne taş konuyordu.

Kültürel faaliyetlere bir finans kurumundan beklenmeyecek kalitede önem veren Albaraka, kuruluşunun 20. yılında bir Mimar Sinan kitabı neşretmişti. Kitabın yazarı ise Turgut Cansever idi. Yıllar boyunca hamasete, karşılaştırmalara, yüceltmelere kurban edilen ve fakat hakkında çok az şey bilinen Mimar Sinan üzerine Cansever, bilinmeyenleri kaleme almış ve İslam kültürü ile mimarisini doğru anlamak için Mimar Sinan’ın “bir vesile” olarak görülmesi gerektiğini defaatle söylemişti. Kitap pek tabii bir yankı oluşturmadı. Gerek sanat gerek edebiyat piyasası o zamanlarda da şimdiki gibiydi çünkü; magazin ve dedikodu odaklı… Kitap üzerine daha sonra gazeteci Burhan Eren, merhum mimar Turgut Cansever’den bir randevu talep etmiş ve söyleşi yapmıştı. 2006 yılının sonlarına doğru gerçekleşen bu söyleşiyi paylaşarak, rahmetliyi sene-i devriyesinde yâd ediyorum. Zâtından, kelâmından, ilminden, hâlinden çok şey öğrendim. Makamı güller, bülbüller yuvası olsun…

***

Sinan’ı ve eserlerini konuşmak bir fantezi değildir

Mimar Sinan’ı ve eserlerini anlama çabanızın sebebi ne?
Kendi kültürüne tamamen kapanmış bir ülkeyiz. Türkiye, Tanzimat’tan bu yana bir kültür politikası sefaleti neticesinde çok büyük bir bilgi eksikliğine düşmüş bulunmakta. Bu memleketin nasıl oluşacağına dair ortaya konulacak konularla halkı ilgilendiren genel tutumdan uzağız. Bu kültür olayının bilinci topluma mal edilmezse, kültürümüzü hangi değerler etrafında geliştireceğimizin de sözünü edemeyiz. Onun için Sinan’ı görüşmeyi, sözünü ettiğim büyük sosyal meselenin kültürel temelleriyle bütünleşerek çözümünün adımı olarak görmek gerekir diye düşünüyorum. Onun için Sinan’ı görüşmeyi bir fantezi saymıyorum.

Bugünkü yaklaşımımızda eksiklik, sefalet, zavallılık var


Mimar Sinan’ı anlamaya çalıştığımız zaman ne olacak?
Bugünkü yaklaşımımızın eksikliğini, sefaletini, zavallılığını görme imkânımız olacak. Bugün bir şey yapıyor muyuz, yaptığımız nedir sorularına samimi bir cevap verme imkânı olacak. Bundan böyle meselelere nasıl yaklaşacağımız hususunda bize ışık tutacak. O bilinç bize bir sorumluluk da yükleyecek.

Kulaklarını kapatıyorlar ve sorumluluktan kurtuluyorlar

Bunlardan korktuğumuz için mi Sinan’a bakmayı geciktiriyoruz?
Yalnız Sinan’a değil, bütün ciddi meselelere bakmamak da aynı korkudan… Kulaklarını tıkıyor ve yürüyüp gidiyorlar. Eğer kulakları açık olsa o zaman bugün yüklenmedikleri sorumlulukları yüklenmek zorunda kalacaklar. Aydınlar, bilim adamları ve politikacılar, böyle olunca ilk adımda bir miktar dışlanacak, gerçek meseleyi ortaya koyuncaya kadar sarf edecekleri çaba onları acıtacak. Ama buna razı olmadığımız takdirde çok daha acıtıcı yerlere geleceğiz.

Batı felsefesi zaman-mekân bütünlüğünü İslam düşüncesinden almıştır

Kitapta, İslam mimarisini konuşurken ‘tevhid’ kavramının göz ardı edildiğini söylüyorsunuz. Bu kavram, Sinan’ın mimarisinde nasıl mücessemleşti?
Rönesans düşüncesinde olayların bir an’ı tespit edilerek o, hakikat olarak naklediliyor. Böyle olunca bir bina, bütün parçalarıyla, her parça o bütünün ayrılmaz bir kısmı olarak ve bir defada oluşmuş bir nesne gibi tasarlanıyor. Sinan’ın eserlerinin çok uzun bir zaman içerisinde parçaların birbirine eklenerek, düşüncelerin birbirine eklenerek vücuda gelmiş gibi olduklarına işaret etmek istiyorum. Bu yine çok asli bir İslami metafizik kabule dayanıyor; zaman ve mekân kategorilerinin bütünlüğü fikrine… Değişmeyen donmuş mekân ve mimari yerine zaman-mekân bütünlüğü, çok açık bir şekilde Batı felsefesinin 20. asrında İslami düşünceden intikal etmiş bir meseledir. Süleymaniye örneğinde, eserin yeni oluşumların açtığı perspektiflerle yeniden anlaşılması, yeni anlama biçimleriyle yaşanması gibi imkânlara kapı açılmış bulunuyor. Hangi İslam metafiziğine dair yazıyı okusanız, varlığın sürekli oluşum halinde olduğunu, her an’ın bir evvelki an’dan farklı olduğunu, değişme halinde olduğunu anlatmakla işe başladıklarını görürsünüz. Öyle olunca Rönesans’ın varlığa ait bilgiyi donmuş olarak anlatan resminin neden İslam dünyasında var olmadığını da anlamak mümkün olur.

Mimar Sinan’ı putlaştırmak yerine İslam mimarisinin derdini öğrenmeliyiz

Mimar Sinan’ı sadece bugünkü anlamıyla bir mimar olarak mı algılamak gerekir? Bu algı, onu doğru anlamada bizi yanılgıya düşürür mü?
Nasıl anlamak söz konusu olduğunda ona nasıl bakmak gerektiği sorusu gündeme geliyor. 16. asır, özellikle Batı dünyasında donmuş bir dünya tasavvurunun ürünü olan bir sanat görüşünü gündeme getirmiş bulunuyor. Sinan için ise, yalnız kendisinin yaptığı yok; çevresi var, şehir var. Şehrin bir canlı olduğunu biliyor. Bir de eninde sonunda yaptığı şeyin, bir canlı yaratmak değil, bir süre kalacak bir nesneyi vücuda getirmek olduğunu… Hıristiyan ortaçağ, maddi varlığı yok etme girişimi ile ürününü veriyor. Katedral taştan yapılıyor, ama taş bir realite olarak varken, o taşın üzerine profiller çizilerek, gölgeler atılarak ve hareketli biçimler eklenerek hakikatte var olan nesnenin asli nitelikleri yok edilmeye çalışılıyor. Sinan ise yaradılışın bu verisini saygıyla kabulleniyor ve onunla üretiyor. Değiştirmeden, onun özüne zarar vermeden, onun öz niteliklerini kullanarak ve o öz niteliklerin değerlerinden hareket ederek… Bu tabii sadece Sinan’ın meselesi değil, İslam kültürünün, mimarisinin meselesi. Hep Sinan’dan bahsediyoruz, aslında onu putlaştırmak yerine, daha büyük bir açıdan İslam kültürünün, mimarisinin bütünlüğüne bakmak lazım.

Halkı mimari çevreden kopardılar, eserler müzelik oldu

Bugün mimarlar sizin konuştuklarınızı neden konuşmuyor?
Kültür dediğimiz şey halktan koparıldı önce. Bir grup Batıcı zevatın Batı dünyasında gördüklerini buraya nakletmeleri düzeyine indirildi. Tanzimat’tan ve Cumhuriyet’ten sonra halkın kültür ile ilişkisi kılıçla kesilmeye çalışıldı. Halkın sanatı yaşamasını yok etmeydi bu. Mimari söz konusu olduğunda, mühendislik mimarlığın yerine getirilerek ‘kimsenin aklı ermez, bu iş hesaptır’ denerek, halk mimari çevrenin oluşturulmasından kopartıldı. Mimari eserin bütün insanlara açık olan yüzlerinin konuşulup tartışılması, bütün güzelliklerinin tartışılarak yaşanması gündem dışına itildi. Böyle olunca da eserler müzelik oldular.

İslâm ve Sinan mimarisi demokratiktir

Sinan’ın eserleri ile yüz yüze gelebilmek, onları anlamak için ne yapmak, hangi gözlükleri atıp nasıl bakmak gerekir?
Ortak güzellik duygusu temelidir. Osmanlı toplumunun ortak güzellik değerleri vahşi Batı değerleri ithal edilerek Türk aydınları tarafından tahrip edilmiştir. O zaman Sinan’ın eserleri toplumdan tecrit edilmiş, taş yığını haline düşürülmüşlerdir. Bu değerler allak bullak edildi. Ne için? Paris’e benzemek için. Hangi Paris’e? Bonapart’ın isyan edebilecek Fransız halkını top ateşine tutup bastırabilmek için tasarladığı Paris’e… Bu değerleri ve eserleri görmemizi engelleyen en önemli gözlük, Batılılaşma gözlüğüdür, apartmancılıktır. Bu iflas etti. Mesela genelde İslam, özelde Sinan mimarisinde, camilerin yaşama biçimine bakmalı. Yapıyı kullanan herkes, yapıda kendi yerini kendisi tayin ediyor. Bu tam mutlak bir demokratik yapıdır, mimarideki demokrasidir. Yapı emretmiyor, kesin olarak tarafsız bulunuyor. Mesela Süleymaniye’de kubbe dizisi bir istikamet veriyor gibi gözükse de sağa ve sola doğru açılarak yapı, tamamen merkezi ve istikameti olmayan bir yapıya, içindeki herkesi eşitleyen güzelliklerle örülmüş bir örtüye dönüşüyor. Oysa kilise mimarisinde veya bugünkü fonksiyonalist mimaride yapı, sizin yerinizi tayin eder ve sınırlar.

"Mimar Sinan" kitabını şu adresten pdf formatında indirebilirsiniz: https://www.albaraka.com.tr/mimar-sinan.aspx

Alıntılayan: Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 27.02.2017)

Hangi belde kent, hangi belde şehir?


Belde, kent ve şehir gibi üç önemli kavramla boğuşmamız gerek. Önce bu kavramları doğru biçimde tanımlamalı, günümüze ve en önemlisi de insan/doğa perspektifine en uygun biçimde yorumlamalı, yaşadığımız mekânları ona göre tasarlamalıyız. Sanıldığının aksine bu iş mimarların işi değil. Şehir üzerine hepimizin düşünmesi, hepimizin elini taşın altına sokması gerekiyor.

Özellikle de elimizi sallasak proje mimarına çarptığı şu zamanlarda önümüze konulan her yapıyı ve tasarımı “güzel” zannederek büyük bir yanılgıya düşüyoruz. Ahenkten uzaklaşmamızla da bunun doğrudan ilgisi var. “Taşların da bir sesi olduğuna inanan bir medeniyetten geliyoruz” diyerek nostaljik bir romantizm üretiliyor. O sesi yeniden yakalamamız gerekiyor. Büyük neyzen Sadreddin Özçimi şöyle der: “Eğer mûsikîden anlamıyorsanız, günümüzde olduğu gibi her yapılanı güzel zannetmek durumuna düşersiniz. Bunun sebebi artık elimizde neyin ne kadar güzel olduğunu tartacak bir terazimizin kalmamış olmasıdır.

Kent, belde ve şehir üç önemli kavram. Mimar Semih Akşeker, 5 Mayıs 2016’da Yenisöz Gazetesi’ndeki köşesinde bu kavramlar üzerine önemli bir yazı kaleme almıştı. Hem hatırlatmak hem de yeniden ama sağlıklı düşünebilmek için bu yazıyı noktasına virgülüne dokunmadan alıntılamak istiyorum.

***

Hangi Belde Kent, Hangi Belde Şehir?
Meslek (mimâri) hayatım boyunca yerli ve yabancı kaynaklardan yapmış olduğum sayısız okuma ve araştırmalar, katıldığım konferans ve sempozyumlar, yurt içi ve dışında farklı beldelere yapmış olduğum seyahat ve gözlemler… bana belde(yerleşim)ler arasında karakteristik temel ayrımlar olduğunu gösterdi.

Homojen beldeler yoktu ve hiçbir belde sahip olduğu değer ve nitelikler ile birbirinin aynı değildi. Her belde farklı bir tasavvur ve tahayyül ile inşa edilmişti.

Evet; her beldede binalar, evler, mabedler, çarşılar, yollar, meydanlar… vardı ama hepsinin fizikî çehresi gibi içinde teneffüs edilen manevî havası da farklı idi…

Bir yanda geriye silik bir iz bile bırakmayan muvakkat malzemeler ile yapılmış kayıp beldeler, diğer yanda arkeolojik kazıların ortaya çıkardığı sağlam taş ve sütundan antik beldeler.

Bir yanda kendine yeten ve her türlü ihtiyacı kendi içerisinde karşılayan beldeler, diğer taraftan liman, depo, hâl ve lojistiği ile her ihtiyacı dışarıdan karşılanan beldeler.

Bir yanda insanların hürriyet içerisinde geçimlerini temin ettikleri beldeler, diğer yanda kölelik, angarya ve sömürü üzerinden kazanç temin eden beldeler.

Bir yanda insanları mütevekkil ve mütebessim beldeler, diğer yanda stres ve gerilim altında beldeler.

Bir yanda Edirne, Buhara, İsfahan gibi yaşayan İslâm beldeleri, diğer yanda Londra, Paris, Frankfurt gibi Hristiyan beldeleri.

Bir yanda çeşmeleri, sebilleri, (misafirleri üç gün boyunca bedelsiz ağırlanan) kervansarayları ve (alınteri ürünlerin aracısız satıldığı) pazarları ile mütevazı beldeler.

Bir yanda askerî resmîgeçit törenleri yapılan bulvarları, yarış ve müsabaka yapılan arena ve stadları, seyirlik müze ve tiyatroları ve ihtişamlı kral sarayları ile görkemli beldeler.

Kent ve şehir ayrımı yapan hiç yok
Şimdi sormanın tam zamanıdır. İçinde birbirine aykırı bunca hayatın yaşandığı, bunca farklı faaliyetin cereyan ettiği, bunca farklı işlevli binanın inşa edildiği beldeleri ortak tek bir kelime ile adlandırmak ne derece doğruydu? Lügatlerde kelimeler mi tükenmişti de hepsine ya şehir ya kent diyorduk? Bütün beldelere tek bir ad vermek bizi yanlış düşüncelere sürüklemez miydi? Nitekim şehirden türeyen medine/ medeniyet ile kentten türeyen city/ civis/ civilization/ uygarlık kavramlarının birbirinin yerine kullanılması başlıbaşına bir kargaşa nedeni değil miydi? Zîra müslümanlar kent ve şehri, uygarlık ve medeniyeti ayır(a)mayınca bu sefer Batı'nın uygarlık ürünlerine medeniyet demeye başlıyorlardı. Modern (kalkınmacı, ilerlemeci…) müslümanlara göre otomobil, telefon, bilgisayar, gökdelenler… medeniyet vasıtaları, hatta medeniyetin ta kendisiydi.

Gerçi münevverlerimiz arasında medeniyet ve uygarlık ayrımı yapanlar vardı ancak kent ve şehir ayrımı yapan hiç yoktu. Gelenekçiler her beldeye şehir derken, modernler (farkında/ şuurunda olmaksızın) her beldeye kent demekte ısrar ediyorlardı. Ben ise kent ve şehir arasında farkı seziyordum ancak tecrübe ve birikimim bu teorik ayrımı yapmaya kifâyet etmiyordu.

İslam dünyasında Farabi gibi bir şehri faziletli ve faziletsiz diye (fizikî çehresinden tamamen bağımsız olarak) adlandıran bilgeler vardı. Batı'da ise kenti şehirden ayıran ve (biraz da mağrurâne) kentin salt Batı'ya özgü olduğunu söyleyen M.Weber gibi sosyologlarından da haberim vardı. Ama bizde kent ve şehri ayıran bir dile rastlamamıştım. Ta ki kıymetli, velûd yazar Lütfi Bergen Bey'in yazıları ile karşılaşıncaya kadar…

… KENT'lerin birer NEKROPOL'e (ölü kente) dönüşme ihtimal ve meyli pek yüksek, zîra kentleri ortaya çıkaran nedenler onu çöküşe götüren nedenler ile aynı.

Kur'an-ı Kerim birçok kentin helâk olup enkaz haline geldiğini şöyle anlatıyor:

Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir karye (kent) iman etmemişti…” 21/16

Halkı zalim olan nice karyeyi (kenti) kırıp geçirdik, ardından başka topluluklar vücuda getirdik.” 21/11

Şimdi şu üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası, aynı zamanda onlarca, hatta yüzlerce yıkık kent ve uygarlıklar mezarlığı değil midir?

Semih Akşeker

Alıntılayan: Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 25.02.2017)

İkinci şiir kitabım Minnet Eylemem çıktı


3 yıllık bir aradan sonra, yeniden şiir... Bu 3 yıllık ara boyunca hem dergilerde neşredilmiş şiirleri hem de bunlar dışında kıyıda köşede kalmış ve üzerinde yeniden çalışılmış şiirleri bir araya getirdim. Sonuçta 100 sayfayı aşkın, dolu dolu, içime sinen, diri ve öfkeli bir kitap ortaya çıktı. Bu kitaba isim olarak Kul Nesimî'nin Minnet Eylemem'ini münasip gördüm. Zira kapaktan son sayfasına kadar bu dünyada onurlu kalabilme gayretinde tutunabildiğim yegane gücün kimseye, hiç kimseye minnet eylememek olduğunu düşünüyorum.

Kitabın ortaya çıkmaya başlamasıyla birlikte hiçbir zaman desteğini esirgemeyen zevcem Feyza Gönüler'e, bir sürü iş arasında vakit ayırıp kapak tasarımını gerçekleştiren değerli dostum Öznur İpek'e, her zaman yanımda olduğunu hissettiğim İzdiham dergisi genel yayın yönetmeni şair Bülent Parlak'a ve dostlara teşekkür ederim. Kitaptaki mizanpaj vb. sorunların sebebi benim, tüm güzelliklerin ve hoşlukların kaynağı ise yalnızca O'dur.

Muhabbetle.

İnternetten sipariş vermek için: 
Kitapyurdu | Babil | D&R | Idefix | Hepsiburada

Evimiz çalınmıştır, buradan başlayalım


Ev üzerine, evlerimiz üzerine konuşmalıyız. Çünkü biz konuşmazsak, bizim çocuklarımızın, hatta onların çocuklarının oturacak bir evi olmayacak. Burada ‘ev’ derken ‘konut’tan bahsetmediğimi zikretmeme gerek yok diye düşünüyorum. Konutlarda mutsuzuz, güvenlik görevlisi olan kameralı sitelerde endişeliyiz, otoparklı kooperatif binalarında yaşanamayan çocukluk karşısında öfkeliyiz. Aile yaşantımız, mahalle hayatımız ve evlerimiz cumhuriyet tarihinin en kritik meselelerinden biri olmasına rağmen hâlâ önemsenmiyor, hâlâ dikkate alınmıyor. İş öyle bir noktaya ulaştı ki 30 yıl önceki gecekondu mahallesi fotoğrafları günümüzün beton yığını ‘göğü delen’ fotoğraflarından çok daha samimi, çok daha muhabbetli görünüyor.

Ömer Erdem, 1 Şubat 2017 tarihli Karar Gazetesi’nde “Ev meselesi” başlığıyla bir yazı kaleme almıştı. Görmek istediğimiz nitelikte, hassas noktalara kısaca temas eden konulardan münezzeh bu yazının tamamını alıntılamak isterim. Yalnız naçizane bir eklemem var. Ömer Erdem, yazısının sonlarına doğru birkaç isim sayarak, bu isimlerin ev meselesindeki çıkmazlara temas eden yazılar kaleme aldıklarını belirtmişti. Fakat bu isimler arasında muhakkak zikredilmesi gereken hocalarımızdan biri Sadettin Ökten’dir ki zaten bu konuda hâlâ dersler vermektedir ve seminerler düzenlemekte, konferanslara konuk olarak katılmaktadır. Ayrıca Lütfi Bergen ve Semih Akşeker de yine şehir-kent-ev meselelerine dair kitaplar yazmakta, köşe yazıları neşretmektedir. Şimdi Ömer Erdem’in yazını okumaya başlayabiliriz.

***

Ev meselesi

Doğa insanın değil, insan doğanın parçasıdır. Ve bu düşünce bizi sonunda kimin kime karşı efendi olacağı tartışmasına götürür. Tecrübeler göstermiştir ki insan ne kadar doğaya yaklaşırsa o kadar medeni bir varlık olarak kalmakta, ne denli ondan kopup onun tabiatına aykırı davranırsa o ölçüde şiddete yönelip barbarlaşmaktadır. 21. yüzyılda şiddet estetik ve saklı bir kavramdır doğa ve insan ilişkileri kapsamında.

Ev, insanın doğayla kurduğu etkileşimin ilk ve en estetik formudur
Eski medeniyetlerin bir özelliği de tabiatla kurdukları ölümsüz uyum kabiliyetidir. Bu bağlamda evi düşünmek, evi kurmak ve bunu yaparken de hep doğayı akılda tutmak kadim ruhsal konumlanışımızla ilgilidir. Kendisini doğanın bir canlı süreği gören insanlık anlayışı uzun vadede sadece insan türünün değil, bütün canlı ve cansız varlıkların da manevi güvencesidir. Ev, doğayla kurduğumuz esaslı etkileşimin ilk ve en estetik formudur ve insan buradan adım adım şehre ve en sonu da kültür dediğimiz atmosfere çıkar.

Türk evi ontolojik, estetik, felsefi ve doğal bir göstergedir
Biz son bir yüzyıldır evi kurmakla değil yıkmakla meşgulüz. Anadolu coğrafyasına adım atalı beri burada tutunmuş bütün kültür ve medeniyet tortularını komplekssizce benimseyip kendisine dönüştüren yaşama anlayışı, son atılımında ev yönünden de tökezlemiş ve bir türlü ayağa kalkamamıştır. Hangi inanç, hangi felsefi düşünce olursa olsun sonunda mekâna ve zamana bağlı kalarak kendisine özgü somut bir yaşam biçimi edinmek durumundadır. Türklerin ev meselesindeki çoğul zenginliği bir yandan uyum kabiliyetiyle ilgilidir ama asıl kilit konu doğadır. Rüzgârı, toprağı, suyu, ateşi, kuşları, ağaçları, zamanı, mekânı, görülüp görülmeyen her şeyi Tanrı’dan bir emanet gören ve attığı her adımı buna göre hesaplayan bir toplumun elbette özgünlüğünden söz edilebilir. Türk evi teknik bir toplam değil, ontolojik, estetik, felsefi ve doğal bir göstergedir. Bina yaparken ağaçtaki kuşun yuvasına düşecek gölgeyi hesaplayan toplumların şiiridir ev.

Ev deyince apartman dairesini anlayan sıradan insan…
Evi bir arsa, parsel, demir, çimento, tapu, kadastro meselesi olarak gören rakam kafalı adamların barbarlarla yarışırcasına İstanbul başta olmak üzere Anadolu’ya yayılmış ev mimarisini ve onunla peteklenmiş yaşam felsefesini görmezden gelip yuva, ocak, yurt da sayılan evin, sokakların ve şehirlerin yıkılmış olmasını sadece sosyolojik sebeplerle açıklayamayız. Nahid Sırrı Örik’in yazdığı İstanbul yazılarını bir kere okuyan vicdan sahibi bir entelektüel, yıkımın felsefi karakterinin nerede düğümlendiğini kolaylıkla sezebilir. Ev deyince bugün apartman dairesini anlayan sıradan insanın ruhuna sızan ve onun özünü boşaltan doğa anlayışı şairler, sanatçılar ve kültür adamları tarafından sezilmiş ve yazıya dökülmüştür ama kulaklar, gözler değil gönüller ve vicdanlar kör ve sağır olduğu için bu uyarı karşılıksız kalmıştır hep.

Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Turgut Cansever, Samiha Ayverdi, Uğur Tanyeli, Doğan Kuban, Refik Halit, İlhan Ayverdi, Cengiz Bektaş, Beşir Ayvazoğlu, Dücane Cündioğlu gibi nice sanatçı, yazar ev meselesine eğilip içine düştüğümüz çıkmazı yorumladılar. Ev’i çözmeden şehri düşünemeyeceğimizi, şehir olmadan da kültürden söz açılamayacağını doğrudan ve dolaylı yollarla ifade ettiler. 2. Yeni dahil sonrası bütün yetkin şairler insan özünden çıkarak evi tartıştılar. Haldun Taner’in ünlü Keşanlı Ali Destanı, Yakup Kadri’nin Kiralık Konak’ı bile sonuçta eve çıkar ama sanattan eğlenceyi anlayan bir toplumda yol almak her zaman kolay değil.

Ev hakkı insan olmanın köküyle ilgilidir, adalet ‘ev’den başlar
Bugün maddi durumu biraz olsun imkân veren kimseler evlerini doğayla uyumlu hale getirmeye çalışıyorlar. Bahçesi, içinde ağaçları, etrafta kuşlar, havası da temiz olsun istiyorlar. Bu doğanın bir parçası olma fikrinin dışa vurumudur sonuçta. Ancak, ev hakkı madde ile değil doğrudan ve sonuna kadar insan olmanın köküyle ilgilidir ve adalet düşüncesi tam olarak ‘ev’den başlar. Burada Proudhon’un Mülkiyet Fikri kitabını anmanın tam zamanıdır. Hırsızlık ilkin ‘ev’in çalınması ile başlar. Evimiz çalınmıştır. Buradan başlayalım.

Alıntılayan: Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 14.02.2017)

Kapıdan padişah girecekmiş gibi bir makam: Nühüft


3 Şubat Cuma. Serin, hafif rüzgârlı ama kışın ağırlığından uzak bir Üsküdar akşamı. Balaban Tekkesi ve Kültür Evi'ndeyiz. Neyzen Kemal Karaöz ile Tanburî Özer Özel'in riyasetinde, “Üsküdar ve Mûsıkî” serlevhâlı bir söyleşi-konser takdim edilecek. Salon tıklım tıklım; ihtiyarlar, gençler ve hatta bir bebek. Çıtı çıkmadı. Pek de mümkün değildi aslında. Zira Özer Özel konsere başlamadan uyarısını yaptı: "Konser başladıktan sonra dışarı çıkan olmayacak, zaten bu makam çakılı bırakır sizi koltuklarınızda."

Hakikaten de öyle bir makam. Lakin dinlerken işin ehli elbette anlayabilir ama bizim gibi ehl-i mûsıkî olmayan lakin bu müziğin muhibbi olmakla yetinenler için anlaşılması çok güç bir makam. Bir beste ve bir taksimin ardından makamın adı Özel tarafından söyleniyor: Nühüft. "Hiç aranızda duyan var mı?" diye sual ediyor, başını sallayan birkaç ihtiyar dışında kimse yok. Sonradan öğreniyoruz ki günümüzde de bu makamda eserler çalan, söyleyen kimse neredeyse yok. Dışarıdan bakıldığında "gayet profesyonel" görünenlerin bu makamdan bahsedildiğinde ufak ufak kaçıştığını da laf arasında öğreniyoruz. Bunları öğrenmek güzeldir bilhassa gençler için çünkü onlar hâlâ üç şarkının peş peşe çalınmasını fasıl zannediyorlar. O kadar ucuz değil bizim müziğimiz.

Nühüft, Farsça'da "gizli, saklı" anlamına gelen, teknik olarak, hüseynî aşirân perdesinde karar eden, inici bir seyir gösteren, yegâh makamı dizisine hüseynî-aşiran perdesinde bir uşşak dörtlüsünün ilâvesiyle ortaya çıkan bir makam. Seyrinde önemli yer tutan makamlar ise nevâ ve yegâh. Bunları iyi okuyun, sonra lâzım olacak lakin bu teknik malumatın Türkçe meali şöyle: Çok zor. Fakir klarnete başladığım yıllarda Kemençeci Nikolaki'nin buselik peşrevini icra ederken aldığım hazzı anlatamam fakat öğrenirken neler çektiğimi bir Allah bir de klarnetim bilir. Bazı makamların zorluğunu izah etmek bizim boyumuzu aşar. Arzu edenler için hemen özel bir eser takdim etmek isterim ki makamın derinliği belli olsun. Takdim edeceğim eseri merhum hâfız ve mevlidhânımız Kâni Karaca, hocası merhum hâfız Sadettin Kaynak'tan meşk etmiş. Güftesi Niyâzî-i Mısrî Hazretlerine, bestesi Ali Şîrûganî Dede'ye ait bir nühüft durak:

Halk içre bir âyîneyem herkes bakar bir ân görür
Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yamân görür




Paşa kükreyiverir: "Nühüft dedik nühüft!"
Balaban Tekkesi'nde Kemal Karaöz'ün nefis ney icrasına, yine aynı nefislikteki sesi eşlik ederken, Özer Özel de kendine has tanbur icrasını gerçekleştiriyor ve dinleyenler makamın hem inceliklerini hem de ahengini keşfetmeye çalışıyordu. Dinleyen kimseden çıt çıkmadığı gibi, yukarıda bahsettiğim bebeğin de tek bir 'agu'su bile duyulmadı. Bir beste bir taksim usulüyle süren konserde, eserlerden sonra zaman zaman Kemal ve Özer hocalar söyleştiler. Biz de gülümsedik. Önce Özer Özel, "Ne o? Hiç sesiniz çıkmıyor? Demiştim ben, bu işte böyle bir makam. Sanki kapıdan içeri padişah girecekmiş gibi." dedi ve makamın manevî boyutunu tarif etti.

Refik Fersan
Teknik boyutuna dair ise Kemal Karaöz'den çok hoş bir hikâye dinledik. Hikâye şöyle: Büyük tanbur sanatçılarımızdan ve bestekârlarımızdan Refik Fersan, ramazan-ı şerif günü paşalardan birinin evine davet edilir. İftar edildikten sonra mûsıkîye merakı yalnız meraktan ibaret olmayan paşaya ve misafirlerine iftar sonrası mûsıkî ziyafeti yaşatılacaktır kısacası. Refik Fersan, diğer sazende arkadaşlarıyla iftarın bitmesini beklerken "Acaba paşamız hangi makamda fasıl geçilmesini arzu ederler?" diye merak ederler. Nihayet Fersan, paşaya bu meramını iletir ve o ürkütücü cevabı alır: Nühüft! Hemen arkadaşlarının yanına döner ve hiç ellerinde 'nühüft takımı' olmadığını, şimdi ne yapacaklarını düşünmeye başlarlar. Bu esnada sazendelerden biri "Ya hu nühüftün nasılsa kararı hüseynî aşirân. Biz de biraz yegâh saz semâîsiyle başlayalım, kimse anlamaz zaten" der. Önce peşrevle başlarlar fakat o da ne? Başladıktan çok kısa bir sonra masasında pürdikkat esere kitlenen paşa kükreyiverir: "Nühüft dedik nühüft!"

Hikâye neşeli bir hikâye olsa da bir paşanın bu denli mûsıkî bilmesine şahit olmamız el'an gurur duymaya vesile. Ne mutlu ki bu topraklardan böyle güzel gönüller geçmiş, onlardan bize nice hatıralar kalmış. Nakledenlerden de Allah râzı olsun.

Nühüft makamında eserler
Makama merak duyanlar için İslâm Ansiklopedisi'nde İsmail Hakkı Özkan'ın yazdığı "Nühüft" maddesindeki örnek eserler paragrafını aynen almak isterim:

Seyyid Nuh’un darb-ı fetih usulünde, “Tâ kim hattın ey mâh-cebînim yüze çıktı”, Buhurîzâde Mustafa Itrî’nin hafif usulünde, “Bizden o şûha arz-ı hulûs et cihan cihan” mısralarıyla başlayan besteleri; yine Buhûrîzâde Mustafa Itrî’nin, “Mecbûr-ı aşk olduğumu her gören bilir” mısraıyla başlayan ağır semâisiyle Dellâlzâde İsmâil Efendi’nin, “Kimlerle miyan-beste-i âgūş-ı meramdır” mısraıyla başlayan yürük semâisi; Hamâmîzâde İsmâil Dede’nin aksak semâi usulünde, “Bend oldu dil bir şûh-i cihâna” ve Tanbûrî Osman Bey’in ağır aksak usulünde, “Gonca-i nev-hîz-veş açılmak istersen eğer” mısraıyla başlayan şarkıları; Buhûrîzâde Mustafa Itrî’nin düyek usulünde, “Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûr’sun” mısraıyla başlayan tevşîhi, Zâkirî Hasan Efendi’nin “Rivâyette gelir bir gün Resûlullah olup dilşâd” mısraıyla başlayan mersiyesiyle Derviş Ali Şîruganî’nin, “Halk içre bir âyîneyim herkes bakar bir an görür” mısraıyla başlayan durağı bu makamın örnekleri arasındadır.

Bunların dışında Ebû Bekir Ağa'ya ait olduğu belirlenen beş nühüft eser ise şöyle: "Mest itti müşk odu bir kâkul-i hoşbû", "O şuh olursa bana mihriban murâdımca", "Şad devlet ile niyet-i teşrif o dem ettin", "Seyredüp aks-i ruhun" ve aşağıdaki Alâeddin Yavaşca'nın okuduğu nühüft yürük semâ'îsi:

Şitâb-ı bâd-ı sabâ sû-be-sû çemen-be çemen
Nukuuş-ı mevc kılar cû-be-cû çemen-be-çemen
O serv-i dikeşe gayetle iştiyakından
Dizildi câm-ü sürahi sebû çemen-be-çemen



Tanburî Cemil Bey'den nühüft peşrev:



Şeyhülislâm Mehmed Es'ad Efendi'den nühüft yürük saz semâ'îsi:



Son olarak, nühüft makamının ağız çarpılması, kısmî felç, sırt ağrısı, eklem ağrısı ve kulunç gibi hastalıklara şifa özelliği olduğu da belirtilmektedir.

Kemal Karaöz ve Özer Özel vesilesiyle bir güzel makamımızı daha göğsümüzde yumuşatıp idrâk etmeye gayret ettik. Şifâsı bol olsun.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 08.02.2017)

Mâzîyi hatırlatanları bir araya getiren mülakatlar


Mülakat kitapları son dönemde çok revaçta. Eskiden yayıncıların somurtarak baktığı bu alanda şimdi pek çok kitap neşrediliyor. Hakiki okuyucu için mülakat kitaplarının içi nice sırlarla dolu. Bir tarih kitabından ya da bir belgeselden edinilecek malumattan daha fazlası öğrenilebiliyor bu kitaplarla. Yalnız bir ismi değil de birden çok ilim, irfan sahibini konuk eden sayfalar arasında gezinmek, okuyucuya hem geçmişle gelecek arasında lezzetli bir serüven yaşatıyor hem de yepyeni bilgilerle karşılaştırmalı okuma yapma imkânı sunuyor.

Bu tarzdaki kitaplardan ikisini aynı anda neşretti Yedikıta dergisi. Geçtiğimiz Aralık ayında (2016) bir tarih ve kültür dergisi için ulaşılması güç bir sayı adedine (100) ulaşan dergi, tüm sayılarında yaptığı röportajları bir araya getirdi ve ortaya "röportajlar serisi" üst başlığıyla iki kitap çıktı: Osmanlı Gidince ve Geçmişin İzinde.

Çalışkan ve titiz bir editörden arşivlik ve özgün yayınlar
Evvela kitabın kapak tasarımı ve kâğıt kalitesinden bahsetmeyi bir okuyucu olarak görev bilirim. Son derece sade tasarımla, uzun ömürlü bir kâğıt tercih edilmiş kitap hazırlanırken. Her iki kitap kapağının sol sütununa, mülakat gerçekleştirilen isimler yazılmış. Gayet okunaklı bir yazı tipi seçilmiş. Sorularla cevaplar arasında belirgin bırakılan boşluklar okumayı da hızlandırıyor. Burada durup, kitabın oluşmasını sağlayan mülakatlardan yayın aşamasına kadar geçen sürecin arkasındaki ismi, yani ülkemizin en çalışkan editörlerinden biri olan Ahmet Apaydın'ı zikretmemiz şart. Apaydın aynı zamanda yayın koordinatörü göreviyle gerek Yedikıta dergisinin sayılarında gerekse eklerinde hususi çalışmalarıyla dikkat çeken bir isim. Tüm bu emeklerine rağmen hazırladığı eserlerin kapağına adını yazdırmayacak kadar da mütevazı bir şahsiyet.

2014 yılının sonlarına yaklaşırken Ahmet Apaydın'ın derlediği "3 Kıtada 4 Yıl" adlı, büyükçe ve ciltli bir biçimde hazırlanan kitap aslında onun ülkemizdeki editörlük çıtasını da ortaya koymuştur. Meraklısı için I. Dünya Savaşı'nın 100. Yılı vesilesiyle yayımlanmış ve şehitlerimizin aziz ruhlarına ithaf edilmiş bu eserin arşivlik nitelikte olduğunu gönül rahatlığıyla söylemek isterim.

Derginin yayın politikası sorulara da yansımış
Her iki kitapta yer alan mülakat soruları okundukça görülecektir ki dergi ekibinin hazırladığı sorular tıpkı derginin yayın politikasındaki gibi hamasetten, polemikten ve güncelin rüzgârıyla ilerlemekten uzak; oldukça samimi ve yeni araştırmalara kapı aralayıcı nitelikte. Bu sebeplerden dolayı günümüzde yayınlanan mülakat kitapları arasından sıyrılıyor.

Her iki kitaptaki eksikliklere değinmek de yine okuyucu olarak bizlerin görevidir. Bu eksikliklerin özellikle dile getirilmesinin, neşredilecek diğer eserlerde yapılacak düzeltmelerle birlikte ülkemizin kültür yayıncılığındaki seviyenin yükseltilmesinden gayrı maksadı yoktur. Şöyle ki her iki kitapta da mülakatı gerçekleştirilen isimlerin küçük de olsa birer fotoğrafı olabilirdi. İsimler zihinden çıkabiliyor ama suret bir şekilde kalmaya devam ediyor. Bunun için görsellik mühim. Öte yandan yine bu isimlerin birer biyografisi ya mülakatlardan önce ya da kitabın sonunda yer alabilirdi. Bilhassa genç okuyucuların bu isimleri tanımasında fayda var. Zira dergi ekibinin bu isimleri özellikle seçtiği ortada, bu seçimin sebebi de böylece ortaya çıkabilirdi. Son olarak; bazı mülakatlarda harita gibi görsel malzemelere ihtiyaç duyabilir okuyucu. Yedikıta dergisinin haritalara, çizimlere, resimlere, fotoğraflara verdiği değeri ve arşivini okuyucusu gayet iyi bilir. Bundan mütevellit röportaj serisi kitaplarında bu arşivden yararlanılmaması okuyucuyu şaşırtabilir. Teknik meseleler benim boyumu aşar diyerek artık kitapların içeriğine geçmek isterim.

Osmanlı'nın bıraktığı topraklarda neler oldu?
Elimize bir dünya haritası alıp Türkiye topraklarının çevresinde birer karış sola, sağa, aşağıya ve yukarıya ilerlemek dâhi yetmeyecektir Osmanlı topraklarının ucuna bucağına. Şüphesiz bu topraklardan çekiliş sürecinin tarihî olduğu kadar sosyolojik, toplumsal ve iktisadî yıkımları, meseleleri oldu ve el'an bu meselelerle devlet büyükleri uğraşıyor. Uğraşmak zorundalar çünkü medeniyetler bir silsileye dayanır. Osmanlı nasıl Selçuklu evladı ise Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı'nın evladıdır. Redd-i miras etmeye meraklı zihinlerin bu silsilede yeri yoktur ve fakat insanın yönünü de bastığı toprak tayin eder. Mekansızlık ve zamansızlık büyük bir varoluş sıkıntısıdır. Sanırım bu da işin psikolojik tarafına gidiyor, geri dönelim. Balkanlardan Ortadoğu'ya, Akdeniz'den Anadolu'ya, Ortaasya'dan Uzakdoğu'ya, Kuzey Afrika'dan Kafkaslara kadar uzanan toprakların her karışında Türklerin, dolayısıyla Osmanlıların izlerini görmek mümkündür. Dolayısıyla meraklı insan sorar: Osmanlı gidince buralarda neler oldu, buralarda yer alan halklar neler yaptı, tarihi eserlerden, âdetlerden, geleneklerden ve göreneklerden neler yaşamaya devam etti? İşte buna benzer soruların cevaplandığı kitabın adı Osmanlı Gidince. Röportaj serisinin bu ilk kitabında ağırlanan isimler ise şöyle: Ali Osman Uysal, Prof. Dr. Ara Altun, Prof. Dr. Azmi Özcan, Birdal Kanmış, D. Mehmet Doğan, İbrahim Akın Kurtoğlu, Prof. Dr. İdris Bostan, Kemal Gurulkan, Osman Kılıç, Prof. Dr. Semavi Eyice, Prof. Dr. Suphi Saatçi, Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak, Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Prof. Dr. Yücel Öztürk.

Osmanlı Gidince: Medeniyetlerin ölümsüzlüğü
Gâh hüzünlendiren gâh düşündüren meselelerin ele alındığı mülakatların her birinde görülecektir ki aslında biten, giden bir şey yok. Emperyalist zihniyetin düşünce sistemleriyle tüm dünyaya medeniyetlerin çatıştırılabilir (bkz: Samuel P. Huntington - Medeniyetler Çatışması) ve uygarlıkların öldürülebilir olduğu (bkz: "Uygarlıklar ölümlü değildir", Fernand Braudel - Akdeniz / Tarih, Mekan, İnsanlar ve Miras) yutturulsa da, tarihimiz boyunca her mekanda, her insanda bıraktığımız bir miras var. Tarihimizin farklı alanlarındaki zirve isimleri bu miras üzerine konuşuyor Osmanlı Gidince'de.

Zaman zaman mülakatların sonuna asıl konuyla ilgili bir okuma parçası da konulmuş. Mesela arşiv konusuyla ilgili olarak Arminius Vambery'nin 1903'de yayımlanmış bir metni, "Yabancı Gözüyle Türk Arşivleri" başlığıyla yer almış röportajın sonunda. Bu metni yeniden okumalıyız: "Biz Macarlar kendi tarihimizi ve coğrafi ilişkilerimizi izah için Türk vesikalarından birçok fayda görüyoruz. Türklere şükranımızın sebeplerinden birisi, Türklerin Macaristan'ı zaptı vaktinden kalma vergi vesair hâsılat-ı mîriye defterleridir. Bu resmî vesikalar, Macaristan'ın iki yüz seneden daha evvelki hallerini, nüfusunu, ziraatını, ticaret ve sanayisini bildiren yazışma ve tafsilatı havi olup geçmiş zamanımızın aynasıdır. Bu Türk vesikalarının emsali dünyada kolay kolay bulunmaz. Zira o vakitler Türk memurları her şehrin, her köyün, her mahallenin evlerini, nüfusunu, hububat cins ve miktarını bile dikkatle yazmışlar ve fevkalade kıymetli istatistikler bırakmışlardır."


Geçmişin İzinde: Mazimiz boyunca hazin bir yolculuk
Tarih alanında kafamızı karıştıran birçok soru var. Günümüzdeki popüler tarih anlayışının televizyon dizilerindeki ve beyazperdedeki hâli ortada. Tarihçilerin burada devreye girmesi gerekiyor. Ortaya şöyle sualler çıkıyor: Gerçek tarihçilik, tarih mi oluyor? Üniversitelerde tarih eğitimi yeterli mi? İşte röportaj serisinin Geçmişin İzinde adlı ikinci kitabı bu soruların cevaplarıyla başlıyor. Mazi üzerindeki gezintiye, mazinin son temsilcileriyle yapılan mülakatlar eşlik ediyor. Kitap için saray soyanlar, sahafların ve müdavimlerinin azalması, sahaflığın bir kâğıt arkeologluğu olduğu gibi konular gün yüzüne çıkıyor. Birkaç isme birden yöneltilen "en son hangi kitabınızı sahaftan aldınız?" sorusu, cevapları kadar ilgi çekici. Bir başka ilginçlik olarak; birçok kitap avcısının bildiği gibi Raif Yelkenci ile Muzaffer Ozak sahafların son şeyhleridir, daima öyle yâd edilirler. Kitapta, bu iki duayen sahafın 'konuştuğu' bir bölüm de var.

İkinci kitabın mülakat gerçekleştirilen isimleri şöyle: Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, Adil Sarmusak, Yrd. Doç. Dr. Adnan Eskikurt, Ahmet Ercan, Prof. Dr. Atilla Çetin, Prof. Dr. Azmi Özcan, Emin Nedret İşli, Prof. Dr. Feridun Emecen, Halil Bingöl, Prof. Dr. Hayrunnisa Alan, İbrahim Manav, İbrahim Sofuoğlu, Prof. Dr. İdris Bostan, Prof. Dr. İsmail Erünsal, Lütfi Bayer, Prof. Dr. Mehmet Akif Ceylan, Mevlüt Ceylan, Prof. Dr. Muammer Demirel, Murat Kargılı, Ömer Ertur, Turan M. Türkmenoğlu.

"Siz şimdi Leyla ile Mecnun hikâyesini camiye koyabilir misiniz?"
Osmanlı korsanlarının birer haydut değil deniz gazisi olduğu, bir romancının merceğinden Ertuğrul Faciası'nın bilinmeyenleri, fetih esnasında kırılma noktası olarak nitelendirilen Fatih'in gizli projesi, kartpostallarla hac yolu, Anadolu tarihinin yeniden yazılmasını sağlayacak bir keşif imkânı olarak Miryokefalon Savaşı (17 Eylül 1176) gibi son derece enteresan mevzular Geçmişin İzinde adlı kitapta yer alıyor.

Bir konu daha var ki şahsen kitabın en merak uyandıran mülakatı olabilecek nitelikte: Prof. Dr. İsmail E. Erünsal, Osmanlı insanının, bürokratının neler okuduğunu, kütüphanelerde ve hatta camilerde en çok okunan eserlerin neler olduğunu anlatıyor. Bir anısını paylaşıyor, okuyalım: "On beşinci, on altıncı asırda mahalle aralarında kurulan kütüphaneler var. Onlar da enteresandır. Mesela bir tane Cihangir'de var. Bu kütüphaneyi bir şahıs camide kurmuş. Halk hikâyeleriyle dolu, caminin içine koyuyor. Ben buna çok ehemmiyet verdim. Şunun için, ‘Osmanlılar tarih, edebiyat, sanat, şiir, felsefe kitaplarını kütüphanelere koymuyorlardı, yasaktı; işte bunlar geri kafalıydı’ diye yaygın bir kanaat var ya, ona cevap vermek için. İşte buyurun Cihangir'deki kütüphane örneğine bakın. Ondan da önce Bursa'da bir muallimin kütüphanesi var. Türkçe kitaplar, hikâye kitapları, Kısas-ı Enbiyalar, Tezkire-i Evliyalar, Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı; o tür kitaplar var içinde. Siz şimdi Leyla ile Mecnun hikâyesini camiye koyabilir misiniz? Koyamazsınız. O dönemde koyuyorlar, insanlar okusun diyorlar."

Netice-i kelâm; iki kitabı peş peşe okuyunca bir tuhaf oluyor insan. Neye üzülüp neye şaşıracağını da pek bilemiyor açıkçası. Hakkımızda hayırlısı.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 31.01.2017)

Batı, Müslümanların yaralı bir bilinçle yaşamasını istiyor

Erol Göka
Son iki yüz yıldır yaşadığımız ve el'an yaşamakta olduğumuz sarsıntıların ruhumuzda açtığı yaraları kapatmakta güçlük çekiyoruz. Yalnız ruhumuzda değil; aklımızda, zihnimizde, düşüncelerimizde, fikirlerimizde çok boyutlu çatışmalarla karşı karşıyayız. Ülkemizin dört bir yanı ateş hattına dönüşmüş durumdayken yalnız şefkat, merhamet, sağduyu üzerine düşünmekle bir yere varamıyoruz. Şu dönemde kimlik, kişilik, fanatizm, cemaatler, psikolojik sağlık, İslâmofobi, Türk korkusu, öfke, demokrasi, hoşgörü, değerler eğitimi, modernlik, mezhep kavgaları, hoşgörü, sahih muhafazakârlık ve Batı üzerine yeniden konuşmamız ve tartışmamız gerekiyor. Özellikle bu kavramları çok doğru bir şekilde açıklamalıyız. İhsan Fazlıoğlu hocadan ilhamla; kendimizi ve çevremizi tam manasıyla tanımlayamazsak, başkaları tarafından tanımlanabilir hâle düşeriz. Bu düşüş hiç şüphe yok ki geri dönülmesi mümkün olmayan sıkıntılarla, birlik olmaklığımız hususunda hiç kapanmayacak yaralar açabilir. Gerçek şu ki; tanımlamaya, tahlile, tedaviye muhtacız.

Bütün fanatikliklerin arkasında aynı mekanizma dönüyor
Ankara Numune Hastanesi Psikiyatri Kliniği Eğitim ve İdari Sorumlusu, aynı zamanda Yeni Şafak köşe yazarı olan Prof. Dr. Erol Göka'nın "Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları" adlı kitabı Kasım 2016'da Kapı Yayınları tarafından neşredildi. Kitap, Göka’nın köşe yazılarından oluşuyor. Bu tip metinleri köşe yazılarından takip edenler için kitap elbette yeni bir şey söylemiyor, daha önceki Göka kitapları gibi deneme kategorisinde değerlendirmek mümkün değil. Yazılar konuları itibariyle veya kronolojik olarak birbirini takip eder nitelikte. Bu hem okuma kolaylığı sağlıyor hem de zamanın güncel mevzularına tekrar dönüp bakmak için ideal. Hiç şüphe yok ki Erol Göka gibi isimlerden muhtelif, daha önce yayımlanmamış, yepyeni düşünce kitapları beklemek de biz okuyucuların naçizane beklentisi.

Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları bir tarafıyla PKK, DAEŞ, 15 Temmuz, FETÖ, İslamofobi gibi günümüzde zihinlerimizi yoğun biçimde meşgul eden konuları psikolojik açıdan incelerken, diğer tarafıyla kirli tuzakların ve ihanetlerin perde arkasındaki sebepleri açıklıyor. 167 sayfalık kitap dört bölüme ayrılmış: “Kimlik Kişilik Fanatizm”, “Manevi Topluluklar ve Psikolojik Sağlık”, “İslam'a ve Müslümanlara Bitmeyen Öfke”, “Çare: Demokrasi, Hoşgörü, Değerler Eğitimi”. Erol Göka hoca ilk bölümde kişilik ve kimlik perspektifinden demokrasiyi irdeliyor. Kimlik yorumları arasında kaybolan bireyi anlatırken etnik ve dinî kimlik üzerine düşünüyor, düşündürtüyor. Sekülerlikle etnik kimliğin birbiriyle kardeşliğine dair kritik tespitler içeren yorumları, toplumumuzun gittikçe sekülerleşiyor olmasıyla alakalı olarak net bilgilere ulaşma imkânı sağlıyor. Özellikle fanatizm üzerine, hocanın tabiriyle 'bizimkiler taassubu' üzerine düşünmemiz lâzım. Bütün fanatikliklerin arkasında aynı mekanizma dönüyor. Bu mekanizmayı keşfetmemiz gerekiyor. Gözlem gücümüzü artıracak detayları okurken zihnimizde oluşan misaller, kimi zaman en yakınımızdakinin bile fanatik olabileceğine dair ciddi bir uyarıda bulunuyor: "Neyin fanatiği olursa olsunlar, ister bir insana, ister bir ideolojiye, bir gruba bağlansınlar, fanatikleri bağlanma yerlerine yapışma biçimlerinden hemen tanırsınız. Hastalıklı ve sağlıklı bağlanma biçimleri arasındaki farklılık, her şeyden önce kişinin psikolojik yapısıyla ilgilidir. Hastalıklı bağlanma biçimleri esasen sağlıksız psikolojilerin, kişilik organizasyonlarının işidir. Onların birbirlerine benzerlikleri, hasarlı çocukluklarından, büyüdükleri sevgisiz aile ortamından kaynaklanır."

Güvenden ve taahhütten uzak bir hayat yaşanıyor
İkinci bölümde geçmişte ve günümüzde sansasyonel olaylarla gündeme gelmiş manevi toplulukların psikolojik dünyasını okuyoruz Erol Göka'nın kaleminden. Politik paranoya, paranoid derebeyleri, mehdilik iddiaları, manevi topluluklar, ilk Haşhaşîler, militan ezoterizm, spiritüel cinnet gibi meseleler özellikle şu günleri daha iyi kavrayabilmek için dikkatle tahlil edilmesi gereken kavramlar. Göka, onlarca ilaçla ve terapiyle bile endişenin önünün alınamadığından bahsederken modernlik treninin insanlardaki varoluş açığını çok iyi yakaladığını, bu boşluğun giderek derin korkularla, provokasyonlarla, paranoyalarla, 'inanç guru'larıyla dolduğunu söylüyor.

Şu paragrafı dikkatle okuyup üzerine düşünelim: "Kamusal insan çöktü. İncecik bir buz tabakasında paten kayan, düşmemek, soğuk suda donmamak, hem de boğulup ölmemek için sürekli sürat yapmak zorunda kalan, güven ve taahhütten uzak bir yaşamı sürmeye mahkûm günümüz insanı... Siyasi kategorileri psikolojik kategorilere indirgeyen bir mahremiyet ideolojisi yükseliyor. Bir yanda özgürlük ihtiyacı, diğer yanda aidiyet açlığı; bir yanda yalnızlık, diğer yanda topluluğun içinde erime korkusu... 'Senin hayatın, senin seçimlerin, senin kimliğinin parçası...' gibi sözlerin eşliğinde can havliyle kimliğinin peşinden koşan insanlar, yalnızlıktan kurtulabilmek için tutunacak dal arıyorlar. Ama artık sadece bazı noktalardan, dünya görüşü, yaşam tarzı gibi açılardan 'benzerlik cemaatleri'ne katılma şansınız var. İnsanlar kendi kimliğine yakın olanları 'biz' olarak niteleyip, onları kardeşleri olarak görürken diğerlerini dışlama eğiliminde. Fanatik için saldıracak birçok ötekisi var, olmadı rakip takımın taraftarlarına hücum ediyor. Görünüşte birey, ama âdeta kararnameyle bu unvanı ele geçirmiş gibi."

Batı, Müslümanlardan sürekli bir 'öteki' üretiyor ve saldırıyor
Üçüncü bölüm İslam'a ve Müslümanlara karşı bitmeyen öfkelerin kaynağına iniyor. İmparatorluklar çağından itibaren kolonyalist tavırlarının yanında çoğu zaman cinayetlerle, işkencelerle ve üstelik bunların ibret-i âlem olsun diye gösterilere dönüştürmesiyle Batı, kocaman bir "katil" etiketine sahipti. Kuzey Afrika'daki insanları birer sirk hayvanı gibi Avrupa'da gezdiren, umumi tuvaletlere yalnızca beyaz ırkların girmesine izin veren, toplu taşıma araçlarına zencileri kabul etmeyen, nerede bir Müslüman görse onu katletmeyi görev bilen ve tarihin en acı sayfalarında daima parmağı olan Batının artık kendine yeni bir öteki, yeni bir düşman yaratması gerekiyordu. Çareyi İslâm'ı korkunç bir şey olarak göstermekte buldu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Berlin duvarının yıkılışı bir yanda Rusya'yı, diğer yanda İngiliz-Yahudi Medeniyeti'ni ortaya çıkardı. İngiliz sosyolog Herbert Spencer'ın "En güçlü olan hayatta kalır" sözü devreye girdi. Aslında onun çıkışı da çağlar öncesinden yine bir İngiliz olan Thomas Hobbes'a aitti: “İnsan, insanın kurdudur”. Doğunun yorumu ise hep aynıydı: “İnsan, insanın umududur”.

Batı kendi içinde birbirine düşmemek için yeni, yepyeni bir öteki'ye ihtiyaç duydu. Önlerinde koca bir coğrafya bulunuyordu Müslümanları sürebilecekleri ve korkutup kaçırabilecekleri: Bosna, Cezayir, Filistin, Afganistan, Irak, Suriye ve nicesi... 'Terörist' sosuna bandırılmış Müslümanlık o zamandan beri Batı'nın gözde 'öteki'si. Bu vazgeçilmezlik, Islamophobia olarak 'universal' bir isim kazanalı da çok oluyor. Konuyu açmak için Erol Göka hocadan gidelim: "Berlin duvarının yıkılmasının ardından başlayan İslamofobi ve İslam düşmanlığıyla birlikte Batılı bilinç, kendisini eski günahlarından arındırmak için de bir fırsat yakaladı. İslamiyet'in ve/veya Müslümanların (ikisinden birisi mi, ikisi birden mi; daha Batılılar da karar veremediler) ötekileşmesi sayesinde Yahudi-Hristiyan inanışlarının bir arada anılması imkânı ortaya çıktı. Reforme edilen Evanjelizm, tam da bu arzuyu tatmin etmek için biçilmiş kaftan oldu. Holocaust mağdurluğundan 'Filistin sorunu'na neden olan ve dünya demokratik kamuoyu nezdinde kendisi işgalci ve katliamcıya dönüşen İsrail, bırakın itiraz etmeyi, bu gelişmeden çok memnun oldu."

Milletin organik aydınının sırtındaki sorumluluk
Son bölümde çare için demokrasi, hoşgörü, değerler eğitimi üzerine düşüncelerini paylaşan Göka, esasen Müslümanlardaki demokrasi geçmişinin çok eskiye dayandığını ve bundan istifade edilmesi gerektiğini vurguluyor. Fakat köşe yazılarındaki alan darlığından olsa gerek, demokrasi geçmişimizin aktarımı konusunda okuyucunun aradığı mahiyette bir derinlik yok. Gönül isterdi ki daha uzun soluklu olsun ve kara günlere dair sebep-sonuç ilişkilerini de içeren yazılar peş peşe aksın. Buradaki demokrasi yazıları daha çok kötünün iyisiyle yetinmememiz gerektiğini, doğru bir demokrasi için toplum psikolojisinin nasıl gözlenmesi lâzım geldiğini sade bir dille anlatıyor.

Özellikle Müslümanların modernlik karşısındaki yılgınlıkları, hocanın üzerine eğildiği meselelerin en çok çözüm arananı… Şöyle diyor: "Modern dünyada Müslümanca bir rota belirlemeye çalışırken, siyasetçilere, din büyüklerine, hepimize görev düşüyor. Modern dünyada yaralı bir bilinçle yaşamak zorunda kalan Müslümanları bu girdaptan, modernliğin açmazlarından çıkarma konusunda en büyük sorumluluk da milletin organik aydınının sırtında. Modern bilginin müthiş karmaşık yapısı nedeniyle bilerek din âlimleri demiyor, milletin organik aydınlarından bahsediyorum."

Hem terörle hem de terörün psikolojisiyle savaşmak zorundayız
Hiçbir manevî silsileye dayanmaksızın topluma kendini şeyh, âlim, mürşit ve hatta mehdi olarak sunan bir takım kimseler için kendi uzmanlık alanından 'güvenlik önlemleri'ni sunuyor Göka. Bu hususta hem dünyada hem de ülkemizde oranı gittikçe artan mani, şizofreni, şizoaffektif bozukluk, hezeyanlı bozukluk, narsistik kişilik bozukluğu üzerine değerlendirmelerde bulunan Göka, özellikle 'paranoid derebeyleri'ne, "Yabancılaştırıcı birçok arzunun arasında bölünmüş günümüz insanı, kendisine garanti sağlayacak, koruyucu birleştirici bir faktör, inanacak, bağlanacak bir kimse arıyor. Bunlar, psikoloji tablomuzun yalnızca bir tarafı. Diğer yanda ise bu sürekli olarak parçalanmış ve içsel şüphelerle dolu insanları kendisine çeken, her şeyi bilen ve bu bilgiyi bir kehanetmişçesine bildiren, en ufak içsel şüpheye sahip olmayan, kendine aşırı güven hissi içinde bulunan paranoid derebeyleri bulunuyor. Geçmişin büyük liderlerinin, aile reislerinin, kâmil insanlarının yerini şimdi bu çağdaş derebeyleri dolduruyor." sözleriyle dikkat çekerken, özellikle FETÖ/PYD ihanetiyle birlikte iyice gündemimize giren tarikat-cemaat-örgüt ayrımını yapabilmek için kısa bir kurtuluş formülü de veriyor: "Spiritüel cinnete batmış militan ezoterik yapıları değerlendirebilmek için tasavvufî geleneğe dayanan veya inanç mücadelesinin tarihinde meşruluk bulan sahih topluluklarla modern kültleri titizce ayırmak şart."

Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları, hem üzerimizdeki terör psikolojisini yenebilmemiz hem de yeniden dirayet sahibi insanlar olabilmemiz için köşe yazılarının arşivlendiği bir kitap olması sebebiyle kolayca bakılabilir, üzerinde daha gelişmiş makaleler yazılmasını sağlayabilir.

Psikolojimizi ayakta tuttukça teröre teslim olmamız da mümkün değil. Sonrasında ise Prof. Dr. Erol Göka hocanın yazdığı gibi "Gerçek İslâm bu!" diyerek birbirimizin gözünü oymaktan bir an evvel vazgeçip, bütün dünyaya Müslümanlığımızın kardeş kuvvetinden misaller sunmak, kardeşliğimize sahip çıkarak safları sıklaştırmak, hiç şüphe yok ki Batıya hem ders hem de hakiki bir meydan okuma olacaktır.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 28.01.2017)