"Yeni Türkiye" ne ise futbolu da o


Tam bir “Yeni Türkiye” fotoğrafı değil mi? Fotoğrafın sağında; sahalarda yaptığı seviyesiz hareketlerle “emek hırsızı” unvanı almış, eşine şiddet uyguladığı gerekçesiyle mahkemelik olmuş, hiçbir ülke takımında görülmemiş primi alamadığı için kampı birbirine kattığı iddialarını cevapsız bırakmış, oynadığı iki maçta da rezil rüsva olup sıfır çekmiş milli takımın yegane golcüsü olarak kalmış, golünü attıktan sonra da “kol geçirme” hareketi yapabilmiş olan Burak Yılmaz. Ne hikmettir bilinmez; bu öfke, sinir, gerginlik ve huzursuzluk hareketlerini/sözlerini edenlerin bulduğu bir kılıf da “milli/yerli” olmak. Nitekim dün gece Burak Yılmaz da “Bu bir millî mesele” demiş. O yüzden kol geçirmeye devam edecek, bizler de görmezden geleceğiz. Çünkü bu bir millî mesele. Her türlü çirkinlik, saygısızlık mubah.

Fotoğrafın solunda; baba tarafından Türk anne tarafından Makedonyalı, Danimarka doğumlu ve henüz 18 yaşında olan; 16 milyon euro bonservis bedeliyle Borussia Dortmund’a transfer olan geleceğin yıldız adaylarından ve dün gece Burak Yılmaz’ın attığı golde pası veren Emre Mor. Golün sevincini arkadaşıyla paylaşmak istiyor ama arkadaşının yüzündeki “Yeni Türkiye” fotoğrafından oldukça uzak. Gülüyor. Yüzünde çocukça bir mutluluk, masumiyet, umut, merhamet ve daha birçok şey.

Zaman geçiyor, maçın bitmesine az bir süre kala Türkiye A Milli Futbol Takımı’nın sabıkası bol, ego ve kibir bataklığının sarhoşu, siyasi manevraları ve talihinin yaver gitmesi hasebiyle birçok “başarı” elde etmiş, yeri geldiğinde spor yazarını arayıp “Senin bıyığını…” diyebilen, yeri geldiğinde ülkenin devlet kanalına çıkışabilen, kazandığı maaşıyla dünyanın geliri en yüksek teknik direktörlerinden biri olan, ona buna sallama ve dayılanma özgürlüğü sınırsız, istediği herkes hakkında her yerde atıp tutabilen, taktik ve strateji bilmediği Andrea Pirlo‘dan Milan Baros‘a kadar dünyanın ünlü futbolcularının anılarında saklı(!) kalmış “vatansever“, “karizma“, “imparatorFatih Terim, Emre Mor’a bağırıyor: “Yere yat, yere yat!

Henüz 18 yaşında olan bir çocuğa “vakit geçirmek” bahanesiyle yere yatması telkin ediliyor “hocası” tarafından. Hatta hocasının yanındaki bir diğer milli futbolcu da aynı şeyi söylüyor, “Yere yat Emre! Yatsana lan!” diye bağırıp vücut hareketleriyle ne yapması gerektiğini öğretiyor. “Bir kereden bir şey olmaz” der gibi. Ahlâk -ki Teoman Duralı hocamıza göre ilahîdir- ve etik -o da ahlâkın ta kendisidir, dolayısıyla dinîdir- üzerine seviyesizlik bataklığında çırpınan, estetik kaybı milli takımının forma renginden bile akan Yeni Türkiye bu fotoğrafta saklı.

Sağda; artık tamamen doğal olan bir öfke, şiddet, çirkin sözlerin ve eylemlerin doğallaştırılması, bizden olmayana “geçirme” anlayışının tebarüz edişi. Solda; artık yalnızca çocuklarda rastlanabilecek saflığın ve temizliğin dahi “sırıtıyor” oluşu.

Bu topraklarda doğmuş, büyümüş ve ölmek isteyen 30 yaşında bir kul olarak utanıyorum. Çocuğumu kirli yüzlerden ve şaibeli ellerden uzak bir şekilde yetiştirebilmek için her gün dua ediyorum. Prim olarak dağıtıldığı belirtilen 500.000 euro içinde bir kuruşum varsa -hepimizin var- helal etmiyorum.

***

Bu satırları yazdığımda tarih 23 Haziran 2016 idi. Bir yıl geçti, bu kez de Arda Turan ve Bilal Meşe olayı patlak verdi. Futbolseverlerin bu tip olaylarda duygusal refleks gösterip aceleyle tepki vermesini anlarım. Ancak futbolla ilgilenmeyen, hayatında futbolu ancak 22 adamın bir topun peşinde koştuğu oyun olarak tanımlayan kimseler hemen galeyana geldiler. Nasıl yaparmış Arda Turan 68 yaşında bir kimseye bu hareketleri? Nasıl yumruk kaldırırmış? Diğer soru(lar) hiç sorulmadı ama. 68 yaşındaki adamın kendinin yarı yaşından bile daha genç bir adamın ailesiyle, eşiyle dostuyla neden uğraştığı hiç sorulmadı. Sorulmasın. Ne olacak ki sorulsa?

Bu ülkede gazetecilik, “magazin röntgenciliği” unvanıyla gizlen(ebil)diğinden herkes her şeyi yapabiliyor, edebiliyor, söyleyebiliyor. Futbolculuktan zaten bahsetmiyorum. Paranın açmayacağı kapı yok. Futbolcu akşam yemeği için bir mekana nasıl giriyorsa, farklı mecralardaki ilişkilerini de o yönde kuruyor. İnsanlarla diyaloğunu kurarken samimiyeti ya abartıyor ya hiçe sayıyor. Bize de içine hiç girmediğimiz ama gayet iyi bildiğimiz bu hikâyeleri yorumlamak kalıyor. Kalsın. Her işi, o işin kartvizitlisine bıraktığımızdan bundan.

Netice-i kelam; ülkenin başı neyse ortası da odur sonu da odur. Bir ülkenin resmî yönetim dilinde nefret, şiddet, hiddet eksik olmuyorsa; hatta toplumu tam ortasından ikiye ayıralı uzun yıllar olmuş bu duruma hiçbir çözüm üretilmiyorsa, ayrılıklar da kaçınılmaz oluyor. Yalnız ilginçtir, olan hep “küçük“lere oluyor. Büyüklere hiçbir şey olmuyor. Tıpkı damatlara olmadığı gibi. Birileri geçiyor idam mangasının önüne. Diğerleri de ağaç arkasından gülüyor. Ortası yok. Başı da sonu da “Yeni Türkiye“den ibaret bir hikâye işte…

Yağız Gönüler
(İzdiham, 07.06.2017)

Kendimizi eve atmak sahili selamete ulaşmakla eştir


Eve gelince dışarıda olan her şeyden koparım ben. Ev sanki dezenfekte edilmiş bir özel alan gibidir. Dışarının kiri, pası ve cümle yükleri hemen kapının önünde bırakılır. Ayakkabılar bizde hâlâ kapıda açılır ve sokakta giyilen her neyse o artık evde giyilmez.

Ev dediğin çoluk çocuktur, nefesinin seninle birlikte her zerresine dokunduğu eşyadır, içinde kendini güvende hissettiğin bir ortamdır. İnsanız sayısız hikâyelerle yaşıyoruz. Zaman zaman ağır bir boğuntu duygusuyla karşı karşıya geldiğimizde hemen kolayımıza gelen liman kendi evimizdir. Her ev gibi bizim ev de etrafı azgın ve köpüklü dalgalar tarafından kuşatılmış bir ada gibidir. Kendimizi eve atmak sahili selamete ulaşmakla eştir.

Ben eve gelir gelmez soluğu gardırobun önünde alırım. Bütün dışarlıklarımı bir çırpıda çıkarır dolaba yerleştiririm. İnsanın nasıl dışarlıklı ve içerlikli yüzü varsa benim de aynı şekilde dışarlıklı ve içerlikli elbiselerim vardır. Pijamadan söz etmiyorum. Onu sadece yatağa girerken giyerim. İçerlikli dediğim kendimi içerde hiçbir kalıba, hiçbir çerçeveye dahil olarak hissetmeyeceğim bir elbiseden başkası değildir. Onda kendimi rahat hissederim. Boynumda kravatla Ayla’ya hâl hatır soramam, Ali’ye ne var ne yok diyemem, Esra’nın ders notlarına göz gezdiremem. Tuhafıma gider. Sade ben değil, eminim onlar da bu hâlimi yadırgar. Zaten ben de onları aynı resmiyette, aynı resmî kılıkta görsem mutlaka işkillenirim, “Hayırdır bir yere mi gidiyoruz? Düğün falan mı var” diye sorarım.

Evde ne çorap ne de terlik giyerim. Misafirliklerde de ayağıma uzatılan terlikleri kibarca geri çeviririm. Bütün bir gün boyu gerçeklikle arama giren plastiği, lastiği ve kauçuğu evde artık devre dışı bırakmanın vakti gelmiş olmalıdır diye düşünürüm. Çorapla aram hoş değildir ancak yalın ayaklılığı, mesela dışarılarda çorapsız gezmeleri zihnimin bir köşesinde yer etmiş garip takıntılar nedeniyle uygun görmem. İçimden bazen tam da yalın ayaklılar gibi dışarı çıkmak gelir, ancak yaşam konforundan pay almamışlık algısı beni korkutur. Ben öyle olmaktan değil onun yüzünden üzerime yapışacak şeylerden korkarım. Hem ayaklarım ellerim kadar güzel değildir. İkisini de yaratan aynıdır ama hayat boyu kullandığım kunduralar, ayaklarımın kalıplarını bozmuş, onların görünümlerini deforme etmiştir. Ellerim bütün yoğunluğuna, bütün hareketliliğine rağmen aynıdır, sevimli ve narindir.

Evde ben bizimkiler kadar içmesem de çayın ocakta hazır olması esastır. Nerede hangi arada yudumladığımız biraz karışık olsa da bizde çay resmî içecektir. Öyle Erzurumlular gibi de içmeyiz çayı. Orta karar bir demdir bizimkisi, içinde kaşık seçilsin yeter.

Bizim muhabbetlerimizin asıl saati sofradır. Sofrada tekmil bir arada olmaya özen gösteririz. Yemeği eskiden oturma odasında yerdik ve bu benim çok hoşuma giderdi. Ama şimdi kim çıkardıysa bütün âdetlerimiz yerle bir oldu. Oturma odasında oturuluyor, yatak odasında yatılıyor, mutfakta da yemek yeniyor. Öyle olunca başka odaların hikâyelerini mutfağa taşımak her zaman kolay olmuyor. İçinde buzdolabı, bulaşık makinesi ve fırının sıra sıra dizildiği bir ortamda konuşmalar da ister istemez soğutan, temizleyen ve pişiren bir bağlamda gelişmektedir. Aynı şey oturma odası için de geçerlidir. Televizyonun baş köşeye kurulduğu bir yerde sizin onu aşıp bir cümle kurmanız kolay değildir. Siz bir cümle kurarsınız ama bunu ailenizin ses duvarlarını zorlayarak onlara ulaştırmanız kolay değildir.

En çok keyif aldığım yer kütüphanedir. Herkes kendi işine koyulduktan sonra benim yerim orasıdır. Oraya çekildiğimde hemencecik bir kitabın sayfaları arasında dolaşmak söz konusu değildir. Burası bir iklimdir. Oturduğum yerde kitapların her biri sırtlarından görünmektedir. İyi tanzim edilmiş bir yerden söz ediyorum. Herhangi bir kitapla göz göze gelmemin basit bir karşılaşma olarak değerlendirilmesini istemem. Hepsinde değil ama çoğunda o kitapla ilk tanıştığım günleri bile hatırlarım. Ne diye almıştım, kim önermişti, sonra ne olmuştu? İnsan bir sevdiklerini hatırlamalı bir de kitaplarını.

Kütüphanede yalnız durmam. Ben odaya geçtikten sonra ahali de oraya dökülmeye başlar. Onlar da ben de rahat edelim diye odaya iki kanepe atmayı ihmal etmedim. Onların yanımda olması beni mutlu eder. Konuşurlar, tartışırlar, arada bana laf atarlar. Pek çoğundan haberdar olmadığım bu ses akışından bana kalan gürültüdür, oysa ben o gürültüyü bilerek isteyerek üretirim. Sessiz ortamlarda bir şey yapamam, aksine dingin bir ortamdan çoluk çocuğun içine karıldığı bir yeri kast ederim.

Ev benim şöyle ayaklarımı istediğim gibi uzatıp kendime çeki düzen verdiğim yerdir. Gün boyu belli açılara sıkışmış bir oturma düzeninden kurtulmak şükür sebebidir. Herkes benim kadar rahattır, evde kimsenin özel ve kayırmalık bir ayrıcalığı söz konusu değildir. Şöyle bir baktığımda ilerleyen saatlerde Ayla masamın hemen yanı başında kendi işleriyle uğraşmaktadır. Çocuklar kayıptır. Arada onları kolaçan etmek​ benim görevimdir. Eğer uyuyakalmışlar ve üstleri örtülecekse anneleri hazır ve nazırdır. Çalışmaları ne yöndedir, ne yazıp ne çiziyorlar sorusu hâlâ askıdaysa gidip onları yerlerinde teftiş etmek bana düşer. Kapılarını tıklamadan odalarına girmem, bu ev içinde bile yüksek bir nezaketsizlik olarak görülür. Bazen onlar sıkıldıklarını belli edene kadar gidip yanlarında oturmuşluğum çoktur. Esra’nın ya da Ali’nin odasında biraz eylenip, onların benim kuşağımda hiçbir karşılığı olmayan duvar resimlerine göz gezdirmek için bizimkilerden daha konforlu yataklarına uzanmak gerekir. Bana belli etmezler ama odalarına misafir olmamız onları keyiflendirir. Arada kitaplarına bakarım, ellerinin altındaki işlere odaklanırım, oturma biçimlerine, koltuk yapılarına, kalem tutuşlarına bile dikkat kesildiğim olur. Dışarıdan benimkisi kıllık olarak görülebilir ama benim bu müdahalelerim ilginin başka bir biçimdir, rahatsızlık üretmez.

Ev kendimizi en rahat hissettiğimiz yerdir. Ağırdan ağırdan işleyen buzdolabının sesi artık fark edilmeyecek kadar doğal bir şekilde kabullenilmiştir. Müzik hep çalar. Üç odanın üçünde de birer portatif radyo vardır ve meskunların zevklerine göre oralardan dünyaya bağlanılır.

Televizyon merkezî bir yerdedir ama çoklukla seyredilmez. Bir arkadaş haber verip falan kanalı açın demedikçe kimsenin onun varlığından haberi yoktur. Eğer ortaklaşa bir yayına kilitlenmişsek kimsenin sesi soluğu çıkmaz. İzlemek istemeyen yer değiştirir, kendi odasına çekilir. Bizim evde televizyon izleme adabı sinemada film izlemekle hemen hemen aynıdır.

Ev bir huzurdur, ev bir kaledir âmennâ. Orada da en çok yorulan evin hanımıdır. Herkes anneler günü dahil hemen her gün hanımefendinin kıymetini bilme yarışına girseler de “ölsem de kurtulsam” diyen yine o hanımefendidir. Otursa da kalksa da ayaklarına kara sular inen Ayla’dır. Öyledir işte. Hemen her siteminde hepimiz birden ayağa kalkar, ortadaki işi bir ucundan tutarak halletmeye çalışırız, ama ne yazık ki bizimkisi ancak davet ve uyarıyla olur. Ondandır ki annelik başka bir şeydir.

Bizim için en keyifli geceler misafir kabul ettiğimiz hatta ağırladığımız gecelerdir. Misafirden yana her zaman rahatızdır. Eğer araya çocukların sınav günleriyle ilgili kısıtlamalar girmezse onlar da biz de misafirden yana çok rahat bir karşılama sıcaklığına sahibiz. Bazen biz gideriz bazen onlar gelirler. Bizim için misafir gelmesi demek hane halkının kendi arasında tutturamadığı bir dili aşarak ağız birliği etmeyi öğrenmesidir. Ortak sohbet konuları neye nasıl baktığımıza dair çocuklarla aramızdaki engebeli noktaların ortadan kalkması demektir. Biz birbirimizi böylece sahiplenir, böylece iç içe geçeriz.

Konu komşu önemlidir. Etrafımızdakiler alışık olmasa da evde pişeni komşuyla paylaşmak Ayla’nın hiç ihmal etmediği bir şeydir. Revani yaptıysa bir kaç dilimi yandaki komşuya çoktan gitmiştir, aşure zaten Allah’ın emridir. Bunu dışında ne onlardan bize ne de bizden onlara bir şey gitmez. Birbirimizin seslerine kulak vermeyiz, biri kapıyı çalıp bir şey demedikçe bize ulaşan hiçbir sese itibar etmeyiz.

En erken ben yatarım. “Hadi yatalım!” diye öten bir boru bizde yoktur. Bazen geceleyin etraftan gözlerime çarpan ışıkla uyandığımda çocukların hâlâ odalarında ders çalıştıklarına bakar kendi öğrencilik yıllarımı hatırlarım. Herkesten önce yatma çabası herkesten erken kalkma avantajını da bize verir. Yat borusu çalmaz, ama kalk borusu kesinkes çalar. Sabahın köründe okul servislerini kaçırmanın bedeli genellikle bu konularda hep masum olan bana ödetilir. Onları okullarına bırakma görevi bu işten hiç hoşlanmayan bana kararlılıkla tevdi edilir.

Ev dediysem unuttuğum bir şey daha var. Söylemeye çekiniyorum ama ben her hafta en az iki gece dışarıda olurum. Görev nedeniyle il dışına gittiğimde eskiden kapıda herkesle görüşürdüm, şimdi geldiğimde bile mesela çocukların benim bu gidişlerimden hiç haberlerinin olmadığını fark ediyorum. Kanıksamışlar, alışmışlar artık oralı olmuyorlar.

Evde epeyce bir zamandan beri artık bir de Mişa var. O karşılayan, uğurlayan ve ortaklaşa sevilen yegâne varlığımızdır. Hiç konuşmaz ama her şeyden haberdardır, hiç ses çıkarmaz ama istekleri bir bir yerine getirilir. 

Öyle işte, akşamları kendimi eve attığımda orada beni bekleyen bir tat vardır. Dört duvar arasında bir yerdir ama asla mapushane değildir.

Necdet Subaşı

Alıntılayan: Yağız Gönüler
(İzdiham, 06.06.2017)

Cehennemde Yürüyüş: İstanbul 2023


Kitle ve kütle. Homeros’un tüm insanlar için “bir(er) yük olarak yaşıyorlar yeryüzün(d)e” dediğinden beri böyle. Hemen gelelim bu yüzyıla. “Yolunu kendin yürüyebilmek için, yönünü kendin koymak zorundasın” diyor Oruç dalıruoba, Yürüme‘sinde. Fakat insanlık asfalta mahkum olduğundan beri yönünü de betonların dizilimi çiziyor. “Demirden sağanaklar altında”, sonsuz bir labirent içinde yürümeye çalışıyor insanoğlu.
Yürümek, gerçeği görmekle beraber kavrama ve anlatma noktalarında da insanı geliştiren, dönüştüren bir hareket, tarz, üslup. Öyle ki bugün ülkemizde hakkıyla verilemeyen “rehberlik” hizmeti, yolda yürümeyi göze alanlara yoldaşlık etmektir esasında. Bir yere gidilecektir, o yer görülecektir fakat neden rehber lâzımdır? Çünkü daha önce gören, daha sık gören ve en önemlisi de orada sürekli yürüyen, yürümüş olan daha iyi anlatır iç âlemini, dış âlemini. Bu âlemler arasındaki âhenk (mûsıkî), kâğıda geçince miraslaşır. İstanbul gibi büyük bir mirastan bahsetmek için evvela onu iyice, belki de yıllar boyunca arşınlamak lâzımdır. Bu, İstanbul’un belirli bir bölgesi için de geçerli. İşte bir antropolog ve bir mimar, Sinan Logie ile Yoann Morvan; İstanbul 2023 projesini yerinde ve çevresinde gözlemlemiş, fotoğraflamış, düşüncelerini kâğıda geçirmiş. Büyük bir mirasa ancak büyük emeklerle sahip çıkılır çünkü.
Mayıs 2017’de, İletişim Yayınları’ndan neşredildi İstanbul 2023. Nilüfer Şaşmazer dilimize kazandırmış. Kitabın kapağında, özellikle “Building Porn” serisiyle ülkemizin resim/çizim yoluyla eleştiri sanatına güç katmış Ahmet Doğu İpek’in “Construction Regime VII” isimli eseri var. İpek’in çizimlerinde gördüğüm, kent psikolojisinin insanın görsel tasavvuruna yaptığı etki; karanlık yıkım.
Kitabın Sebastien Mazauric imzalı ilk haritası, metinleri ortaya çıkaran, yürünmüş yolları gösteriyor. “Trakya ile Bitinya arasını arşınlamak” demiş yazarlar. 2013 yazı boyunca günde 35 kilometrelik mesafeler katederek taramışlar bölgeyi. Görünen o ki 2023’ünün İstanbul’u biraz da fazla göze sokulmadan inşa edilmeye başlanmış bile. Oysa arka planında ne yer değiştirmeler, ne yitik hayaller ve ne oynanmış bir ekoloji mevcut pek bilinmiyor. Bu yüzden “yürüme” tercih edilmiş. Böylece daha aşağıdan ve yatay biçimde gözlem yapmak, yakın temas kurmak mümkün oluyor. Rotalar arasında artık halkın “Amerika gibi oldu” yahut “New York gibi olacakmış” denilen yerleri var: Beylikdüzü, İkitelli, Şamlar, Kemerburgaz, Kartal, Çekmeköy, Aydos, ViaPort AVM. Neden özellikle ViaPort diye düşünülebilir fakat gidenler görmüştür ki 310 bin m2’lik bir alanı işgal eden bu proje; ördeklerin yüzdüğü göletiyle, akdeniz kasabası havasındaki sokaklarıyla, bedesteniyle ve kubbesiyle tam anlamıyla bir ‘Neo-Ottoman’ yaşam merkezi. Özellikle son 15 yıllık imar stratejisinin, kentleşme tasavvurunun yaşayan örneği. Bir de ölü örneği var: Atatürk Olimpiyat Stadyumu. “Geliyorum” diyen kentleşmenin ilk sinyali, ilk zevksizliği.
İstanbul 2023: Neye ve Kime Rağmen?” başlıklı kitabın önsözü Yaşar Adnan Adanalı’ya ait. Adanalı, “Antroposen çağını müjdeleyen, toprağın altını ve üstünü inşaata dayalı rant ekonomisi ile baştan aşağı dönüştüren bu süreç merkezî bir şekilde, tepeden ve dışarıdan yönetilmeye çalışılıyor” diyerek aslında tüm bu sürecin arkasında olması gereken çok detaylı bir mekanizma yerine ağa/dayı sisteminin kurulu olduğunu da söylemiş oluyor. Yedi bölümden oluşan kitabın her bir bölümü İstanbul’un geleceğine vurgu yapıyor; geleceksiz gelecek.
İstanbul kaynakları üzerinde gezinti yapılan ilk bölümde Sütlüce, Cendere, Kâğıthane ile Vadi İstanbul projesine değinilmiş. Göktürk ve Kemerburgaz gibi temel oksijen kaynağı olması gereken bölgelerin birer kirlilik kaynağına dönüşmesi sorgulanmış. II. Abdülhamid devrinden beri ‘çalışan’ Hadimiye kaynak sularıyla, kıyısındaki Yunan manastırının ismini alan Terkos Gölü’nün 2035’den itibaren hiçbir talebi karşılayamayacağı aktarılmış. Yazarlar, Tanpınar’ın daha Beş Şehir’de “İstanbul serin, berrak, şifaları suların şehri idi” diyerek ‘suyun bozulmanın’ mazisini de hatırlatmışlar.
İkinci bölümde Kemerburgaz, Arnavutköy, Şamlar Köyü, Yarımburgaz Mağaraları ve Çatalca rotası izlenmiş. “Amerikalı Türk” yaşamının bilhassa Kemer Country ile doruğa ulaştığı Kemerburgaz, emlakçı furyasına maruz kalan Arnavutköy, Sazlıdere baraj gölünün yanından itibaren 2 milyon metrekarelik alana yayılması hedeflenen uluslararası sermayenin Bio İstanbul projesi (projeden Bio City Development geri çekildi, Türk ortaklar devam ediyor) bu bölgeyi “beyaz yakalı göçmen” sınıfıyla donatıyor. 2001’de arkeolojik kültür mirası olarak tanımlanmış Yarımburgaz sit alanıysa artık modern kentlerin çitleme şekli olan çelikten kalın parmaklıklarla kapatılmış durumda.
Üçüncü bölüm çitlemeyi esas alıyor. Başakşehir, Kemerburgaz, Silivri ve bir kentsel distopya ürünü olan Mall of Istanbul ile neticelenen bir rota var.
Burada Kayaşehir ve Ayazma bölgelerindeki gecekondu mahallelerinin ‘temizlenmesi’ hemen ardından yeni çok katlı betonların yığılma imkânını da arttırdı şüphesiz. TOKİ’nin burada üstlendiği görev, ‘bakir cennet’i David Harvey’nin “mülksüzleştirme yoluyla birikim” teorisine uygun hâle getirmek oldu. “Gecekondular 1980 Darbesi’nden sonra yetkililerin ilgi odağı olmaya başladı; sıklıkla da seçim sonuçlarını etkileyecek önemli bir odak olarak algılandılar. Statülerinin düzenlemesi kimi durumlarda gecekondu sakinlerine toplumsal anlamda görece bir yükseliş sağladı. Sayıca fazla diğer örneklerde ise TOKİ himayesinde hayata geçirilen şiddetli zorla tahliye uygulamaları, semt sakinlerinin mütevazı hayatlarını yıkıp geçti. Bu toplulukların yerlerinden edilmesi ve neredeyse kolluk kuvvetlerinin desteğiyle TOKİ toplu konutlarına yerleştirilmeleri, toplumdan kopuşlarının derinleşmesine neden oldu. Bu kopuş özellikle de gecekonduların içindeki dayanışma alanlarından yararlanmaya devam etmenin imkânsızlığına, diğer bir deyişle kaynakların yitimi hususuna bağlı. Şimdi tasarımı bireyleri ve aileleri tecrit eden konut bloklarının içinde borçlanma vakti…” diyor yazarlar. Elbette tüm bu ‘yıkım’ bir AVM ile taçlanmalıydı ki ülkenin ‘en büyük çok işlevli proje’si olma iddiası güden Mall of Istanbul bölgeyi süsledi. Yazarların bu projeyle ilgili yorumları da şöyle:
Bir kentsel mega-çitleme alanı ve ‘sermaye fantazmagoryası’ olan Mall of Istanbul, 2023 İstanbulu’nun arketipi: ‘Hezeyanlı bir İstanbul’a layık, sürekli bir tüketim akışını garantileyen, Koolhaasvari şizofrenik bir form.
Üçüncü köprünün kilit bir konum almasıyla birlikte üçüncü havaalanı ve Kanal İstanbul projeleriyle iyice ‘şenlenen’ bölge, kitabın dördüncü bölümünü oluşturuyor. Logie ve Morvan, kanal projesiyle birlikte nüfusun İstanbul batısına doğru genişleyeceğini belirtirken, doğa üzerindeki korkunç etkilerin şimdiden başladığını da anlatıyorlar bölüm boyunca. ‘Hayata geçirilen Osmanlı rüyaları’nın yoğun biçimde görüldüğü imar faaliyetleri, kimileri için ontolojik bir olmazsa olmaza dönüştü. Paul Tillich’in ‘olmak cesareti’ dediği şey, her insanın biricikliğiyle alakalıydı oysa, her yaşamın ve her yaşayışın biricikliği.
‘Kentsel bir imparatorluk’ diyor yazarlar İstanbul’u betimlerken. Bu doğru olduğu kadar, post-kentsel bir keyif toplumuna dönüşmüş olmamız da bir o kadar doğru. Ne nargileden ne gelin hamamlarından vazgeçemiyoruz. Bir taraftan ‘modernleşmenin hastası’yız ama otoban kenarında mangal yakmak da hakkımız. Plaj konusu ise oldukça derin; bekar plajı, evli plajı, asker plajı, bayan plajı, tesettür plajı… Yazarlar Küçüksu, Beykoz, Polonezköy ve Riva arazilerini arşınlarken gördükleri karşısında, “insanı Polonya Karpatları’nın eteklerinde hissettiren kırsaldaki küçük kulübeler küçük paşaların yeni oyun alanları” yorumunu yapıyorlar. Buna en ironik örnek Kid’s Town olabilir. Bir çocuk kasabası izlenimi veren proje elbette büyüklerin ellerini cüzdanlarına (telefonlarını banka hesaplarına) yönlendirmeleriyle gerçeğe dönüştü; artık çocuklar da burjuva. Mahallenin Şirinler’i birer birer Gargamel’e dönüştü. “Karadeniz sahilinde kentsel şımarıklıklar” demiş yazarlar, oldukça kibarlar. Şımarıklık belirli bir zaman diliminde gerçekleşirdi. Şimdi zevkin ve lüksün şeyhi de müridi de çok geniş. Kendini sürekli ve borçlu bir keyfin koynuna atmak isteyen ama otantikliğinden asla vazgeçmeyen Lego insanları. Ve onların oğulları, kızları, torunları. Ama en önemlisi de ortakları…
İstanbul 2023 için bir western filmi çekilse elbette Çekmeköy, Ataşehir ve Kartal oldukça ideal. Yazarlar bu rotayı izleyerek kitabın altıncı bölümünü oluşturmuşlar. Kitabın tam burasında Zaha Hadid’in Kartal Master Planı’nı “mimarî pornografi” penceresinden eleştiren bir Eda Gecikmez eseri var. Sanatçı, Google’a “Mimar Sinan Camii, Ataşehir” yazdıktan sonra karşımıza çıkan fotoğrafların ruhumuzdaki duygusunu hissettirmiş bu eleştirisinde. Buna bir de Ataşehir Finans Merkezi’ni, Gülsuyu ile Gülensu mahallelerinin ‘kıymetli’ manzarasını, Kartal Adliyesi’ni ve otoparkındaki polyesterden adalet heykelini eklediğinizde ‘akraba siyaseti’nin kentleşmeye yansıyan duygusuz hâlini görmek mümkün. Yazarların “Küçük ya da büyük, kazançların arkadaşlar arasında paylaşılması anlamında iş dünyası ile siyaset sahnesinin birbirinin içine geçebilme özelliği iyi, kötü ve çirkinin tanımlanmasını da güç kılıyor” yorumu şöyle neticeleniyor: “Bugün adalet, Anadolu Adalet Sarayı’nın otoparkında polyester bir heykel suretinde duruyor.”
Kitabın son bölümü “Cehenneme Dalış” başlığıyla; Aydos tepesi, Sabiha Gökçen Havaalanı, ViaPort AVM, Gebze Endüstri Bölgesi, Dilovası ve Formula 1 pisti rotasını izliyor. İstanbul’un en yüksek noktası olan Aydos (537 m) gelgitin tam ortasındaki yemyeşil (iskâna, imara, talana açık) bir tepe. Oradan kanser oranıyla rekor kıran Dilovası’na iniş ise Dante’nin İlahi Komedya’sındaki Cehenneme İniş’i hatırlatıyor. 30 bin mümine kapılarını açacak olan Çamlıca Camii ise Araf’ta kalıyor. Aydos’taki rakı-arabesk kültürü Formula 1 pistiyle adrenaline, Sabiha Gökçen Havaalanı’yla Avrupa’nın bir adım mesafede oluşuna, ViaPort AVM ile ‘rengarenk, kıpır kıpır, capcanlı ve yakın dünyalara’ uzanıyor. Emlak spekülasyonunun en şiddetli biçimde yaşandığı Kurtköy’de, yüksek hızlı trenin gelişiyle birlikte satış rakamlarının %40, kira fiyatlarının ise %55 oranın arttığını belirtmiş yazarlar. “Tüketim bir hak mı yoksa zorunluluk mu?” sorusuna hayatının her anında maruz kalan kentin bu bölgesindeki insanlığı, ‘küreselleşmenin sancaktarı’ AVM’lerle ruhunu doyuruyor, cebini boşaltıyor, bedenini gezdiriyor. Eğer buysa yaşam; yaşamayı seviyor. Bir tarafta minarelerin diğer tarafta bacaların yükselişini yazarlar şöyle yorumluyor:
Endüstriyel kent sosyolojisinde sık kullanılan push and pull (itme çekme) dinamiği, İstanbul’da, kentin “daima daha uzağa, daima daha zehirli” mottosuna cevap veren çok renkli görünümler kazanıyor. İlk rotamız üzerindeki Cendere’nin şüpheli köpükleri, üçüncü rotada bulunan Hadımköy’deki ünlü bir hazır giyim markasının fabrikasından akan petrol mavisi sular ve Dilovası’nın derelerindeki koyu kahve renk Türkiye’deki piyasa rekabeti madalyonunun öteki yüzü.
Türk sanayisinin %15’ini oluşturan Gebze Sanayi Bölgesi, yabancı sermayenin %23’ünü de bünyesinde barındırıyor. Burada benimsenen ilkeler Henry Ford’un “Bir araya gelmek bir başlangıçtır. Bir arada bulunmak bir ilerlemedir. Birlikte çalışmak ise başarıdır.” ile Georg Hegel’in “Dünyada tutku olmaksızın başarılmış hiçbir büyük şey yoktur” sözleriyle açıklanıyor. Yazarlar Gebze’nin Bitinya Krallığı devrinde çok önemli bir yer olduğunu, Bizanslardan kalma Komneus Kalesi (Eskihisar), 14. yüzyıldan birçok cami ile Osmanlı çeşmesi ve ‘Türk arkeolojisinin atası’ Osman Hamdi Bey’in yalısının da yine burada olduğunu hatırlatırken bölgenin artık hiç de ilgi çekmeyen bir meselesini anlatıyorlar: “Havadaki kadmiyum miktarı, Avrupa seviyesinin belirlediği azami rakamın 30 katı büyüklüğünde. Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onu Hamzaoğlu’nun araştırma raporunda belirttiği üzere “anne sütünde ve yeni doğanların dışkılarında” dahi ağır metallerin izine rastlanabiliyor. Ancak bu kaygı uyandırıcı çalışma yetkilileri durdurmaya yetmedi. Yeni konut ve fabrikalar maalesef Dilovası’nın yamaçlarında zehirli mantarlar gibi üremeye devam ediyor. Profesör Hamzaoğlu ise araştırmaları (TÜBİTAK finanse ediyor) için ilginç bir biçimde ödüllendirildi: 2011’de Kocaeli Belediye Başkanlığı, profesörü halkta korku ve paniğe yol açmakla suçlayarak başsavcılığa şikayet etti. Bu durum İstanbul halkı içindeki karşı güçlerin hassasiyetini ortaya çıkarıyor. Megapolün doğası üzerindeki tehdit, hassas toplumsal dengelerden bağımsız değil. Görünün o ki 2023’te İstanbul’da cehennem yalnızca Dilovası’yla sınırlı kalmayacak…”
İstanbul 2023‘ün sonsözü Jean-François Perouse imzalı. “İstanbul’la Yüzleşme Denemeleri: Çeperler, Hareketlilik ve Kentsel Bellek” kitabıyla iyi bir İstanbul araştırmacısı/emekçisi olduğuna inandığımız Perouse, edebî ustalığını bu kısacık yazısında da göstermiş. İstanbul 2023 kitabının her sayfasında kolaylığın ve sakinliğin değil, her zaman daha kötüsü olduğunun kanıtlarının yer aldığını söylüyor. Anlatıları “Rant sarhoşluğuyla ve özellikle de metropolü her türlü “en”lerle düşleyen bir iktidarın fantezileriyle, durmaksızın yeniden şekillenen, değişken bir kentsel gerçeklikle karşı karşıyayız” diyerek yorumluyor. Anlatıların hem fiziksel hem de ruhsal yakınlığı, Perouse için “isimlendirilmeyenin, kaçak olanın, estetikten nasibini almamış olanın boğucu sıkıntısına iniş”i temsil ediyor.
İstanbul 2023, olanı olduğu gibi anlatan ve sonrasında olacakların da öngörüldüğü bir alan etüdü. Neticede Prof. Dr. Erol Tümertekin’in dediği gibi: “İstanbul, şehir coğrafyacısı için bulunmaz bir ‘laboratuar’dır. İstanbul ‘sanayi-öncesi şehri’, ‘sanayi şehri’, hatta az da olsa ‘sanayi-sonrası şehri’ni temsil eden mekânsal özelliklerle ve sorunlarla doludur.”1
Kitap, cesur ve radikal bir çalışma. Daha uzun ve detaylı olmalı mıydı? Açıkçası bunu gerçekten İstanbullu olduğunu düşünen yazarlar, akademisyenler, mimarlar yapmalı. Meseleyi daha da genişletmeli. Ya da hiçbiri yapmamalı, sadece İstanbul’u sevenler yapmalı. Bu sevenler arasında “İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar?” diyenlere yer yok. Çünkü Kalamış’tan alınacak tatlı bir huzur kalmadı. İstanbul’u cehennemden kurtaracak kimselerin biatı, “insanın vazifesi dünyayı güzelleştirmektir” cümlesine olmalı. Ve elbette sözün sahibinin şehir tasavvuruna da…
Yağız Gönüler
sosyalbilimler.org Şehir Düşüncesi Editörü
sehir@sosyalbilimler.org