Unuttun Ama Çocuktun, D&R'larda ve tüm kitapevlerinde


Bulunduğunuz ildeki D&R mağazalarından Unuttun Ama Çocuktun'a ulaşabilirsiniz. Eğer kitap raflarda yoksa getirmelerini isteyebilirsiniz.

D&R Mağaza listesi:
http://www.dr.com.tr/magazalar

Dünden Kalan


İnsanın insanla buluşmasından, geleneğin mirasından, gelecek kaygısından, kelimelerin büyüsünden, dinlemenin ve anlatmanın öneminden konuştuk.

Programın kaydına ulaşıp dinlemek için:
http://bogazinsesi.com/dunden-kalan/

Unuttun Ama Çocuktun: Bir Babanın Endişeleri

Çocuğu anlamak, insanı anlamaktır.
Çocuğu düşünmek, insanı düşünmektir.
Çocuğu konuşmak, insanı konuşmaktır.

Geleceğe dair hayal kurarken çocuklardan ve çocukluktan bahsetmiyorsak, o gelecekten umut bekleyemeyiz. İçinde çocuğun ve çocukluğun olmadığı bir gelecek hayali, umutsuz ve ruhsuz bir geleceği işaret eder. Çocuklarımızı böyle bir geleceğe teslim edemeyiz. Onlara dair sorular sorarak işe başlamalıyız. Eğer doğru çözümler arıyorsak en önce doğru soruları sorabilme yeteneği kazanmalıyız. Eleştirmeyi, derinlemesine düşünmeyi asla terk etmemeliyiz. Bu çağda sorulacak doğru soruların hepsinde olduğu gibi aranacak cevaplar arasında da çocuklar ve çocukluk muhakkak yer almalıdır.

Şarkısı Biten Şehir” kitabında arsız kentleşmenin hayatımızdan çekip aldığı hassasiyetlerimize dair düşüncelerini aktaran Yağız Gönüler, bu yeni kitabında bir taraftan popüler kültürün diğer taraftan kitle kültürünün kuşatması altında kalmış çocuğa ve çocukluğa dikkatleri çekiyor. Dil, mekân, teknoloji, zaman gibi çağın oldukça kritik meselelerinde ne vaziyette olduğumuzu tespit etmeye çalışırken anneler ve babalar için samimi çözüm önerileri sunuyor. Hem kitaplara başvuruyor hem de sorular yöneltiyor, cevaplar arıyor.

Unuttun Ama Çocuktun” her şeyden önce bir babanın endişelerini taşıyor. Çocukluğun varoluş mücadalesine mütevazı bir katkı sunmak için annelere ve babalara sesleniyor. Onların da endişelenmelerini istiyor. Ancak endişelenen insanların gerçekçi hayaller kurabileceğine inanıyor. Çocukluk; en gerçekçi ve güzel hayallerin başlangıç noktasıdır.

Karakum Yayınevi, 144 Sayfa

İncelemek ve satın almak için:
Kitapyurdu - Babil - Odakitap - Pandora - Eganba - Kitapstore

Dünyanın ve insanın hâlini futbol anlatır


Modern zamanların insanına, kendi iç yolculuğunu derinleştirmesi anlamında psikoterapistlerin de tasavvufçuların da telkini aslında aynıdır. Kavramlar farklıdır. Mesela psikoterapistler "şimdi ve burada" olmayı önerirler. Tasavvufçular ise "anda" olmayı. Yapılan işe tamamen konsantre olmayı, yani özümsemeyi. Kavramlar farklı olsa da niyet aynıdır. Keşif, gözlem ve dil olanaklarını tam manasıyla kullanabilme, beynin eleştiren ve yorumlayan taraflarını daha kuvvetli biçimde çalıştırma...

Böylelikle insan neyle meşgul olursa olsun, meşgalesi ne olursa olsun ona yoğunlaşır. Buna "tek çekirdekli yaşam" da diyebiliriz. Oysa günümüzde gerek iş yerinde gerek evde çok çekirdekli yaşamak durumunda kalabiliyoruz. Hayat bizden çok şey istiyor ve bu istekleri karşılarken yoruluyoruz. Bir tutkumuz olsa da onunla her şeyden uzaklaşsak, diyoruz. Elimde, bir büyük tutkunun insan zihninde nasıl yer bulduğuna dair nefis bir kitap var: Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?

Doksan dakika başlar başlamaz bir futbol tutkunu için zaman berraklaşır. Tribündeki taraftar da televizyon karşısındaki izleyici de o her bir saniyeyi ve dakikayı bütünüyle hisseder. Aslında her şey turnikelerden geçip stattaki yeri aldıktan sonra başlar. Stat gözümüzün önündedir: yemyeşil çimler, saha çizgileri, diğer taraftarlar, ısınan futbolcular ve hakemler, rakip takımın taraftarları, bayraklar, atkılar, formalar. Hakemin başlama düdüğü çaldığında tefekkür ve dikkat kesilme dost olur. Zihin o kadar kuvvetli çalışır ki bir yandan oyunun gidişatı süzülür, diğer yandan yorum yapılır. Tezahürat ve tepki (sevinç-keder) ise cabası.

Görüntü ve ses muazzam bir ahenk oluşturur insanın içinde. Aslında futbolda, hem oyun içinde hem de oyun dışında ahenksizliğin ahengi vardır. Çünkü futbol basittir, basit oynandıkça zevk verir, basit oldukça güzelliği ve estetiği gösterir. Tamam, matematiği bol olabilir ancak en sarsıcı maçların ve başarıların ardına bakıldığında, oyunun şöyle oynandığını söylüyor kitabın yazarı Simon Critchley: Kontrol-pas, kontrol-pas, boş alana hareketlen, topu al, şut ve gol. Hemen bir maç örneği: 2014 Dünya Kupası'nda Almanya'nın Brezilya'yı 7-1'lik harikulade bir destruktion'la (imha) parçalaması. Critchley futbola felsefi bir gelenek olan fenomenolojiyle bakıyor. 20. yüzyılın başında Edmund Husserl'in yazılarıyla başlayan bu gelenek Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre ve Maurice Merleau-Ponty'nin eserleriyle ve varoluş felsefesinin de 'desteğiyle' genişlemişti. Yazar hemen şöyle tanımlıyor bu geleneği: "Fenomenoloji, gündelik varoluşumuzda bize kendini gösteren şeylerin tasvir edilmesidir."

Simon Critchley; mekân, zaman, tutku, akıl, estetik, ahlak, siyaset gibi meselelerde felsefi açıdan doğru bulduğu şeylerin en çok da futbolda doğru olduğuna inanıyor. Dolayısıyla futbol ne keyfe keder bir oyun onun için ne de bir sürü adamın bir topun peşinden gidip gelmesi. "Futbolda olan biteni anlamak için hem oyuncular hem de taraftarların kendi kafalarından çıkmaları gerekir" diyor yazar. Yani öznelere ve nesnelere takılıp kalmadan, gevşemenin getirdiği ciddiyetle beraber sahadan yansıyan her şeyi zamanı hissederek yaşamak, tekrar tekrar yaşamak. Maç bittiğinde gözler son teknoloji bir fotoğraf makinesi gibi çalışmış, kulaklar müziğin her tonunu keşfetmiştir. Bilme eylemini doyasıya yaşamış olan taraftar, manevi tatmin noktasında zirvededir, sonuç ne olursa olsun: "En heyecanlı, nefes kesici, korku ve acıma uyandırıcı maçı izliyor olabiliriz, ama sonra düdük çalar, maç biter ve hayatlarımıza döneriz; işimize gücümüze bakarız, çimleri biçeriz, çay demleriz, Facebook'a bakarız. Hiçbir şey kökten değişmez. Hayat devam eder. Kim bilir, belki sonra başka bir maç olacaktır. Dramaya da, futbola da ahlaki bir eğitim olarak bakmak için bir neden göremiyorum. Futbolseverlerin böyle bir eğitime ihtiyacı yok, oyunu gayet iyi biliyorlar zaten. Tabii daha çok bilebilir, bilmek isteyebilirler, ama futbolseverlerin büyük çoğunluğu etkileyici bir bilgi temeliyle başlar."

Aptallıkla zekanın bir arada olabildiği yegane şeydir futbol yazar için. Bir pozisyonda hakemi kandırmaya yeltenen ve sarı kart görerek rezil olan futbolcu başka bir pozisyonda 40 metre uzaklıktaki arkadaşının ayak parmaklarına nefis bir pas gönderebilir. Hatırlayalım, dünyanın en zeki futbolcularından biri olarak gösterilen Zinedine Zidane, 2006 Dünya Kupası finali gibi bir maçta Marco Materazzi'ye kafa atarak kırmızı kart görmüş; futbolculuk kariyerine hiçbir futbol tutkununun istemediği bir biçimde veda etmiştir. "Kahramanlık her zaman kendini mahvetmeye ve yıkıma yol açar" diyor Critchley. Bazen kahramanlık yapmadan da yıkıma gidilebilir. Onun da örneği teknik direktör camiasından gelsin: Claudio Ranieri Temmuz 2015'te Leicester City menajerliğine getirilmiş, 2016 Mayıs'ında takımını on puan farkla şampiyon yapmış, dokuz ay sonra ise hemen hemen her taraftara ve kulüp yöneticisine 'başkası adına utanma' hâlini hissettirircesine kovulmuştur.


Kısacası futbol ne sadece rakamlardan ibarettir ne de reklamlardan. Onun içinde hayata ve insana dokunan, dokunması mümkün olan her şey ama her şey vardır. Nedir hayatı ve insanı daima ayakta tutan? Umut. İşte futbolun kaynağı: "Futbol galibiyetten ibaret değil. Genelde mağlubiyete dair. Öyle olmalı. Fakat futbola dair ilginç şeylerden biri mağlubiyetin kendisi değil. Öldürücü olan mağlubiyet değil. Hep yenilenen umut. Her yeni sezonun sunduğu umut. Umut ayağınızı gıdıklar, ama bir de bakarsınız ki -şair ve klasikçi Anne Carson'ın dediği gibi- tabanlarınız yanıyor. Futbol çoğu zaman kendinizi haklı gördüğünüz için adaletsiz bulduğunuz bir deneyim olabilir; mağlubiyet hakemin saçma sapan kararlar vermesine, sahanın veya hava koşullarının kötü olmasına bağlanabilir. Ama kimi zaman söz konusu olan, rakip oyuncuların sizin takımdan düpedüz daha iyi oynamasıdır. Takımınızın yeterince iyi olmadığını fark edince başka türlü bir acı duyarsınız. Yine de gıdıklayıcı umut alazlanmaya ve yanmaya devam eder."

Kitabın sonları, yazımızın başına çağırıyor. "Taraftar olmak anların tarihi için yaşamaktır, anların tarihiyle ve tarihi içinde yaşamaktır. Taraftar olmak böyle bir tarihi yaratmak ve sahiplenmektir, daha doğrusu birlikte yaratmaktır, başkalarıyla paylaşabilmek ve anlatabilmektir, yeni anlar yaratma imkânını haiz olmaktır" diyor. Otobüs beklerken de, statta bağırırken de, eve dönerken de birdir, bütündür taraftar. İnsanların olması gerektiği gibi belki de. Öte yandan bu kolektiflik içinde biricikliği de temsil eder, tektir ve eşsizdir taraftar. Futbol işte bu döngüyü içinde barındırır. Hem varlığı hem yokluğu. Umutla beslenen sonsuz bir döngü. Güzelliğin döngüsü.

Her türlü endüstriyelleşme ve reklam işgaline maruz kalsa da Arjantinli 'deli-dahi' teknik direktör Marcelo Bielsa'nın dediği gibi: "Futbolun özü güzelliğe hizmet eden bir jesttir."

Yağız Gönüler
(Millî Gazete, 24.03.2018)

Yiteni bulmak için anlatmak gerek


Karşımızda yirmi beş yıl psikanaliz yapan ve hastalarıyla elli bin saatten fazla zaman geçiren bir ‘dinleyen’ var. “Bir öyküye yerleştirmek veya öyküsünü anlatmak bütün üzüntüleri katlanılabilir kılar” diyor Karen Blixen. Dinlemek, ne kadar hassas ve önemli bir kelime. Bugün belki de yaşadığımız coğrafyadaki en büyük eksiklik, en çok aranan eylem. İnsan kendini dinler bazen kendine şifa olabilmek ya da bir yol bulabilmek için. oysa. İnsan başkasına kulak verir, başkasının hikâyesiyle kendi hikâyesini tanıştırmak ve oradan nice çözümler üretebilmek için. Tam hatırlayamıyorum, bir filmde ya da kitapta karşılaşmış olmalıyım, belki de kafamdan atıyorumdur ama şöyle: Çocuklar öğretmenlerine, hastalar doktorlarına âşık olur önce. Çünkü bunca zaman sonra kendilerini dinleyen biriyle karşılaşırlar. İnsanlık serüvenlerinde önemli ve hatta unutulmaz bir adım.

Stephen Grosz, Yapı Kredi Yayınları tarafından neşredilen 200 sayfalık kitabı "İncelenen Hayatlar: Kendimizi Nasıl Yitirir, Nasıl Buluruz"da her değişimi bir kaybın takip ettiğini söylüyor. Çocukluğumuzda oturduğumuz evden taşınırken aynı zamanda çocukluğumuzu da kaybederiz. Bu kayıp eğer beklenmedik bir anda gerçekleşiyorsa, ömür boyu bizi takip edebilir. Tıpkı ilk gençlik yıllarımızda sırdaş bildiğimiz bir dostumuzu trafik kazasında ansızın kaybetmek gibi. Büyük bir değişiklik gerçekleşir hayatımızda, evet bu doğru, ancak bu değişiklik çoğu zaman bir eksikliktir de. Düşüncem şu yönde: İnsan eksiktir ve bu eksiklik müthiş bir imkândır. Eksiklik yolda tamamlanır. Kendi kıymetini bilmek için daima yolda olmalıdır insan. Çünkü sadece yolda 'ol'unur, yalnız yoldayken 'olma'ya çalışılır. Y/ol mucizedir, insan gibi.

Grosz, insan davranışlarını hikâyeleştirdiği bu kitabında bizi hayatın ince taraflarına çağırıyor. İnce tarafları keşfetmek güç olduğundan zaten bilhassa batıda insanlar psikanaliz desteği alıyorlar. Çok mu kolay sanki insanın kendini keşfedebilmesi? Çok uzun, zorlu bir yol, elbette en güzel yol. Ancak yukarıda dediğim gibi insan eksiktir. Birini ister yanına. Bazen başka bir insanı, bazen bir kalemi, müziği yahut kediyi. Çünkü değişim şarttır. Ancak nasıl değişilebilir? Okuyalım: "Değişim yalnızca burada ve şimdi gerçekleşebilir. Bu önemli bir bilgidir, çünkü geçmişimizi değiştirmeye çalışmak bizi çaresizlik hissine boğabilir, üzebilir... Bazen değişmek için kendimizi düzeltmeye ya da yaşayanlarla ilişkimizi onarmaya karar vermemiz yeterli olmaz; bunun yerine kayıplarımızla, unuttuklarımızla, ölülerle ilişkilerimizi onardığımızda değişiriz."

Geçmişle olan 'mesele'mizi bir şekilde kapatmamız lazım. Bu kapatma bazen yüzleşme yöntemiyle de olur yani kabullenmeyle. Biz aslında en büyük yaralarımızı kendi isteğimizle ve üstelik farkında olmadan taşırız. Bir meseleyi hallettiğimizi düşünürüz, hızla geçeriz, özümsemeden. Oysa bu, yarayı yüklenmemize sebep olur. Yarayla yürürüz farkında olmadan. Bunun edebiyatı da var şüphesiz ama yaradır bu, insanın içindeki temel eksikliğe zarar verir sürekli. Aşmak, çözmek, kapatmak gerekir. Onarmak denebilir tüm bunlara. İşte bu 'onarma işlemi' için seçenekler bulmalıyız, üretmeliyiz. Grosz bu konuya ciddiyetle yaklaşıyor: "Seçeneksizlik mahkumiyettir, insanı bir tenkit ve öz tenkit ağına hapseder. Belli bir düşünme biçimi -var olma biçimi- bazen öyle derinlere işlemiştir ki insan bunu sorgulayamaz, hatta bilemez. Sadece yaşar bunu. Seçeneklerin olduğunu bilmek olağanüstü bir özgürlüktür."

Bazen kafamızı bir gelecek düşüncesi kaplar. Kaygı denilen kavramın kökeninde de bu yatar. Sürekli geleceği düşünmek kaygıyı, endişeyi taşır insana. Sonrası panik bozukluklar. "Psikanalistler, geçmişin şimdiki zamanda yaşadığını işaret etmekten hoşlanırlar. Ama gelecek de şimdiki zamanda yaşıyordur" der Grosz ve şöyle devam eder: "Gelecek, gitmekte olduğumuz bir yer değil, şu an zihnimizde olan bir düşüncedir. Onu biz yaratıyoruzdur, karşılığında o da bizi yaratır. Gelecek, şimdiki zamanımızı şekillendiren bir fantezidir."

Şimdi ve burada olmanın, şimdi ve burada halletmenin yöntemlerini danışanlarıyla yaşadıkları perspektifinden anlatıyor Grosz. Bazı hikâyeler o kadar bizden ve o kadar sarsıcı ki. Bilhassa çocukluk ve ergenlik döneminde yaşananlar. Onlar sanki bir ömür bizimle birlikteler. Her fırsatta bir yerlerden çıkıp bize selam veriyorlar ve acımasızca saldırıyorlar. Grosz bu yüzden "cephe büyükse arkası kalabalıktır" diyor. Oldukça mühim bir hatırlatma.

İncelenen Hayatlar, sahiden ismi gibi, birçok hayatı incelememize vesile oluyor. Ve en önemlisi de bu 'hikâyelerle' birlikte kendi hikâyemizi birçok defa yeniden gözden geçirmemize...

Yağız Gönüler
(Millî Gazete, 16.03.2018)

Akıp gider hayat, çok yaşasın kitap!


Kitaplara, okumaya ve yazmaya dair yazılmış eserlerin yoğun olduğu bir dönemdeyiz. Bu durum ne kadar dikkat çekiyor bilmiyorum ama kitapların tarihi, şu anki vaziyeti, geleceği üzerine konuşmak, tartışmak, yazmak bilhassa çocuklar ve gençler için çok önemli. Çocukların kitapla olan ilişkisi ayrı, kitapla iletişimi ayrı olarak değerlendirilmeli. Özellikle kitap okuyan ebeveynleri hem heyecanlandıran hem de endişelendiren bir durum: oğlum/kızım kitap okuyacak mı? Bu sorudan sonraki aşama da şöyle: oğlum/kızım iyi kitaplar okuyabilecek mi?

Kitabın iyisini seçmenin zorlaştığı şu zamanlarda, iyi bir okur olmaya çalışmak da ayrı bir problem. Hatta ikisi bir aradayken ciddi bir krizle karşı karşıya olabiliriz. Bir çocuğa kitap sevdirmek, çocuk yetiştirme dönemi için gerçekten stresli ama sıra dışı bir eylem. Temel bir kurtuluş reçetesi belki yok ama sırları, ipuçları var.

Daniel Pennac kitaplara ve okumaya dair yazdığı 134 sayfalık kitabı Roman Gibi'de çocukları önceliyor. Bir pedagog edasıyla çocuklarla kitap arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğini tıpkı kitabın ismi gibi, yani roman gibi anlatıyor. Bu anlatımda hakiki bir kitap tutkununun kitapla kurduğu bağ hakkında önemli incelikler de keşfedebiliyoruz. Bir kitabın insan hayatında gerek zaman gerek mekân olarak nasıl ve nerede durduğuna değiniyor Pennac. Ona göre eğer bir ebeveyn kitap tutkunuysa, bunda muhakkak ailesinden gelen bir hikâye vardır. Nitekim bir söyleşisinde "Sanırım edebiyat zevk olarak hayatımıza ebeveynlerin çocuklarına akşam onları uyuturken anlattıkları, okudukları hikâyelerle giriyor" diyor.

Pennac 1973 yılında başlayan yazarlık kariyerinde "anlamlı kitaplar" yazmayı 1982 yılında bırakıyor ve çocuklara yönelik kitaplar yazma kararı alıyor. Çocuk kitapları, polisiyeler ve Benjamin Malaussène'in maceralarından oluşan dizi romanlarla adından sıkça söz ettiriyor. Yazdığı polisiyelerle Reims Kenti Polisiye Roman Ödülü'nü (1985), Grenoble Kenti Polisiye Roman Ödülü'nü (1987), Küçük Yazı Satıcısı kitabıyla Inter Kitap Ödülü'nü (1990) aldı. Eğitim sistemine klişe eleştirilerde bulunmaktan ziyade, okulların temel okuma yöntemi olan mahkûm etmenin yerine, rol vermeyi tercih ediyor. Yani okulun da okumanın da hayatında bir rolü var, o rolü keşfet diyor. Özellikle çocukların okumayı 'söktükleri' evreyi çok önemsiyor. Yine bir röportajında şöyle söylüyor: "Bilmem siz, küçükken okumayı ilk öğrendiğinizde duyduğunuz heyecanı hatırlıyor musunuz? Çocuklar her şeyi yüksek sesle okumaya başlarlar, sokaktaki bütün afişleri, gazete başlıklarını, ne görürlerse her şeyi! Okumak gerçek bir heyecan. İşte tam o sırada ebeveynler çocuklarına hikâye okumayı, anlatmayı kesiyorlar. Okuma artık çocuğa sadece öğrenme ve anlama çabası açısından sunuluyor, bu da bir kopuş yaratıyor."

Çocuklar ve kitaplar üzerine ciddiyetle eğilmesi, klişelerin üzerine hem mizahını hem de zekasını kullanarak yürümesi Pennac'ı görmemi sağladı. Birkaç söyleşisiyle birlikte hemen kitaplarına yöneldim. Elbette bir ebeveyn olarak Roman Gibi'yle buluştum, küçük molalarla iki saat içinde kitabı bitirdim. Beynimde fişekler çaktıran metinler vardı ve bu metinler öylesine güzel akıyordu ki dönüp baktığımda hiçbir paragrafı yuvarlak içine almadığımı, bazı kelimelerin çevresini diktörtgenle belirginleştirmediğimi, hiçbir cümlenin altını çizmediğimi fark ettim. Çocuk ve kitap; bu iki leziz konu beni benden almıştı. Bunun belki de ilk sebebi, Mustafa Kandemir'in Fransızcadan yaptığı nefis çevirisi.

Simyacının Doğuşu, Okumak Gerek (Dogma), Okuma Ödevi Vermek, El Âlem Ne Okur? ya da Okurun Zamanaşımına Uğramayan Hakları başlıklarıyla dört bölüm var kitapta. Sondan başlayalım. Pennac'ın tüm okurlara sunduğu ve gerçekten güzel anlamlar ifade eden, gittikçe meşhur olan 'okuma hakları' şöyle:

1) Okumama hakkı 2) Sayfa atlama hakkı 3) Bir kitabı bitirmeme hakkı 4) Tekrar okuma hakkı 5) Canının istediğini okuma hakkı 6) ''Bovarizm'' hakkı 7) Canının istediği yerde okuma hakkı 8) Çöplenme hakkı 9) Yüksek sesle okuma hakkı 10) Susma hakkı.

Pennac'ın kim olduğuna ve bu kitapla neyi hedeflediğine dair bir girişten sonra Roman Gibi, bizi küçük bir romanın, belki de masalın içine çekiyor. Okumanın emir kabul etmediğini, sevgiyle olabileceğini söylüyor ki üzerine çok düşünülmesi gerek. Düşüncede kalmayıp harekete geçmek ise en doğrusu. Sevgiyle okumak ve sevgiyle okutmak. Dille, sesle, gözle, elle. Severek. Çünkü: "Okuduğumuz en güzel şeyleri, genellikle sevdiğimiz bir kişiye borçluyuzdur. Ve ondan, sevdiğimiz birine bahsederiz öncelikle. Belki de, duygunun kendine has mahiyeti, tıpkı okuma arzusu gibi, 'tercihten' ibaret olduğu için. Sevmek, nihayetinde, tercih ettiğimiz şeyleri tercih ettiğimiz birilerine bağışlamaktır. Ve bu paylaşmalar hürriyetimizin görünmez kalesini kalabalıklaştırırlar. İçimizde sürekli olarak kitaplar ve dostlar bulunur."

Çocuğu okuma yolculuğuna çıkarırken karşımızda dev bir bariyer var. Sık sık bu bariyerle karşılaşırız: televizyon. Her yerde, her anda vardır o. Hep açıktır. Etrafı görüntüye ve sese boğar. Çoğu zaman, hatta her zaman anlamsızdır. Peki bu televizyon ne ara ödül oldu? Pennac buna değiniyor. Aman ha diyor, kitap okursan televizyon izlemene izin veririm demek gibi bir hataya düşmeyin. Televizyon bir ödül olmamalı, hatta mümkünse hiç olmamalı!

Aceleci olmak da büyük bir kriz. Çocuğu kitaba yönlendirirken acele etmemeli. "Genellikle, ulaşmakta acelecilik göstermediğimiz bir şey çok daha güvenli ve hızlı elde edilir" sözünü hatırlatıyor yazar. Bir konuda ne kadar kendimizden emin, yavaş ve doğal hareket edersek aslında ulaşmak istediğimize de o kadar sağlıklı ve hızlı yolla ulaşmış oluruz. Çocuğun gözüne kitap sokmak bu anlamda tedirginlik verici. Bambaşka bir etki yaratabilir, soğutabilir. Ufak ufak göstermek, hissettirmek ise çok tesir edici, kuvvetli.

Çocukların 'acımasız ve kusursuz' bir okur kitlesi olduğunu hatırlatan yazar, her türlü kültürel öğrenmenin bedelsizliğini keşfettiğinde çocuğun çok iyi bir okuyucu olacağını öne sürüyor. Bu zevke varmanın, yani vardırmanın, iyi okur olma yolunda çocuğun gelecek yaşamını etki altına alacağına inanıyor. Ve ne güzel yazmış: "Evet, bu zevk çok yakındadır. Bulunması kolaydır. Senelerin akıp geçmesine izin vermemek yeterlidir. Karanlığın çökmesini beklememiz, odasının kapısını yeniden açmamız, başucuna oturmamız ve alışılagelen okumamıza yeniden başlamamız yeterlidir."

Doğrudan doğruya bir iletişimden ziyade okumanın bir paylaşma konusu olduğu; Pennac'ın üzerinde hassasiyetle durduğu bir konu. Biz bu işi çok sonraya bırakmakla büyük bir hata yapıyoruz, yanılgıya düşüyoruz. Oysa bir sesin, bir sözün, bir hareketin çocuğun hayatında neleri değiştirebileceğini umursamıyoruz. Belki de önemsemiyoruz ya da abartılı buluyoruz. Oysa Georges Perros ne güzel söylemiş: "Okumak (...) kelimelerin mezar taşını kaldırmak.". Zaten Cemil Meriç de "Okumak, iki ruh arasında âşıkane bir mülakattır" dememiş miydi?

Yüksek sesle okumak, kitabı yükseklere koymak çocuğun ilgisini çeker. Ne çok yaklaşmak ister ne de uzaklaşmak. Arada bir ona rastlamak ister, görmek, dokunmak ve hatta onunla konuşmak. Bu yüzden sevgili ebeveynler bir an önce bu meseleye gömülmeli. Çünkü akıp gider hayat, çok yaşasın kitap!

Yağız Gönüler
(Millî Gazete, 08.03.2018)

Biz değiştik çünkü evlerimiz değişti

Yağız Gönüler, 1986 yılında İstanbul’da dünyaya geliyor. Bu şehir yazarın fikir ve yazı hayatının temellerini atıyor. Nitekim Şarkısı Biten Şehir’de İstanbul’un izlerini görmemek mümkün değil. Yazar sık sık bu şehirden örneklerle meramını dile getiriyor. Yüz doksan sayfadan oluşan kitap, kapağındaki “tarihin ve yeşilin üzerinde yükselen beton şehirler” görseli ile içerik hakkında önemli bir ipucu veriyor bizlere. Kitap birbirinden farklı ancak tematik bağlarla örülü pek çok bölümden meydana geliyor. Bu bölümlerde kimi zaman kentlerin beton şehirlere dönüşü, kimi zaman şehir yaşantısının toplumumuzun hâlet-i rûhiyesi üzerindeki tesirleri ele alınıyor. Söz konusu bölümler arasında öyleleri var ki bir kereden daha fazla okunmayı ve idrak edilmeyi bekliyor diyebiliriz. Çünkü kitapta yer alan “Önce gökdelenleri dikiyor, sonra bize sevdirip bir ihtiyaçmış gibi gösteriyorlar” ifadesi bizim fizikî çevreye olan idrakimizin ne denli zayıfladığını gösteriyor. Burada bahsettiğimiz bölümlerden dördüne değinerek kitabın geneline ışık tutmaya çalışacağız.

Beton Dökmek, İnşa Etmek Değildir (sf.27) adlı bölümde yazar, Sadettin Ökten’in şehirler üzerine yaptığı bir konuşmanın nihayetinde elde ettiği bilgilerle şehri “nispet/oran, uygun kullanım, şehir kompozisyonu” konularında hesaba çekmeye başlıyor. Kompozisyon denince aklımıza hemen rahmetli, hocaların hocası Mehmet Kaplan’ın “Kompozisyon”[1] üzerine yazdığı makale geliyor. O makalede Mehmet Kaplan, “Karışık bir taş, demir ve cam yığını bir araya geldi mi, bir mimarî eser vücuda gelmez. Yapı için elbette buna benzer malzemeye ihtiyaç vardır. Fakat mimarî, her şeyden önce, bir düzendir” diyor. Buradan anlıyoruz ki şehrin meydana gelmesi için beton dökerek binalar yükseltmek yeterli değildir. Şehir bir plan ve düzen ister. Yağız Gönüler de kitabında şu soruyu soruyor: “Şehir bana bir kompozisyon sunuyor mu?

Biz bunları düşünmeden her gün yanı başımızda yükselen gökdelenlere tabiri caizse ağzımız açık bakarak kentlerimizi kaybediyoruz. Ve gitgide kentlerin kompozisyonu bozuluyor. Bu satırları okurken Gaziantep geliyor insanın aklına. Gaziantep Kalesi’nden seyredilen manzara… Bir yanda eski Gaziantep evlerini görüp tarihe şükranlarınızı sunuyor, başınızı hafif sola çevirince ise o muhteşem tarihî dokunun hemen dibinde yükselen beton yığınlarını, gökdelenleri ve hiçbir cazibesi bulunmayan ruhsuz gri yapıları görüp kapitalizme kızıyorsunuz. Ancak ne diyordu yazar? “Bizlere gökdelenleri sevdiriyorlar.

Evet… O tuğla ve çimento birleşiminin bizler için bir ihtiyaç olduğunu artık hepimiz kabul ediyoruz. Ve maalesef bu durumu hepimiz içselleştirdik. Neyse ki yazarımız şikâyetini bizler adına bu kitapta dile getiriyor.

Mekânlar ve Zamanlar Arası Yol Notları (sf.113) bölümünde, Âkif Emre’nin “Çizgisiz Defter” adlı kitabında bir araya getirdiği “yol düşünceleri” üzerinden şehirlerin ruhunun nasıl zamana ve insan eline yenik düştüğünden bahsediliyor. Bölüm boyunca Gönüler, Emre’nin kitabından alıntılarla yorum yapıyor. Dikkat çekici bir ifade yakalıyor bizi 115. sayfada; “Modern yıkımla birlikte en çok zarar gören yerler İslâm şehirleri oldu. Balkanlardan Anadolu topraklarına, Orta Doğu’dan Afrika’ya kadar tüm İslâm şehirleri tahrip edilerek dönüşüme maruz kaldı.”. Nitekim bir önceki sayfada yazar şu ifadeyi kullanmıştı; “kentleştikçe yüreğimizde ateşler yakan Medine”. Evet, bu bölümde verilmek istenen mesaj tam da buydu bizce. Çünkü şu an yaşadığımız sınırlar dışında bizlere atalarımızdan miras kalan yahut İslâm medeniyetinin gözbebeği olan nice şehir, ruhunu emperyalist ve kapitalist güçlere teslim etti. Medine ve Mekke’de İki Cihan Serveri Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in kabri başında ve Beytullah’ın dibinde nice binalar dikildi. Göz nurumuz Halep yerle bir edildi. Ve biz bu kitabı okumadan farkında bile değildik diyerek yalnızca hayıflanıyoruz.

Bir Zor Mesele: Plazada Müslüman Olmak (sf.161) bölümü En’âm Suresi’nin 6. Ayeti ile başlıyor. Âdeta bizi okuyacaklarımıza hazırlıyor. Ardından ileride de ismi çokça zikredilecek olan İsmet Özel’den alıntılar veriliyor. Okurken anlıyoruz ki şehirler bizim yalnız dış dünyamızı değil iç dünyamızı da değiştiriyor. Bir ölçü içinde dikilen binalar bizleri kapital kültürün ellerine bırakıyor. Yazar bu bölümde bizler plazalarda Müslümanlığımıza sahip çıkmaya çalışırken “Happy Friday” etkinliği yapan, yaşam koçu olmadan yaşayamayan (!) “plaza boy ve plaza girl”lerden bahsediyor. Ve ardından bu kültürün bizleri banknot dostluğuna iterek birbirimizden ne denli uzaklaştırdığına değiniliyor. Yazar, kendimizi kaybettiğimizden, yogasız, tangosuz yapamayan müptezellerden oluverdiğimizden dem vuruyor. Ne diyelim, hak veriyoruz.

Acımasız Zamanı Sabırla Yenenlerin Hikâyeleri (sf.101) bölümünü en sona bırakma nedenimiz kitabın genelinde verilen mimarî değişimin nihayetinde ruhlarımıza sirayetine değinmektir. Yağız Gönüler, Ethem Baran’ın “Evlerimiz Poyraza Bakar” adlı kitabı üzerinden bakıyor konuya. Şöyle diyor kitap hakkında; “Ethem Baran, özellikle genç kuşaklara çok güzel bir “yaşantılar kitabı” hediye etmiş oluyor Evlerimiz Poyraza Bakar’la. Nasıl yaşanırmış, neler söylenirmiş, saygı sevgi neymiş, dünya telaşından ne anlaşılırmış…”. Saygı sevgi ile dünya telaşı ile mimarînin, şehirlerin ne alakası var denemeyecek hâle getiriyor yazılanlar bizi. Hak veriyor ve boyun büküyoruz. Nitekim kitabın geneline hâkim olan ruh bize bu fırsatı vermiyor da... Evlerimiz değiştikçe bizim de değiştiğimizi, plazaların bizleri hızlı yaşamaya nasıl mecbur bıraktığını okuyup, düşündükçe anlıyoruz.

Yağız Gönüler, Şarkısı Biten Şehir ile bizleri yaşadığımız mekânlar ve yaşamlarımız hakkında düşünmeye davet ediyor. Ve düşünmeden de edemiyoruz şehirler yıkılırken bizleri de enkazların altında bıraktığını. Vicdanlarımızdan “Vay hâlimize! Vay bize miras bırakılan şehirlerin hâline!” sesleri yükseliyor. Kendisine açtığı ve açık bıraktığı kapı için teşekkür ediyoruz.

Ayfer Güler
Gazi Üniversitesi, Türkçe Eğitimi Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi
(Kitap Şuuru, 14.03.2018)

[1] Mehmet Kaplan, Hisar Dergisi, s.9, Mayıs 1972

Şehri, şehirleşmeyi, şehirleştirilmeyi dert edinmiş kitap

Yağız Gönüler'in "Şarkısı Biten Şehir" adlı kitabını okudum.

Kitap hakkında kendimce bir iki kelime etmezden önce Yağız ağabeyin bana bu paylaşımları yapmamda en büyük ilham kaynağı olduğundan bahsetmeden geçemeyeceğim. Önce bir Instagram sayfası, ardından da Blogspot platformu üzerinden yazdığım küçük, amatör yazıların beni günden güne geliştireceğine dair inancımda Yağız ağabeyi izlemek, çok ama çok fazla etkili oldu bende. Kendime örnek aldığım nadir şahsiyetlerden biridir kendisi. Daha nicelerine ışık olmuştur eminim. Kendisine buradan teşekkür etmek isterim.

Karakum Yayınları'ndan çıkan Şarkısı Biten Şehir kitabını bir tür deneme olarak nitelemek mümkün. Kitapta Gönüler'in denemelerinin yanısıra, şehircilikle meşgul olmuş insanlarla yaptığı çok uzun olmayan ancak hem sorularıyla hem cevaplarıyla birer bilgi birikimi haline gelmiş röportajları, kitaplar ve şahsiyetler hakkındaki çeşitli yazılarını görmekteyiz. Sadettin Ökten, Turgut Cansever, İsmet Özel, Ahmet Yüksel Özemre, Sinan Yılmaz adını sıklıkla duyacağımız isimlerden bazıları. Yazarın bir başka önemli fikri de şehir ile aileyi birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak, birbirinin tamamlayıcısı, et ile tırnak gibi görüyor oluşuydu. Mekanik toplumdan organik topluma geçiş olarak değerlendirilen bizler gibi geçiş toplumlarında, geleneklerinden kopmamak adına mücadele eden bir avuç insanız şurada ve aile bizim bamtelimiz. Aile vurgusu bu yüzden beni ayrıca bir tatmin etti. Yağız Gönüler'in kitaplarla ilişkisini bilen bilir. Benim bu yazılarda şehircilikten hariç olarak en çok dikkatimi çeken şey, kitaplardan bahsederken yazarların kitaplarının ilk sayfalarında, kitaplarını kimlere ithaf ettiklerine yer verdiklerini önemsemiş olmasıydı. Daha önce bu atıflar hiç dikkatimi çekmemişti, ancak fark ettim ki gerçekten çok büyük zerafet, çok büyük incelik bulunduruyor içlerinde.

Doğma büyüme bir Üsküdarlı olarak kitabı okurken canım çok sıkıldı. Her gün sövdüğüm Üsküdar'daki meydan ve sahil şeridi genişletme projeleri ve Twitter'da dolaşan Çengelköy düzenleme planlarının yanında, ayakkabılarım İstanbul'un asla bitmeyen inşaatının içinde yıpranır giderken, zaten yeterince sövmüşken, tuz biber ekti bu kitap. En beğendiğim yazıların başlıkları şöyle: "Şehri Öl(dür)ürken Sessiz Kalabilen Katil", "İnsan ve Plastik" ve "İçinde Apartman, Site veya Kat Geçen Türkü Duydunuz mu?".

Şehri, şehirleşmeyi, şehirleştirilmeyi dert edinmiş, Maslak'tan geçerken İstiklal'de yürürken "ulan bir yerlerde bir hata var ama?" diye aklından geçirmiş herkesin okumasını öneriyorum. Yazarın kendi görüşler ve bilgi birikiminin yanında atıfta bulunduğu nice yazar ve kitaplar da bize bu alanda kendimizi geliştirmemiz adına bir yol haritası çiziyor.

Her zamanki gibi buraya bir alıntı bırakıyor ve keyifli okumalar diliyorum!

"Türkler evlerinde hela (hala köylerde görmek mümkündür),evin aşağı yukarı 50 metre dışında olur. Orada destur denerek abdest bozulur. Mesela abdest bozmak diyoruz. Bundan Türk^ün abdestsiz gezmeyeceğini anlamamak, ya mankafaların işidir ya da Yahudilerin. Türk abdestsiz gezmeyi başına gelecek musibetlerin garantisi olarak görür. Bu yüzden 'şanssızlık oldu' demez, 'kaza oldu' der. Tuvalet, Türk evine dikilmiş incir ağacıdır."

Betül Kavalcı
twitter.com/kavalcibetul

Hikâyeler ve Rüyalar İnsanı Tamamlar


Bütün mümkünlerin kıyısında, kendine ait bir odam var. Bunun için her gün şükrediyorum. Bu oda benim için harf demek, kelime demek, cümle demek. Odam bana şifa sunuyor. Tüm mesai saatlerinin yumuşatıcısı, tüm dünya dertlerinin leke sökücüsü, tüm maddi imkânsızlıkların lavabo açıcısı sanki bu oda. Bir kapsül gibi. 'Şimdi ve burada' olabilmenin savaşını hep bu odada veriyorum, hep bu oda çıkarıyor beni sokağa ve geri döndürüyor yuvaya.

Şimdi ve burada olmak, yani yaşamı özümsemek. İnsanın varlığını anlamlandıran, taçlandıran, zenginleştiren en büyük hikmet belki de. Biz çoğu zaman bir zorlukla karşılaştığımızda ve onu yendiğimizde, o anın yani başarmanın kıymetini yaşamıyoruz, düşünmeden ve üzerinde durmadan geçiyoruz. Güzel zamanların, neşelerin, kötü anların ve hüznün de bir şifası var. Biz bu zamanların kıymetini bilmeden, sanki ayakkabımız kirlenmesin diye çamurun üzerinden atlar gibi atlıyoruz. Sonra ne mi oluyor? Orada olamamanın eksikliği, yarası ya da travması, ne derseniz deyin, dün gibi çıkıveriyor bizim karşımıza. Bugün çıkıyor. Ansızın, hiddetle ve sertçe çıkıyor. Modern psikoterapi bu sebeple yas dönemini önemsiyor ve mutlaka yaşanması gerektiğini söylüyor. Buradaki yaşamak, elbette hissetmek, düşünmek ve biraz da olsa kendin kalabilmek.

Kemal Sayar, Kapı Yayınları tarafından neşredilen Ölümden Önce Bir Hayat Vardır kitabında bize dünyadan geçip giderken neleri özümsememiz gerektiğini anlatıyor. Selam yurdunda olduğumuzu, iyiliğe ve güzelliğe dair bir elçi olduğumuzu, insan olduğumuzu bihakkın hatırlatıyor. Yaralardan, sadakatten, insanın insana muhtaçlığından, kendi hayatına şahit olabilmekten, rüyaların hakikat çağrısınan, meleklerin hışırtısından, inşirahın göğüs genişleten varlığından haber veriyor.

Gerçek bir tatilin nasıl olması gerektiğinden, kendini bilmekten, gün içinde sık sık duysak da kulak veremediğimiz son çağrılardan bahsediyor Kemal hoca. İnsana kendisini hatırlatıyor, 'bir kendin var onu hatırla' diyor. Bazen de bunu bir insan üzerinden ifadelendiriyor. Çok şeyler öğrendiğim ve öğrenmeye de devam ettiğim rahmetli Âkif Emre ağabey gibi: "Gündelik hayatta varlığa eza etmeyen bir gölge gibi dolaşsalar, sosyal medyada yüzbinler tarafından izlenmeseler, isimleri gazete sayfalarını, suretleri insanların zihninde hiç bir derinlik yankısı vermeyen tartışma programlarını süslemeseler dahi, onlar vardır. Küskün krallardır onlar. Bu toprağın soylularıdır. İlmek ilmek ördükleri iyilikle, sahici dertleriyle, müstağni duruşlarıyla, zaten toplumuna önderlik etmiş ve bu yolda hakikatten gayrı kimseyi yoldaş bilmemişlerdir. Hakikatten başka hiçbir şeye sadakat duymayan adamlar, kendilerine sadakatten başka hakikat bilmeyenler nezdinde pek makbul değildir. İkisi de birbirine sokulmaz. Eğer hahi selamet der kenarest. İnci mercanla dolu bir deniz de uzansa önünde, selamet arıyorsan, kenarda dur. İyiliğin gizli soyluları, ruhunu rehin bırakmaktansa bir kenarda durmakta esenlik bulacaklardır."

Kendin; kalbindir, ruhundur, her şeyindir. Bu yaşamda her şeyinle varsın. Peki sahiden var mısın? İnsanın her şeyiyle var olabilmesi için toprakla bağlantı kurması, toprağıyla irtibatlı olması lâzım. Bu sebeple Kemal Sayar, kitabının ikinci bölümünde 'yenilmeyeceğiz' diyerek güçten, cesaretten, güvenden, yaraların belleğinden, kült psikolojisinden, misafirlikten, gurbette olmaktan ve birliğe varmaktan bahsediyor. "Mayamızda bin yıllık bir tarih, çıkınımızda rüyalar var" diyor Kemal Sayar. İnsan, hikâyeleriyle ve rüyalarıyla tamam olur.

Yağız Gönüler
(Millî Gazete, 28.02.2018)

Türk Topraklarının Ateşini Harlayan Nefes: Yunus Emre

Her evin, her mahallenin, şehrin ve ülkenin şüphe yok ki bir rehberi, kılavuzu vardır. Kimileri yalnız belirli dönem aralıklarını etkileyip fikirleriyle birlikte ölmüştür, kimileriyse fizikî ve ruhî etkisini hiç yitirmemiş, yani ölmemiştir. Kadim geleneğimizdeki "âşıklar ölmez" sözü buradan gelir. Her âşık bir rehberdir. Bazısı bize ayakkabının nasıl yapılması gerektiğini öğretir, bazısı da iyi çorba kaynatmanın yollarını. Onlar bu dünyevî işlerini yürütürken aslında birer metafor kullanırlar. Esas olanın ayakkabı değil yürümek, çorba değil sabretmek olduğunu söylemiş olurlar. Rehber yalnız danışılan değildir, o hiç umulmadık bir anda ortaya çıkabilir ve diliyle eylemini öylesine birleştirir ki bu birlik tevhidi anlamamıza, bilmemize, görmemize, işitmemize ve hatta nesilden nesile aktarmamıza vesile olur. Türk topraklarını kuran ateşin adı tevhid ise o ateşi harlayan ilk nefesi üflemiş ululardan biri de Yunus Emre'dir.

Biz, topraklarımızdan bahsederken vatan ve ocak kelimelerini kullanırız. İki kelimeyi de çok severiz, kutsal biliriz. Türkülerimizde, şiirlerimizde ve dualarımızda muhakkak bu iki kelimeye yer veririz. "Allah'ım vatanıma birlik ver, ocağıma bereket ver" deriz. Ocağımız, vatanımızın içinde olduğu için ocaktır ve vatanımız, birçok ocağa sahip olduğundan vatandır. Bu kuvvetli birliğin ardına bakabilmek için bilhassa XI. ve XIII. yüzyıl arasında bol bol seyahat etmemiz gerekir. Peki evvela ne görürüz? Elbette henüz kuvvetli ideal bağlarından yani varoluş tasavvurundan uzak bir iklim görürüz. Coğrafya karışıktır; kan, savaş, kayıp, yas, mücadele. Yani ciddi bir kopukluk vardır. Birbirinden ayrı olan birçok karakter sanki birbirini bulmak için oradan oraya sürüklenmektedir. Onların en büyük yoldaşı duadır bu dönemde. Kavuşmak, bağlanmak ve birlik için dua. Diğer yanda bu kopukluğu fiziken olmasa da manen onaran, ören nefesler vardır. Onlar için her gönül bir ocaktır. Dolayısıyla evvela gönüllere üflemek gerekir o tevhidî nefesi. Ateşi gönlünde hisseden her karakter ufak ufak yakınlaşmaya başlar birbirine. Ben'den biz'e, yani bir'e doğru giden bir yol kurulur. İşte Yunus Emre bu yolu şu 'dua'sıyla kuranlardandır: "Özenirsen gardaş tevhide özen / tevhiddir nefsinin kal'asın bozan / hiç kendi kendine kaynar mı kazan / çevre yanın ateş eylemeyince."

Yol kurulur dedik, bu yolun tasavvuftaki karşılığının tarikat olduğu herkesçe bilinir. Tarikatların vücut bulduğu fiziki yerlerin yani mekânların adı da dergâhtır. Edebiyatımızda dergâh, kapı olarak da nitelendirilir. Kapı aramak, kapıya varmak sözleri buradan gelir. Başa dönersek, rehber dediğimiz karakterin tarikattaki karşılığı olan mürşit (şeyh) işte bu kapılarda dervişlerini yetiştirir, zaman zaman da halkasına yeni dervişler katar. Bu halkalar genişledikçe tarikatlar arasındaki benzerlikler ve farklılıklar muazzam bir kültür iklimini ortaya çıkarır. Şiir, mûsıkî, mimarî buralardan neşet eder. Yunus Emre, kendisini yetiştiren Tapduk Emre'nin dervişi olabilmek, yani bir kapıya varabilmek için nefsini bir kenara bırakmış, yıllarca odun kesip taşımıştır. Zamanla şeyhi, onun kestiği odunların gayet muntazam olduğunu fark etmiştir. Bu muntazamlıkta tevhid sırrı vardır. Benzer olmak değil, bir olmak. Diğer yandan birliğin lezzeti, bereketi, estetiği de beraberinde gelir. Yunus aslında bu kapıya varmak için dimdik olmak lazım, eğri olmamak lazım demek ister. Efendisi de bunu hemen anladığından onu dervişi olarak kabul eder. İşte açılmış olan yol Yunus Emre'yle iyice genişleyiverir. Çünkü o yalnız kendi yolunun yolcusu olmakla kalmamış, birçok yola da ışık (ışk/aşk) tutmuştur. Bundandır ki Türk toprağının birçok yerinde mezarı bulunur. Çünkü Yunus Emre'nin üflediği nefes, yaşadığı çağlardan itibaren birçok gönlü yakmıştır, yakmaya da devam etmektedir. Yukarıda geçen dizelerinin devamında tevhid, tarikat, aşk üçgenini şöyle tamamlar Yunus: "Değme kişi gönül evin düzemez / Hakk'ın taktirini kimse bozamaz / tarikat ummandır dalıp yüzemez / aşkın deryasını boylamayınca."

Kimlik, hareketlerle birlikte tanımlanan bir şeydir. Kimliğin derininde aksiyon vardır, daha derininde ontolojik mücadele vardır. Dolayısıyla tarih bilimi hem kronolojik hem de antropolojik deryada gidip geldikçe kimliği tanımlamakta zorlanıyor, en çok da eksik kalıyor. Bazen bu eksiklik ya hamaset edebiyatıyla yahut da hiçe sayan bir edebiyatla doldurulmaya çalışılıyor ki işte tam bu devrede Yunus Emre gibi ulusların söylediklerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Yunus Emre, Türk kimliğini ve dolayısıyla varlığını ontolojik bağlamda net biçimde tanımlamış bir ulu zattır. Onun şiirleri Türk karakterinde dualara, türkülere, hikâyelere dönüşmüştür. Her zamanda, her açmazda Türkler ona başvurmuş ve sorularına cevap bulmuştur, bulamadığında dahi sadece arama eylemiyle bile kendini, kimliğini yeniden keşfetmiştir. Bu toprakların hamurunu mayalayan erlerden, erenlerden kimisi sözü, kimisi de özü söylemiştir. Yunus özü söyleyendir, özümüzü.

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 29, Şubat 2018)