Ali Ayçil ve Bir Japon Nasıl Ölür?


Genç şairlerin günümüzde yaşadıkları ama farkına varamadıkları sorunlardan biri, eleştiriye olan ihtiyaçları. Yazdıkları şiirleri birer ev gibi düşünüp, her bir dizeyi tuğla zannederek, yıkmakta ve geliştirmekte zorluk yaşıyorlar. Bu durum sonrasında bir tabuya dönüşüyor. Bir kere yazılan ve bir daha üzerinde düşünülmeyen şiirler, edebiyat dergilerinde tabiri caizse ortamı süslüyor. Bir süs oluyor şiir, bakılıyor ve geçiliyor. Burada dergi editörlerine de büyük bir ödev düşüyor aslında.

Bir sayıda mümkün olduğunca çok şiire yer vermenin herhangi bir faydası yok edebiyat ortamımıza. Aksine bu durum şiir alanını bir oto galerisine, mobilya mağazasına, showroom'a dönüştürüyor. Okuyucu dahi dergiler arasında gezinirken neyi okuduğunu ve hangi dizenin nelere dokunduğunu fark etmiyor. Dergiler, arkadaş ortamlarının mecmuaya dönüşmüş bir hâli oluveriyor. Bu durumda şiir de ister istemez ayağa düşüyor. Bir selamlaşma, bir tebessüm kadar yer etmiyor hayatlarımızda. Ne zaman bunları düşünsem aklıma, İsmet Özel'in uzun zaman Edip Cansever'in bir şiirini ceketinde taşıması geliyor. Çünkü iyi şiir insanı dinç tutar, yeniden yaşama bağlar, yaşamayı umursama yolunda bir yolcu ediverir. Kaçımız hayatında bir şiiri cebinde uzun süre taşımıştır? Yahut bir şiir kitabını? Bunu yapmaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu söylemeye gerek var mı? Kesinlikle inandığım bir şey de şu: şiir, başımız sıkıştığında başvurduğumuz bir şey. Son raddede, belki de son nefeste. Bu şiiri daima büyüten bir şey çünkü başımız sıkıştığımızda muhakkak bir büyüğe danışırız.

2006'da Sur Kenti Hikâyeleri kitabını okuduğumda Ali Ayçil'in metinlerinin bilhassa edebi metin üreten gençler için önemli olduğunu düşündüm. En başta da kendim için. Daha sonra denemelerinde, köşe yazılarında da bunu her seferinde yaşadım. Notlar aldım. Kelime tasarrufu, paragraf bütünlüğü, temel konuya yakınlaşma ve uzaklaşma, karakter üretme... Sonrasında din dilinin ne kadar tehlikeli olduğunu, siyasi meselelere girerken ve çıkarken nasıl bir ahenk tutturulması gerektiğini Ali Ayçil'in metinlerini didik didik ederek öğrendim ve kendime çeşitli ödevler çıkardım. Bazılarını yaptım, bazılarını yapamadım ama Ayçil'in edebi çalışmalarıyla olan bu alışverişim bugünlere dek uzandı.

Birçoğumuzun rahle-i tedrisinden geçtiği Dergâh dergisinde ilk şiirlerim yayınlandığında, yayın yönetmeni Mustafa Kutlu idi. O, e-posta yoluyla bile karşısındaki gence dersler veren, ödevler üreten bir editördü aynı zamanda. "Bu konuya temas eden bir şiir böyle kurulmaz" derdi bazen ve bir iki cümleyle kendince fikir verirdi. Bazen de "çok güzel, bu sesle devam" derdi. Bu beş kelime içindeki 'ses'i görebilmek, yakalamak ve ona tutunmak şiir alanında bana çok şey katmıştır. Zaman geldi, o ses dağıldı biraz. Tam da kendimi "bırak dağınık kalsın" diye teskin ederken Ali Ayçil'in dergiye yeni yayın yönetmeni olduğunu öğrendim. Bunca zaman birçok dergide şiirleri, yazıları yayımlanmış biri olsam da bire bir ilişki kurmamıştım hiçbir yönetmenle, editörle. Şiirden uzaklaştığımı düşündüğüm bu anda Ali Ayçil'le kurduğum irtibat sözcüklere yeniden sevdalanmamı sağladı desem yeridir.

Mart 2018'de Ali Ayçil'in son yıllarda yazdığı şiirler bir araya geldi. Dergâh Yayınları tarafından neşredilen kitap yirmi dört şiirden oluşuyor. Kapağıyla, ismiyle ve cismiyle şiir okuyucusunu sarsan bir tarafı var. En önemli tarafıysa okuyucuyu henüz ilk sayfadan itibaren koruma altına alması. Senin hikâyeni biliyorum bu da benim hikâyem, derken şiirler aslında bir arkadaşlığın da başlangıcını işaret ediyor. Çünkü arkadaşlık bir yolculuktur. Arkadaş arkadaşı iyice tanır o yolculuk boyunca. Bakar ki birbirine dokunulan hikâyeler var bu yolculukta, o zaman iki arkadaş birbirini korur. Nitekim son görüşmemizden sonra, kapıdan çıkar çıkmaz merdivene kurulup not defterime Ali Ayçil'in şu sözlerini yazmıştım: "Şiir yazarak bir cenge atılırız. Dolayısıyla o şiirin bizi koruması lâzım. İyi şiir seni korur. İnsanlardan korur." (Parantez açıp bir cümle katmıştım bu nota: Kendinden de korur.)

Ayçil'in şiirlerinde bize seslenen yürek, kendine mesken olarak bazen kenti bazen bozkırı seçer. Bize orta sınıftan da bahseder, bir bahisçinin eve dönüşünden de. Gerginliğini, şüphesini bizi incitmeden ama devamlı sarsarak aktarır. Kitaptaki birçok şiirde yakaladığım ve yeniden çalıştığım 'duyguların aktarımı' konusunda, kullandığım enstrüman üzerinden bir ders çıkardım kendime. Klarnette gam egzersizi çok önemlidir. Gam, eser hangi notaların düzeniyle (makam) kurulduysa o düzeni takip ederek notalara basılması, yani ses verilmesi yöntemiyle yapılır. Bu çok sonra, parmaklarını ve nefesini nasıl kullanacağı konusunda müthiş bir hakimiyet kazandırır enstrümaniste. Dolayısıyla düzgün sesler almak, eseri doğru biçimde yorumlamak (anlatabilmek) ve en önemlisi de özgün sesler üretmek gam egzersizi yaptıkça kolaylaşır. Ali Ayçil, yılların metin üretme egzersiziyle birlikte sanki bir yöntem daha uyguluyor gibi geldi bana. Çünkü ona şiir gönderip yanına gittiğimde ilk yaptığı şey içinden, sessizce okumak, daha sonra da sesli biçimde ve yorum katarak yeniden okumak oluyor. Böylece aksaklıklar, hatalar ve yanlışlıklar daha net biçimde ortaya çıkıyor. Onun editörlüğünün bu anlamda ciddi bir matematiği var ve bu matematik problem çözmeyi değil buluş yapmayı önemsiyor.

İnsanın bir gün muhakkak içindeki yaralarla helalleşmesi gerekiyor. Bu derleyici, toparlayıcı bir yüzleşme. Ancak her yarayla da yüzleşmek doğru değil. Bazen "bırak dağınık kalsın" demeli, diyebilmeli ve öyle devam etmeli. Bu anlamda bizi teskin eden dizeleri var Ayçil'in: "Bak nasılda oturuyor üstüme sararmış otlakların uzaktan görünüşü / trampetler çalınca toz kalkan bir kasaba gibi duruyor yüzüm / soyuldu her bir yanım günlere yapışmaktan, hâlâ sütten kesilmedi bu yara."

Hayatla olan tartışmasını yaşarken yanında birileri vardır şairin. Onları da şahit tutar şaşkınlığına. 'Güneşin altında yeni bir şeyler bekleyen' türlü cıvıltılara kanmaz. Ne yapar eder gücünü acemiliğin o yüce hayretinden alır: "Sizleri de çağırmam evlerinden kaçanlar, uykusuzlar, yetimler / zaten nereye gitsem yanımda durursunuz iridir bakışınız / hiç mi yorulmazsınız sabah güneşlerine takılarak düşmekten / herkes ustasından alır elinin ölçüsünü sizler acemilikten."

Önce kadınları ağlatan yağmur, yoksul babaları terleten doğu çiçekleri, kuşlara kedilere teyzelere göz ucuyla bakan yalnızlar, iskelede halatları korkudan titreten birileri, bir bütün olarak toplanır Ayçil'in şiirinde. Günler ve insanların vaziyeti toplaşıp bir dizeye dert olur: "Gönül yarasının vitrinlerle kapatmışlar üstünü / orada kim inanır körlerin ırmaktaki ay'ı gördüğüne."

İnsanlığın tüm hikâyesinin gizlendiği o korkutucu hazine olan çocukluk, şairin sinematografik bakışlar attığı zamanlara uzanır. Çocukluğun hatırlanışıyla birlikte kuşlardan cevap beklenir, rengârenk bir mevsimin üzüntüden sararması keşfedilir. Ama en çok da evin iklimi oturur hafızanın koltuğuna: "Hayat Bilgisi'nde konu evimiz / büyük odamızda ölüm oturur bahçede kuru nergis / babamız bir kokudur sarılmış tütünlerden."

Yaşattığı her duyguyla ve edebî zenginliğiyle, önce gençlere rehberlik edecek bir şiir kitabı. Sonra 'tecrübeli gençler' o kuvvetli sorunun peşine düşmeli: Bir Japon Nasıl Ölür?

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 31, Nisan 2018)

Denemenin lezzeti


Neden deneme okuruz? Deneme okuyucusunun beklentileri nelerdir? Yazarlar neden deneme yazmak isterler? Deneme dediğimiz yazma eylemi insana neler katabilir? Bir kitap eşliğinde cevap arayalım.

Bir kere insan, deneme okumak zorundadır. Deneme okudukça dilinin estetiğini, ahengini ve anlatım gücünü daha berrak bir biçimde fark eder. Bir insanla konuşurken kelimelerin ne kadar etkili ve yakıcı/yıkıcı olabileceğini, cümlelerin ruha ne kadar kuvvet verebileceğini keşfeder.

Denemeyi üç şey oluşturur: tecrübeler, fikirler ve hayaller. Dolayısıyla her deneme, onu yazanın tüm sırlarını öyle veya böyle ifşa eder. Şiir olsaydı, ima ederdi.

Deneme bir enstrüman değildir. O, enstrümanların meşkinin neticesidir. Deneme şu enstrümanlar vasıtasıyla bir esere dönüşür: akıcı olması, kalıcı olması, sorgulayıcı olması.

Bazen bir okuyucu, ne okuyacağını tam olarak bilemediğinden denemeye bulaşır. Bu bulaşma, aynı zamanda bir buluşmanın sesidir. Okuyucu deneme yolculuğunda bazen bir romanla, bazen bir şiirle, anıyla, tarihle, coğrafyayla, biyografiyle, dinle, felsefeyle buluşur. Topyekun bir buluşma. Dilin tüm dostlarının omuz omuza çalışması, bir türküdür belki de deneme. Söylendikçe büyür, büyür, büyür.

DENEME İNSANI DEMLER
Yazar, hayat ve anlam üzerine düşündükçe bu düşüncelerini yazmak ister. Çünkü dile gelmeyen düşünce boşlukta yankılanır. Dile gelen, yani kâğıda geçen düşünce ise insanda yankılanır. O insandan öbürüne, öbüründen diğerine akar. Bazen kulaktan kulağa, bazen de gönülden gönüle. Böylece deneme, insanı demler. Boşuna dememişler kişi kendini alışverişte, yolculukta ve yemekte belli eder diye. Bu üçü de vardır denemede. Önce satın alınır, sonra yolculuğa çıkılır. Derken kurulan deneme sofrasından doyum başlar. Kimi doyum mide tokluğuna yarar. Kimisi de gönül tokluğuna. Denemenin esaslı olanı ikincisidir. Gönlü doyurur. Doyurduğu gönlü sessizliğe de konuşmaya da sürükleyebilir. İkisinden de yeni yazılar yeni okumalar çıkar. Denemenin belki de en vefakâr tarafı budur: O daima verir, istemez. Vakit dahi istemez. O ikram eder, nasibi olan alır.

Denemenin en güzeli çocuklukla başlar. Eğer insanın öyküsüyle deneme, doğal olarak çocukta başlar. Oradaki 'hesap' kapansa da kapanmasa da hem hatırlatıcı hem tamamlayıcı rol oynar. Mesela şöyle der: "Yarım kalan veya tamamlanan her cümlemiz, girip çıktığımız işlerimiz, bilinçli bilinçsiz eylediklerimiz çocukluğumuzdan izler barındırır. Taşkın heveslerimiz, yorgun ümitlerimiz, utangaç kabahatlerimiz, usanmaz tutkularımız, uslanmaz inatlarımız kaidemizin üzerinde boy verir; havaya karışır, hayata bulaşır."

İnsanı, mekânı, zamanı birleştiren deneme, en gerçek olanıdır. Gerçekçi demiyorum, çünkü o bir imadır. Gerçek diyorum, çünkü o ifşadır. Ya hakikati ya da hayali. Neticede deneme, olanı biteni önümüze yığan ve 'ayıkla pirincin taşını' diyen bir şeyhtir. Her deneme okuyucusu da bir derviştir. Her mesele okunduğunda ve özümsendiğinde, yeni bir seviye atlanır. Ama gelin görün ki okuyucu bunu pek fark etmez. Kitap bitince fark eder gibi olur. Oysa deneme yoldur. Yol bitmez. Muhakkak başka yollara açılır. Çünkü o yollarda asırlar saklıdır. Şöyle der mesela deneme: "Asırlardır açık olan bir kapının eşğini aşıp tarihî bir binaya girmek, sayısız insan ayağının dediği bir zemine basmak, büyük mimarların ve isimsiz sanatkârların eserlerine gözlerimizle dokunmak bize derinden tesir eder. Bir eski zaman yapısına girdiğimizde, mekânın üç boyutuna eklenen zaman koridoru önümüzde açılır. İnsan elinden çıkan eserlerin maddî bakiyesine baktıkça, onları vücuda getiren bilgiyle, inançla, iradeyle ve sanatla temasa geçeriz. Başka hayatların ve uzak zamanların icaplarından, erdemlerinden, inançlarından, hünerlerinden neşet eden kültür varlıkları, kendi hayatımızı ve zamanımızı doğru okumamıza da yardım eder."

DİL GÜZELSE MÜZİK DE GÜZELDİR
Her denemeyi bir mûsıkî eseri olarak tanımlamıştık. O hâlde güzel bir denemenin dildeki şiir olduğunu, dolayısıyla canlı ve hayata anlam katan bir değer olduğunu söyleyebiliriz. Deneme bu vesileyle şiirin ağabeyidir. Onun elinden tutar, kimi zaman da onu bir ön safa alır. İşte bu 'şiirli dil' aslında mûsıkîdir. Bir deneme bunu şöyle açıklayabilir mesela: "Musikîsini kaybeden bir dil canlılığını da yitirmiş demektir. Artık kuru lafızdan ibarettir. Onu konuşan insanların hayatını beslemez, aksine donuklaştırır. Fersiz, şiirsiz, selikasız, zevksiz dil, âdeta konuşulmaz gevelenir. Sözden çok lakırdı duyulur. Metin, maharetle kurulmaz, eğri büğrü cümlelerle karalanır. Akla gelen her şeyin içine boca edildiği cümlenin ne âhengi kalır ne vuzuhu. Sesi yozlaşan bir dilde önce cümle bozulur. Kelime yitimi, soyut düşünce zafiyeti onu takip eder. Şiiri, musikîsi, selikası bozulan bir dilde esasen cümle içi ve cümleler arası âhenk bozulmuş demektir. Hangisinin önce geldiğinin ne önemi var? Cümle güzel değilse ses de güzel değildir. İkisi de çirkinse hayat güzel olabilir mi?"

Bir deneme, her ne kadar yazarının hâl-i pürmelâlini anlatsa da, okuyanının da hâlinden anlar. O hâli kendi hâliyle yoğurur, helalleşir, hemdem olur, dost olur. Bu onun yazma-okunma eylemini bir anlama kavuşturur. Hayatın anlamı gözlerin ve gönüllerin birliğiyle yeniden ufukta belirir. İnsan bir kez daha ve ne olursa olsun hâlinden memnuniyet duymanın şükrüne varır, sabrına varır. Şöyle der mesela böyle bir deneme: "Varlığımın dünyadaki eşlikçisi; gâh dilimin ucuna, gâh göğsümün üstüne, gâh zihnimin kıvrımlarına gelen memnuniyettir. Memnun; hâlinden değil mevcudiyetinden, kazancından değil yorgunluğundan, zaferinden değil kavgasından."


Son olarak bir denemenin belki de en 'kutsal' görevi, yaşamın bize dayattıklarına bir siper oluşturmasıdır, bir cephe. Siperde ve cephede sadece savunma yapılmaz, aksine atağa geçilir. Yeniden ayağa kalkmak için bir an kovalanır. Bunu yaparken de etrafın yuttuğu ve yutturmaya çalıştığı dolmalar yeniden tanımlanır. Kimlerin neyin peşinde hayatlarını ve hayatlarımızı heba ettikleri belirginleşir. Orada, karşımızda duranları yeniden tanırız. Hani o tek gerçeği kendilerinin bildiklerini zannedenleri. Haktan, hukuktan, adaletten ve merhametten sadece kendilerinin anladıklarını düşünenleri. Bize nasıl da koca bir illüzyon yaşattıklarını. İşte deneme, cephane olur bize şu kelimelerle: "Siz ise canlarım, fetihle değil ganimetle ilgilisiniz. Açılan kapılardan yağma için dalarsınız. Düşüncenizin, sevginizin hatta nefretinizin kanatlarını bir türlü açamazsınız. Açarsınız açmasına da kumanda sizin değil başkalarının elindedir. Zihninizin ve yüreğinizin özgür kalabilmesi için, onlara sizin hükmetmeniz gerekir. Hâlbuki çoktan elden çıkmıştır işlek beyin ve saf yürek. Kazanmak, biriktirmek, sahip olmak uğruna terk ettiniz onları. Beyniniz düşünmek için değil, size buyurulan çerçevede mantık zincirleri kurmak için vardır."

Yukarıda denemenin dünyasını adımladık. Neden yazıldığını, niçin okunduğunu, ne gibi imkânlara kapı açtığını konuştuk. Kuvvetli bir denemenin hangi esaslara sahip olması gerektiğini yazdık. Tüm bu yazdıklarımız, alıntılar dâhil, Tekin Şener'in o harikulade deneme kitabında toplanıyor: Ötekiler Günü. Türkçenin tüm lezzetiyle, Karakum Yayınları'ndan.

Yağız Gönüler
(Millî Gazete, 20.04.2018)

"Edebi şiar edinmiş dergi"

Metin Erol, Yağız Gönüler, İdris Mahfi Erenler, Serap Kadıoğlu
Sakarya Büyükşehir Belediyesi Nisan Kültür Sanat Etkinlikleri "Edebi Şiar Edinmek" isimli panel ile devam etti. OSM’de gerçekleştirilen programa Serap Kadıoğlu, İdris Mahfi, Metin Erol ve Yağız Gönüler konuşmacı olarak katıldı. Programda çok sayıda kültür ve sanat dostu yer aldı.

Bugünlere geldik
Serap Kadıoğlu, “Şiar kelime anlamı itibariyle duygu, düşünce ve inanıştaki ayırt edici özellik anlamındadır. Şiar’ı tercih ederken özellikle bu anlam üzerinde durduk. Eksikliğini gördüğümüz edep kavramı üzerinde durarak arkadaşlarımızla beraber böyle bir çalışma içerisine girdik. 2015 yılında yayın hayatına başlayan dergimizle bugünlere kadar gelebildik” diye konuştu.

Edebi şiar edinen dergi
İdris Mahfi, “Dünyanın her yerinde edebiyat dediğimiz kavramın karşılığı literatürdür. Harflerin yazıya dökülmüş hali veya bir sanat alanındaki bütün yazılı basın türüdür. Bütün edebi sanatları içeren ve temeli edebe dayanan bir kavram olarak ortaya koyulmuştur. Bugün özellikle şiir eksenli edebiyat dergiciliğinin haline bakınca edebiyatta edebin kalmadığını görüyorum. Edebiyatı edeple ilişkilendirilebilecek bir zemin de kalmadı. Ben Şiar’ı sadece sosyal medyadan takip ediyordum. Daha sonra dergi olarak takip edince bir çizgiyi, bir farkı ve edebi şiar edinmiş olduğunu gördüm” ifadelerine yer verdi.

Şiar’ın imkân kapısı var
Yağız Gönüler, “Şiar Dergisi ilk çıktığında hem cismi hem de ismi ile beni etkilemişti. Dergiyi enine boyuna incelediğimde çok heyecanlandım. Hem modern anlamda hem de geleneksel anlamda çizgileri olan fakat en büyüleyici tarafı kıyıda köşede kalmış, nitelendirilmiş ve çok yetenekli olan şairlerin okuyucuya selam verdiği bir dergi olarak gördüm. Şiar’a şiir ile başladım, nasip olursa başka yazılarda yazmak istiyorum. Şiar Dergisi’nin böyle bir kapısı var. Bu kapı bizim için bir imkândır. Bizde bu imkânı hem zihnimizin hem de gözlerimizin hakkını vermek üzere iyi niyetimizle güzel sözlerle aktarabilmeye şeref duyacağız” dedi.

Şiir şairin adının üstüne yazılır
Metin Erol, “Benim edebiyat ile tanışmam lise yıllarımda başladı. Celal hoca bizlere ‘Şiir insan isminin üzerine yazılır’ demesiyle bende her şey daha da merak uyandırmaya başladı. Okulumuzun yakınında mezarlık vardı. Oraya gittim ve bir mezar taşının önünde durdum, taşın üstünde bir şiir ve altında da Metin Erol yazıyordu. O zaman ‘Şiir şairin üstüne yazılır’ın ne demek olduğunu anlamıştım. Celal Bey’in de yardımlarıyla şiir ile iç içe oldum. Melâmet dergisinde şiirlerim yayınlanmaya başlamıştı. Şiar dergisi duyuyordum ama içine girebileceğimi hiç düşünmezdim. Serap Kadıoğlu ile tanıştım. Şuan şiirlerim Şiar Dergisi’nde yayınlanıyor. Şiar, edebiyat dergisi olarak kendine mahsus ayrıcalıkları olan bir dergi. Bu yönüyle kendini önemli bir yere koymaktadır” sözlerine yer verdi.

Sakarya.bel.tr, 27.04.2018

Deneme insanı demler




IV. Haliç Genç Edebiyat Günleri'nde, deneme panelinde yer aldık. Dedik ki: deneme insanı demler.

Söyleşi: Edebi Şiar Edinmek


25 Nisan Çarşamba günü Sakarya'dayız efendim. Ofis Sanat Merkezi'nde Şiar dergisinin edebi duruşuna ve Türk şiirindeki temsil serüvenine dair konuşacağız. Bekleriz.

Haliç Genç Edebiyat Günleri'nde deneme konuşacağız



25 Nisan Çarşamba, Haliç Genç Edebiyat Günleri'nde deneme panelinde konuşacağız. Deneme seven gençleri bekleriz.

Kendi hikâyesini bilmeyen başkasının hikâyesini ne anlar?

Fotoğraf: Burak Şükrü Şahan
Ercan Kesal, bu coğrafyanın unutulmaması gereken sırlarını tutan bir ruh, bir hatırlatıcı. Hekimliğiyle, yazarlığıyla, oyunculuğuyla; Anadolu insanının vicdanını ve merhametini temsil etmeyi sürdürüyor. Kitaplarıyla ruhlara dokunuyor, kalpleri sızlatıyor. Hangi insanın bir hikâyesi varsa, orada muhakkak bulunuyor. Hem hayata hem edebiyata dair konuştuk Ercan ağabeyle....

Hekimlik, yazarlık, senaristlik, oyunculuk… İnsanın şifası insandadır sözünü tüm unvanlarınızda taşıyor gibisiniz. Biz bu düşünceyle sahiden birilerine şifa olabilir miyiz?
Önce kendimize şifa, yapabilirsek eğer! Kendimizle olan meselemiz çok mühim. Bunun için de: “Nosce te ipsum”. Delphi tapınağının girişindeki yazı: “Kendini bil!”. En az bildiğimiz, hep kandırdığımız en az faydamız olan, en çok haksızlık ettiğimiz, hala keşfedilmemiş ve keşfedilmeyi bekleyen son ada, kendimiz… Kendi hikayesini bilmeyen başkasının hikayesini ne anlar ne de anlatabilir. Kendi yarasına merhem bulamayan başkasına ne yapabilir, yalan söylemekten başka. Dönüp her seferinde eğilip baktığımız içimizdeki derin uçurumdan başkası değil. Kendi şifamız başkasına şifadır, emin ol. Hekimlikteki temel kural geldi aklıma: “Önce zarar verme!”. Başkalarına önce zarar verme kuralını unutmayarak davranmalıyız. Birbirimizin hayatlarının içindeyiz ve çoğu zaman bilmeden o kadar çok zarar veriyoruz ki! Bundan vazgeçmek, bunun farkında olmak bile yeter. Şimdilik!..

Yaptığınız her işte beslendiğiniz kaynaklar, ilham aldığınız şeyler mutlaka farklıdır. Peki en çok ilham aldığınız alan hangisi? Okumak mı, izlemek mi, yazmak mı gibi…
Okumak galiba. Başkalarının deneyimlediği, süzdüğü, nihayet yazmaya karar verdiği şeyler sanki berceste mısra gibi geliyor bana. “Kişi kendi gibi bilir işi” demişler. Bu yüzden anneme benziyorum daha çok. O da evde, yolda olmadık yerlerde bulduğu, üzerinde yazı olan kağıtlara musaf muamelesi yapardı. Öpüp koyardı bir yerlere. Yazılı olan her şey bugünden yarına bırakılan bir emanet gibi. Çok kıymetli bir miras. Başka bir şey kalmayacak bizden sonrasına. Hiç bir zaman sahip olamayacağımız tek şey zaman, gerçekte sahip olabileceğimiz tek şey de sanki yazıp çizdiğimiz, yapıp ettiğimiz şeyler…

Bir hikâyesi olan her şeye talip gibisiniz. Nedir bir hikâyesi olmak ve insana neler kazandırır?
Bazen korkup bekleyerek dönüp baktığım bir iştahım var hayata karşı. Bu son dönemlerde engelenemez bir gayrete ve telaşa da dönüştü. Belki de zamanın daraldığını daha somut hissetmeye başladım. Bir daha provasının olmadığını bildiğim bir süreyi anlamlı ve kendime saygı duyarak doldurmaya çalışıyorum. Bana kazandırdığı şey kendimden memnun olmak. En zor olan!

Kendimizi ya her şeye kapatıyoruz ya da fazlasıyla açıyoruz. Sanki bir terazimiz varmış da onu kaybetmiş gibiyiz. Siz Anadolu vurgusunu çokça yapıyorsunuz. Bizim terazimiz miydi Anadolu?
Terazi hafızamızdır. Subjektiftir. Adalet gibi. Temsil ettiği şey de adalettir ya. Adaletsizliği biliriz de adaleti somut bir biçimde tarif edemeyiz. Adalet süreklilik arz eden bir şeydir. Bellektir. Vicdandır. Yaşananlarla, öğrendiklerimizle birikir, zenginleşir. Yeryüzü coğrafyasında biriktirdikleri, hafızası ve tecrübesiyle bunun en güçlü yaşandığı yer Anadolu’dur. Şanslıyız bu yüzden. Şahidiz bir çok şeye. Hem mağduru hem zalimiyiz. Ama öznesiyiz. Vakanüvisi ve kahramanıyız.

Anadolu insanıyla metropol insanı arasındaki farklar, neleri yeniden konuşmamız gerektiğini ya da nelerin üzerine yeniden eğilmemiz gerektiğini söylüyor sizce?
Metropolün empoze ettiklerinin tersine, Anadolu kaybettiklerimizi hatırlatıyor sürekli. Anadolu bizim panzehirimiz. Metropol günü yakalamayı, Anadolu geçmişe bağlanmayı öğütlüyor. Metropol açık ve direkt cümlelelerle konuşurken Anadolu imalarla, teşbihlerle anlatıyor derdini. Metropolün hiç bir şey için yeterli zamanı yok, Anadolu zamanın bizatihi kendisi. Metropol insanı dünyayla kavga ederek onu dize getireceğini zannediyor, Anadolu dünyanın bir parçası ve dostu.

Goethe, “Bir yerde, bir noktada duramaman / seni büyük yapan da bu değil mi?” demiş. Birçok alanda çalışmak, sizce kendinize ve yaptıklarınıza daha mı fazla değer katıyor?
Yaptığım şeyler birbirine değer katıyor. Ben onlarla müsemma olduğum için öyle gözüküyor. “Ben” bir başkasıdır çünkü. Ama, kıymetli bir şeydir, gözümüz gibi bakmalıyız ona.

İnsanın muhakkak bir mesleği, bir de meşgalesi olmalı” demiş Süheyl Ünver. Hekimlik sizin mesleğiniz. Peki en çok özümsediğiniz alan, yani asıl meşgaleniz nedir?
İyi insan omak. Yeryüzü sofrasının bir ucunda yerimi almak. Arkamda iyi şeyler bırakmak. İyi bir baba, iyi bir dost ve iyi bir adam olarak anılmak.

Yazmak çok büyük ve çok cesurca bir eylem. Onu harekete geçiren eylemlerden biri de hiç şüphesiz okumak. Sizin okuma serüveniniz nasıl başladı ve yazmaya nasıl dönüştü?
Çocukluk. Yoksunluk. Kitap cennetini keşfetmek. Bu dünyada yaşadıklarımın (ya da yaşatılanların) dışında başka bir gerçekliğin de olabileceğini fark etmekle başladı ve yazmaya dönüştü.

Okuduğunuz eserler arasında ya da kitaplığınızda hangi tür eserler daha çok yer kaplıyor? Ne okumayı daha çok seviyorsunuz?
Günce, seyahatname, anılar. Otobiyografiler. Küçük hikayeler, darb-ı meseller. Psikoloji ve antropoloji metinleri. Bir de şiir elbette.

Teknenin Ölümü şiirinde Melih Cevdet Anday, “Ah yalnızlığın gömük kapıları / bir yağmuru dinlercesine bütün / anları içiçe bilirim” demiş. Yalnız kalmak, anları bilmek noktasında insanı zenginleştiren bir şey midir? Siz bunca yoğunluğunuz içinde yalnız kalabiliyor musunuz?
Anday’a koşulsuzca katılırım. Geceleri tavsiye ederim. Uykusuzluk. Geceler sadece evinizin değil tüm yeryüzünün siz ait olduğu anlardır. En azından ben öyle yaşıyorum.

Masallar, hikâyeler, efsaneler, rivayetler, mâniler, şiirler… Biz bir hafıza toplumuyduk, anı biriktirirdik. Mektuplarımızı saklamamızın arkasında bile yaşadıklarımızı unutmamak vardı. Yaşadıklarımızla devam etme gücü. Ne oldu da her şeyi kolayca unutabilen, hafızasız bir ‘gösteri toplumu’na dönüştük? Tüm dünyaya ait bir mesele. Kapitalizm denen hastalıklı düzenin tezahürleri. Tüm dünya tek bir pazar ve insan sadece tüketici. Hakları da artık insan hakları değil tüketici hakları. Her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen insanlar haline geldik. Bireyin görev ve sorumlukları da ödediği vergi kadar. İhtiyacı yok hafızaya ve biriktirmeye, çünkü hiçbir kıymeti kalmadı(!)

Siz kendinizi ‘Anadolu’nun sır katibi’ olarak nitelendiriyorsunuz. Yazarken ya da oynarken, bu sırlardan yararlanıyor musunuz?
Hekimlikle ilgili bir tanımdı o. Hastanızı dinlerken sır katibi gibi davranmak zorundasınız. Ama dinledikleriniz de mutlaka gelip oturuyor içinizde bir yerlere. Bu yüzden bir çeşit iyi dinleme sanatı olana hekimlik sanatı yazan çizen insanlar için bir şanstır. Tefekküre, deneyimlemenize, karşılaştırmalar yapmanıza fırsat verir.

Franz Kafka, “Sinema göze üniforma giydirir” demiş. “Aslında” adlı söyleşi kitabınızdan Lütfi Akad’ın sinemadaki zoom özelliğini ahlâkî bulmadığı için sevmediğini öğreniyoruz. Kafka’nın sözüyle Akad’ın düşüncesi, gerçekçiliğin beyaz perdeye yansıyan tarafında nasıl ifade kazanabilir ya da kazanmalıdır?
Sinema ya da edebiyat; ne yaparsak yapalım eninde sonunda yaptığımız her şey özneldir. Sinemada bizim seyrettiğimiz dünya yönetmenin dünyasıdır ve onun zaviyesinden, onun gösterdiği kadarını görebiliriz. Soru şu: “Bu işin sonunda seyrettiklerimiz duygularımız harekete geçirebiliyor mu, bizi değiştirip dönüştürebiliyor mu?”. Yönetmenin kendi yolculuğunun bizde bıraktıklarından söz ediyorum. Gerçeklik onun öznelliğidir çünkü. Lütfi Bey zoom konusunda ahlaki davranıp kendi gördüğünü dayatmıyor seyirciye ve ona düşünmesi için alan bırakıyor.

Önümüze her yerden bilgi yağıyor. İnternetten, cepten, televizyondan ve hatta çevremizden. Hakiki bilgiye ulaşmak gittikçe zorlaşıyor. Hakikatle aramızdaki mesafe açılıyor. Bu mesafeyi kapatmak konusunda yaşamı ve bilgiyi nasıl bir araya getirmeliyiz sizce?
Bilgeliğe sarılmalı. Sezilere dayanmalı… Yeniden, çok iyi bildiğimizi zannettiğimiz şeyleri, peşinen kabul ettiğimiz olguları cesaretle tartışmalıyız. Bilgelikle kuşanmayan bilginin soğuk, duyguları hiçe sayan, insana yabancı bir niteliği olduğunu düşünüyorum. Özellikle aydınlanmayla birlikte insanlık ileri bir uygarlık düzeyine ulaşarak bütün kötülüklerden azade müreffeh, barış içinde toplumların yaşadığı bir gezegen hayal etmişti ama olmadı işte! Bu olmadıysa doğru kabul ettiklerimizde bir şey var demektir. Dönüp, yeniden onlara bakalım.

Son röportajlarınızdan birinde, “Çaresizlik ve yalnızlığın sonunda ortaya çıkan hiçlik duygusunun bir panzehri var, o da sanat” diyorsunuz. Sanat, yaşamımızda nelere çare olabilir?
Dünyaya katlanabilmemize vesile oluyor, o kadar.

Sizin de çok sevdiğinizi bildiğimiz Andrey Tarkovski, “sanat bir tür duadır” diyor. Sanatçı sadece kendi için değil, toplumu için de dua eden biridir öyle değil mi?
Dua değil de “yakarış!”. İçinde çaresizlik ve yalnızlık da var.

Zamanın İzinde adlı kitabınızı okurken şunu görüyoruz. Birçok isme, birçok hayata dâhil olmuşsunuz. Herkese nasip olması mümkün değil böyle bir şeyin. Sizce bu neden kaynaklanıyor?
Başta da söylediğim gibi, bazen benim de şaşırarak baktığım bitmeyen bir hayat iştahı.

Usta yönetmen Metin Erksan’la tanıştınız, görüştünüz, uzun sohbetler ettiniz. Hatta kitaplığından kolay kolay kitap vermeyen Erksan’ın size bir kitap verdiğini de anlattınız. Burada da o anınızı paylaşmak ister misiniz?
Metin Abi okunup geri getirmek üzere ödünç kitap vermeyi hiç sevmezdi. Bir gün; ilk dönem Türk sineması üzerine sorduğum sorulardan bunalmış olacak, “Bak doktor bu kitaptan iki tane var, birisini sana veriyorum, oku, sende kalsın” diyerek pek kalın sayılmayacak bir kitap verdi. Kapağında birtakım soluk fotoğrafların yer aldığı bir kitaptı bu: Hatıralar, Cemil Filmer. Sinemaya 65 yılını veren, Halide Edip’in meşhur Sultan Ahmet Mitingini filme alan, yaşamı boyunca 33 sinema kuran ve işleten bir adamdır Cemil Filmer. Kişisel tarihi sanki Türkiye Sinemasının kuruluş ve gelişme tarihi gibidir.

Kütüphanemin en kıymetli kitaplarından biri olacağını hiç düşünmemiştim Erksan’dan bu kitabı aldığımda!

Baba olmak, yaşantınızın ve sanatınızın çevresinde nerede duruyor? Size neler katıyor?
Baba olmak büyümektir. Kendi psikolojik sürecinde bir halkayı kapatmak, yenisini açmaktır. Ama çocuk kendi başına bir birey ve o da kendi yolculuğuyla müsemma, baba olmaksa çok öznel bir şey…

Nitelikli okuyucu olma yolunda, tüm okuyuculara neler tavsiye edersiniz?
Ne okurlarsa okusunlar, okumayı bir eylem gibi yapmalılar. Not tutarak, çalışarak, masa başında…

Sizin için şiirin yaşam öykünüzde ne kadar derin ve önemli bir yerde durduğunu biliyorum. Fotoğraflarınız da var o güzel şairlerle birlikte. Ahmet Erhan, Behçet Aysan, Adnan Özer. Biraz şiire dair konuşalım. Mesela ilk şiirinizi ne zaman yazdınız kimin şiirlerini okumayı seversiniz?
Ahmet, Behçet, Adnan… Hepsi de çok kıymetli ve arkadaşları olabildiğim için kendimi şanslı addettiğim insanlardır. Bu arada Adnanlarımız çoktur. Adnan Azar’ı yakın zamanda, Adnan Satıcı ve Adnan Yücel’i daha önceden kaybettik. Edebiyatla ilk temasım okumaktır elbette ama, yazma eylemi galiba şiirle başladı. Yayımlanmış ilk şiirim 1982’de İzmir’de çıkan Dönem dergisindeki "İzmir Akşamları" şiiridir.

Hilafsız, ulaşabildiğim, rastladığım tüm şiirleri merak ve heyecanla okurum. Ahmet Erhan, Behçet Aysan, Adnan Azar, Akif Kurtuluş, Adnan Özer, Haydar Ergülen arkadaşlarım olmanın ötesinde şiirlerini de çok sevdiğim şairlerdir. Ergin Günçe, Turgut Uyar ve Edip Cansever hep masamın bir ucundadırlar ama!

Bauman'ın deyimiyle "akışkan modern" zamanlarda şiirin insan hayatındaki yeri nedir?
Sanatın ve edebiyatın yeri neyse o! Hayatı daha katlanılır hale getiriyorlar ve galiba insanı ölüme hazırlıyorlar…

Sinematografik şiir dendiğinde aklımıza ilk gelen isim Attila İlhan. Onun şiirlerini okurken sanki dönem belgeseli izler gibi oluruz. Siyasi, gergin ve daima aktif. Attila İlhan şiiri hakkında neler söylemek istersiniz?
Attila İlhan sinemacıdır zaten. Ali Kaptanoğlu imzalı tüm senaryolar onundur. Senarist kimliği şiirleri dahil tüm yazdıklarını etkilemiş ve eserlerine her zaman bir sinema duygusu sirayet etmiştir. Şiirine dair tartışmasız söyleyebileceğim bir tespit; Attila İlhan şiiri okuyup da onu ezberlemek istemeyen pek az insan vardır!

Şairlere dair biyografik eserler okurken dikkatimi çekmişti. Attila İlhan muhakkak günde bir sayfa da olsa yazmak için çabalıyormuş. Bunu bir görev hâline getirmek ne derece doğru bilmiyorum ama pratiklik anlamında ciddi bir çaba. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Görevden daha çok bir "disiplin" olarak görüyorum bunu. Takdir ediyorum ve heyecanla öneriyorum. Kendime de! Keşke yazmaya daha çok vakit ayırabilsem. Düzenli ve ısrarla sürdürsem bunu. İlham perisi kimseye ebedi bir olgunluk bahşetmez, aslolan emektir.


Sizin baba olmakla ilgili bir ifadeniz var. “Hem ölebilirim artık diyorsunuz çocuğum var, hem de dur biraz daha yaşayayım bu dünyada çünkü çocuğum var diyorsunuz” şeklinde. Bu sözünüz bana Attila İlhan’ın Aysel Git Başımdan şiirindeki bir dizesini getirdi: “Ya ölmek ustalığını kazanırsın / ya korku biriktirmek yetisini” demiş şair. Ben de naçizane, babalığı böyle görüyorum. Ustalığı muhakkak var, ama korkusu da var. Turgut Uyar da bildiğiniz gibi “korkulu ustalık” tabirini kullanır. O zaman çocuk ve şiir üzerine sormak isterim, Poyraz’a şiir okuyor musunuz, şiirle münasebeti var mı?
Poyraz 11 yaşını yeni doldurdu. Büyüyor ve kendi yolculuğunu sürdürüyor. Şimdilerde basketbol tutkusu her şeyin önünde. Şiirler okuyup, şiirler yazacağı günleri de görürüm umarım.

Çok teşekkür ediyorum, bunca dizi yoğunluğunda vakit ayırdığınız için...
Kendine iyi bak kardeşim. Selam ve sevgimle...

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 30, Mart 2018)

Kısa Bir Dönem Filmi: "Korkunun Krallığı"

Bu dünyaya şapkasıyla son selâmını vereli 13 yıl oldu Attilâ İlhan'ın. Hemen aklıma Ümit Yaşar Oğuzcan'ın bir Attilâ İlhan yazısı geliyor. Uzun uzun eleştirmiş, kimi zaman korkunç biçimde yerin dibine sokmuş. O kadar ilginçtir ki bu yazının tamamına Korkunun Krallığı'nda yer verilmiş. "Meraklısına" diye de not düşülmüş. Şiirin ve şairin yüce gönüllülüğü buradan geliyor. İşte bu bahsettiğim yazıda Ümit Yaşar şöyle yazmış: "Attilâ İlhan çok cepheli, fakat durulmamış bir şairdir. Durulmasını beklemek de kanaatımca boş olur, o daima böyle bozbulanık akmakta devam edecek ve bir gün cılız bir nehir gibi yatağında kuruyup gidecektir." (Hisar, Ekim 1954)

Nitekim Ümit Yaşar, romanlarını daha başarılı bulur İlhan'ın. Şiiri bırakmasını telkin edecek kadar da ileriye gider. İleriye diyorum çünkü bu "ağır" eleştirisi pek ciddiye alınmamış, Ümit Yaşar'ın ruhî rüzgârlarının bitmek bilmemesine verilmiştir. Mesela şiirimizin yılmaz eleştirmenlerinden Nurullah Ataç ise şunları yazmıştır İlhan için: "Attilâ İlhan'ın ozansılıktan günden güne kurtulacağını, dilini daha yalınlaştırıp günden güne olgunlaştıracağını, belki de büyük koçaklamalar (destanlar) yazmağa özeneceğini sanıyorum. Şimdiden şunu söyleyebiliriz: onda öyle işlere girişeceğini, girişince de başaracağını umduran bir güç seziliyor, erkekçe bir ses duyuluyor. Yeni ozanlarımızın iyilerinden biri diye sayabiliriz." (Ulus, 17 Şubat 1948)

Muzaffer Erdost ise yazısında bazen "dost acı söyler", bazen de "yiğidi öldür hakkını yeme" tavrıyla yaklaşmıştır ona lakin sonu oldukça ilginç ve gerçeğe yakın olandır: "Duygu ile şiir Attilâ İlhan'da ayrı ayrı gelişmiştir. Bu, Attilâ İlhan'daki derinliğine ve bütünlüğüne yaygın olan özentilerinin şiirinde neticelenişidir. Böyle olduğu içindir ki, şiirinin eskiyişini, Attilâ İlhan kendi şiirinde göremedi. Yani Attilâ İlhan'ın şiiri kendi kendini eskitmeden, şiirin genel gelişimi içinde eskiyerek bir kıyıya itildi." (Ulus, Mart 1962)

Son olarak da Asım Bezirci'yi okuyalım: "İlhan'ın şiir serüveni toplumcu şiirimize olduğu kadar, bireyci şiirimize de yeni boyutlar kazandırma yolundaki çabaların serüvenidir. Bu çabaların çokluk hedefine vardığını söylemek haktanırlık olur." (Papirüs, Ekim 1969)

Her şeyden önce, yukarıdaki inceleme yazılarının da okunmasını sağlayan bir kitap hazırlamış Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Şu sıralar 14. baskısıyla raflarda. Bir şairin, kitabının ardında ona yapılan objektif ve hatta negatif eleştirilere de yer verilmesi yüce gönüllülüktür. Kitap bu anlamda son derece özel bir konumda bulunuyor. İnsanın hayatında yaşayabileceği en çetrefilli konulara en doğal yoldan ve şiirle ilgilenen herkesin bildiği gibi "sinematografik" bir gözle bakan, yazan Attilâ İlhan'ın bu kitabında ağırlıklı olarak 12 Eylül var. Sonra ise aşk, özlem, hasret, acı, öfke, korku, şüphe ve endişe. Baskı karşısında sindirilmiş, kandırılmış, çürümüş, pusturulmuş tüm ruhları öyle veya böyle izlemek mümkün. Tek taraflı olsa da.

7 bölümden oluşan kitap, Nâzım Hikmet'in "Lâbüd gelen efsâne olur dehre nâzımâ / bir günde bizim hâlimiz efsânelik eyler" dizeleriyle açılıyor. Her bölümün başında mutlaka bir şairden dizeler var. Bâki, Nev'î, Şeyhülislâm Yahya, Fuzûlî, Muhibbî (Kanuni Sultan Süleyman) tercih edilen şairler. Bu üslubu sonraları Hilmi Yavuz'da da görmek mümkün zira kendisi İlhan'ın yanından uzun süre ayrılmamış ve on yıllarca "hocam" demiştir. Fakat sonra yolları ne hikmetse bıçakla keser gibi ayrılmıştır.

Kitabın 2. bölümü, aynı zamanda kitabın ismini taşıyor. İçinde de yine kitaba isim veren Korkunun Krallığı şiiri var. Bölümün açılışındaki Nev'î dizeleri, aslında bölümün özeti: "Nev'î yabâna attı bizi gerçi rüzgâr / düştük hevâ-yı aşk ile bir özge âleme."

Şimdi, Korkunun Krallığı şiirini okuyalım ve kitap çemberinden küçük bir tahlili göze almaya başlayayım.

Korkunun Krallığı

geceleri bir ıslık
penceremin altında birileri
beni çağırıyorlar
(yoksa yanılıyor muyum)
koşup bakıyorum kimseler yok
sarayburnu'nda sis düdükleri
mektuplarım kayboluyor posta kutusundan
birileri çalıyor ama kim
geçen akşam yağmuru değiştirdiler
yumuşak başlamıştı tatlı ve ılık
nasıl olduysa kestiremedim
az sonra sülfirik asitti gökten yağan
(cam iplikleri halinde yağıyor
değdiği yeri eriterek
duman duman)

biryerlere gidecek oluyorum
ardımda birileri
hayal meyal varla yok arası
cigaralarını avuçlarında saklamış
gözlerinde aynalı güneş gözlükleri
(bilmem yanılıyor muyum)
daha dün geceyarısı
telefonda birileri
fakat konuşmuyorlar
bir bubi tuzağı sessizliği hüküm sürüyor
türlü olasılıklarla yüklü
olağanüstü iri
bir o kadar da tehditkar
(bilmem yanılıyor muyum)
beni dehşete düşürmek istiyorlar

nasıl oluyor anlamıyorum
gece yayın bitmiş televizyonu kapamışım
ekranda ansızın birileri
kapalı demir bir kapı gibi suratları
gözleri ateş saçıyorlar
gözlerinde tarifsiz bir hışım
bıyıkları zifiri karanlık
ele geçirebilirlerse beni öldürmek
besbelli maksatları
(yanılıyor muyum neyim)
yanlış bir mıknatıs fırtınası içindeyim
şişe yeşili şerare atlamaları
şurup kırmızısı çakıntılar
sağım solum her tarafım elektrik
korkuyorum
korktuğumun bilincindeyim
birileri
şalteri indirdi indirecek
işim bitik

Şiir kafa karıştıran bir şiir değil görüldüğü ve okunduğu üzere. Attilâ İlhan, hep yaptığı gibi bize bir kısa film çekmiş Korkunun Krallığı şiiriyle. İlk bölümden rahatlıkla sezilebildiği gibi bu şiir bir 12 Eylül şiiri. Haliyle dizeler korku, endişe, şüphe duygularıyla birlikte takip, gözaltı, yakalanma gibi fiilî durumlarla da yan yana yürüyor. Attilâ İlhan'ın ıssız sokakları anlatımı, yazdıklarının bilinmesi ve takip edilmesi ile bir çatışma başlangıcı; tasvir açısından bu şiiri önemli bir yere koyuyor. Dizeleri tekrar tekrar yazmanın gereği olduğunu düşünmüyorum. Şairin sözü ortada, bize o dönemi hatırlamak, yaşımız yetmiyorsa tahayyül etmek ve akabinde o dönemi araştırmak, bilmek görevleri düşüyor. Tabii ne kadar objektif ve gerçek olabilir, bilmiyorum.

Şiirin ikinci bölümündeki polis tarifi, o dönemi okuyanlar için hiç de yabancı değil. Dönemin kitaplarını karıştıran herkes görecektir ki "kuşkulanmak" en doğal hak. Sadece İstanbul değil, ülkenin her büyük şehri saatli bir bomba gibi. Ne zaman ne olacağı meçhul ve ne zaman neyin patlayacağı. Haliyle şair endişeli, şair pusuda ve şair tedirgin.

Son bölümde Attilâ İlhan artık korkuyla tanışma eşiğini geçiyor. Korkuyla baş başa kalıyor. Yapacağı hiçbir şey yok ve teslim olmak üzere. Belki de oluyor, kim bilir? Devam edilmesi mümkün bir şiir, naçizane. Ama etmiyor. "Bu kadarı yeter" diyor şair. Tekrar tekrar okuyup dönemin içine girmek, korkuya asılmak mümkün. Peki Attilâ İlhan bu şiiri hakkında ne diyor? Kitaptan alıntı yapıyorum:

"Askeri darbeler, onları izleyen boğucu tâkibat havası, yaratılan terör atmosferi, hemen herkeste ruhsal bir tahribata neden olmaz mı? Terör, hele iki taraflı olursa, tabii neticesi budur: korku, güncellikten gündeliğe kayar, en ufak belirtiler ciddi paronaia nöbetlerine dönüşür vs. Yapısı ne kadar sert, morali ne kadar katı olursa olsun, bu serüvenin serüvencisi, bu dehşet çemberinden mutlaka geçmiştir; aksini söylemek, ya propagandadır ya yalan."

Kendini daima serüvenci olarak tanımlayan şair Attilâ İlhan'ı korku çemberinde kısaca anmış olduk hep beraber. Bundan sonrası umut. Çünkü korku toplumunda şiir en büyük umuttur, ne olursa olsun.

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 30, Mart 2018)