Meraklı bir kedinin peşinden: şehir, insan, yaşam


Engin Geçtan 19 Şubat 2018’de, 86 yaşında vefat etmiş bir bilge adam. 1 Temmuz 1957’de başladığı klinik çalışmalarını, psikiyatristliğinin elli yedinci yılında (2014) sonlandırdığında yaşamlarını, duygularını ve davranış sistemlerini paylaştığı insanlara acaba neler kattığını düşünürken bunun ölçülebilir bir şey olmadığına kanaat getirmiş ve asıl önemli olanın, o insanlar tarafından kendi hayatına katılanların önemini fark etmiş. Yaşamın muhasebesini hiçbir zaman tutmamış ve bunu da Milan Kundera’nın bir sözünü hatırlatarak açıklamış: “Hayat bir kere yaşandığı için yargılanamaz.
Rastgele Ben, vefatına dek Geçtan’ın yayımlanmış son anı kitabı denebilir. Zira 2018’de yayınlanan “Orada, Bir Arada“, otuz yılı aşan grup psikoterapi deneyimlerinden esinlenerek kurgulanmış ve eğitici tarafı daha ağır olan bir kitaptı. Rastgele Ben için bir tecrübeler kitabı diyebiliriz. Bu kitapta öğüt hiç yok, gayet gerçekçi bir süreç anlatımı var. Yaşamın devasa bir süreç olduğu düşünüldüğünde Geçtan’ın bu kitapla yapmak istediği de anlam kazanıyor: şimdiye kadar hep danışılan tarafta olanın, hayatla münasebetine düştüğü küçük bir şerh. Metis Yayınları tarafından yayınlanan bu kitabın ismi içinde her ne kadar “rastgele” kelimesi geçse de, Geçtan’ın yazdıklarından hayatta hiçbir şeyin rastgele olmadığı ve olamayacağı net biçimde okunuyor. Bunu kendisi de farklı konular üzerinden aktarıyor:
Doksanlı yılların başıydı, bir gün Pandora Kitabevi’ndeki raflarda bir kitap dikkatimi çekti. Size de olur mu bilmiyorum, bazen kitapçılarda ya da müzik dükkânlarında bir kitap ya da bir disk sizi kendine çeker. Ve bu buluşma çoğu zaman isabetlidir.
Bir Zamanlar Amerika‘da, Dipsiz Kuyuda YolculukLa Turchia più bellaMatriks ya da Apocalypse Now isimli dört bölümü var kitabın. Kronolojiye çok da bağımlı kalmadan, öğrencilik yıllarıyla birlikte Geçtan’ın hayatındaki kritik anların birçoğu bu 170 sayfalık kitapta okunabiliyor. İlk bölümde ‘Amerikan Rüyası’yla buluşması, aynı zamanda iyi bir sosyolojik ve toplumsal bir okuma sağlıyor, özellikle de o yılları düşünürsek bu daha da anlamlanıyor. Bu ülkede öğrenim ve sosyalleşme heyecanını sonuna kadar sahip çıkarak günlerini geçirse de “Bu mu yani Amerika?” dediği şeylerle karşılaşmalarına da bizi tanık kılıyor. Mesela şu anısı New York’tan:
Hastanenin polikliniğindeyim. Bana Türkçe küfürle günaydın diyen kızıl saçlı hemşire çömelmiş, karşısında oturan perişan görünüşlü bir adamın bacağını temizliyordu. Adamın ayağı ve bacağı binlerce kurtçukla kaplanmıştı. Muhtemelen İrlanda kökenli bir alkolik. Böyle bir şey görmemiştim, görebileceğim de söylenmemişti. Memlekette hiçbir insan bu hale gelene kadar kaderine terk edilemezdi. Ve yine o soru: Amerika bu mu?
Geçtan’ın psikiyatri ve diğer bilim çevresinden tanıştığı yahut tanışamadan bu dünyadan göçen isimleri görünce insan ne büyük bir tecrübeyi sayfalar boyunca okuduğunu yeniden hissediyor ve heyecanlanıyor. Dünyaca ünlü çocuk psikiyatristi Lauretta Bender ve yine dünyaca ünlü nöroloji profesörü Morris Bender, suçlular ve holokost mağdurlarına uzun yıllar destek veren psikanalitik psikiyatrist Alfred Messer, varoluşsal psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May ile onun önerisiyle Geçtan’ın dairesine misafir olarak gittiği Leslie Farber sadece birkaçı. “Tanıdığım üçüncü Türksünüz” demiş Farber, Geçtan’a. Duvarda asılı tabloyu işaret etmiş: Abidin Dino. Sonra Ahmet Ertegün’le tanıştığını söyleyip fişeği ateşlemiş: “Bu ofisi Erich Fromm’dan devralmıştım, üzerinde oturduğunuz koltuk da ona aitti.
Rastgele Ben; Engin Geçtan’ın müzik zevkiyle, film beğenisiyle, kitap seçimleriyle de her sayfasında zenginleşen bir özelliğe sahip. Kitaba ‘kıyak’ geçelim: Freud’un talebelerinden olup kendi ekolünü kuran psikanalist Karen Horney’den Çağımızın Nevrotik İnsanı (Kişiliği), hiçbir yayınevi tarafından bir türlü tekrar baskısı yapılmayan, Şilili diplomat Miguel Serrano’nun yazdığı C. G. Jung ve Hermann Hesse: İki Dostluğun Anıları, en son April Yayıncılık tarafından basılan ama şimdilerde bulunması mümkün olmayan Elisabeth Kübler-Ross’tan Ölüm ve Ölmek Üzerine, Martin Heidegger’den Varlık ve Zamandaha niceleri. Elbette arada Geçtan’ın kendi kitaplarının fikir ve yazım süreçlerine dair bilgiler. Mesela yürümeye verdiğim önemle birlikte kütüphanemden “ilk on say” dediklerinde daima başlarda saydığım bir kitabına dair:
1981 yazında Kaş’ta, bir akşam Ali Baba Oteli’nin bahçesinde oturuyoruz. Ani bir dürtüyle yerimden kalktım, biraz yürümek istediğimi söyledim. Kamping’e kadar yaptığım yürüyüşten döndüğümde İnsan Olmak kitabının başlıkları belirlenmişti. Vahiy inmesi böyle bir şey olmalı, çünkü yürüyüşe başladığım anda aklımda hiç olmayan bir şeydi. Ertesi sabah kahvaltıda o başlıkları kâğıda döktüm.
Darbeler, göçler, yoksulluklar, çocukluk ve yetişkinlik anıları akıp giderken “planlanmış” yerlerden çok “kendiliğinden oluşmuş” mekânlara olan hevesini aktarıyor bir yandan bilge adam. Kendi tabiriyle “meraklı kedi” yanını hep koruyor her eyleminde, seçiminde. Belli bir olgunluğa eriştikten sonra yüzleşmeler yapmaktan hiç kaçınmıyor ve bizi de buna ortak ediyor, nazikçe öneride bulunuyor:
Ebeveynimin bazı özellikleri, ne olmam gerektiğinin yanı sıra, ne olmamam gerektiği konusunda da bana yol göstermiş olabilir. Ama beni uğraştıran, toplumun ve onun araçlarının beni iteklemiş olduğu yanıltıcı yönlerdi.
Çağın en büyük sorunları arasında sayılan kimlik bunalımları, aidiyet sorunları, anlam kayıpları ve kentleşmenin hem maddi hem manevi anlamda açtığı gedikler Geçtan’ın bu kısa yaşam öyküsünde kendine önemli bir yer buluyor. Aslında tüm bunlar bebeklik, çocukluk ve ergenlik denen o ‘mühim üçlü’nün eksiklikleri yahut fazlalıklarıyla meydana çıkan şeyler. Mesela özerklik, Geçtan’a göre oldukça kritik bir hak ve bu hak bir ila üç yaş arasında kazanılabiliyor. Bu hakkı kazanamayan karakterler oldukça yaralı, ağır ve kişiliksiz bir gelecekle yaşamın hem somut hem de soyut ağırlığını taşımak zorunda kalıyorlar, hiç de farkına var(a)madan. Burada ebeveynin konuşma, görme ve dokunma gibi davranışlarla bebeğin gelişimine sürekli katkı sağlaması en kritik mesele. Kimlik yeterince gelişemediğinde ortaya bugünün sorunları, en ağır sorunları çıkıyor:
Kişisel kimliği yeterince gelişememiş insan, varolan inanç ve ideolojileri fanatik bir boyutta kimliğine katarak boşluğunu ödünleme eğilimindedir. Bir şahsın, imgenin, ideolojinin ya da inanç sisteminin, inatçı ve değişmez bir halde insanların benliklerinde içleştirilmesi, ‘kimlik geçişmesi sendromu’nun temel belirtisidir. Her benliğin bir kimliğe ihtiyacı olduğundan, kimlik insanının benliğini sürdürmesi için hayatidir. Kimlik vakumuna çözüm olarak içleştirdiği imgeyi ya da ideolojiyi yitiren insan, kendine ve dünyasına yabancılaşma tehlikesiyle karşılaşır ve bu, kişiliğin dağılmasıyla sonuçlanabilir. Dolayısıyla, içleştirdiği her ne ise, ona kayıtsız şartsız tutunmak zorundadır. Bu, biat etmekten öte bir durumdur.
Bugün dünyanın farklı yerlerindeki halklara öfke ve nefret saçan, kendi düşüncelerinden ve eylemlerinden başka hiçbir fikri kabul etmeyen, kendi tebaası dışında hiçbir topluluğu görmeyen, varlığını başkalarının üzerinde kurduğu zorbalıkla anlamlandıran, biat dışındaki hiçbir ilişkiyi önemsemeyen, ‘kendine bakabilme yürekliliği’ne sahip olmayan ama onunda dışında her şeyin sahibi olmak için savaşan/yaşayan kişilerle, kişiliklerle birlikte yaşıyoruz. Sadece yaşam biçimimiz değil inançlarımız, tutkularımız, ahlakımız, düşüncelerimiz zedeleniyor. Şehirlerimiz tıka basa dolarken içlerimizdeki boşluk gittikçe genişliyor. Rastgele Ben’de Engin Geçtan, gittiği her yerde bu boşluğu hem fiziki hem ruh boyutunda görüp değerlendiriyor. Çünkü onun görgüsünde şehir; aidiyetin, kimliğin, özerkliğin, birliğin ve dayanışmanın tüttüğü yer. Kolektif bilinçdışı ve arketip kavramlarıyla çağdaş düşünceye muazzam katkılar sunmuş olan Jung için de insan geçmişiyle bağlantılıdır. Üstelik bu geçmiş sadece kişisel geçmiş değil, ait olduğu toplumun geçmişini de doğrudan içerir. Şimdilerde türlü hamaset ve romantizm edebiyatına konu edilen “geçmiş” yazarlarının derdi fetih değil, ganimettir. “Gönülleri fethedenlerin” torunları ganimet toplamaya şehirlerimizden başlamıştır.
Nereden nereye geldik? Geçtan’dan okuyalım:
Son yıllarda insan, doğanın evcilleştirilemeyeceğini idrak etmiş gibi görünüyor. Çünkü doğa kendisine yapılanların bedelini uzun bir süredir pahalıya ödetmekte, üstelik daha kötülerine hazırlandığını da açıkça belli ederek. Ama artık insan dönüşü olmayan bir yolda ve durmaksızın tüketmek zorunda, kurduğu düzeni başka türlü sürdürebilmesi mümkün değil. Gerekli gereksiz, ama sürekli yeni ürünler üretmek, varolan eskimeden yenisini edinmek. Tüketmek için daha çok talan etmek ve sadece gezegeni değil, stratosferi de çöplüğe çevirmek.
Rastgele Ben‘i, “her yolcu kendi yolunda gerek” diyerek bitiriyor meraklı kedi, iyi yolculuklar diliyor bizlere. İnsan bu sonun akabinde dağılıyor. Eh, dağılmadan toparlanmak mümkün değil, o yüzden bir süre “bırak dağınık kalsın” diyebilmeli. Elbet bir bilge adam çıkar, dağılanları toplar cümleleriyle…
Yağız Gönüler
(Sosyalbilimler.org, 06.06.2018)

Sorunlarla yaşıyorsan çocukluğunu gözden geçir


Çocukken anne-babanızdan korkar mıydınız? Anne-babanıza duygularınızı ve isteklerinizi ifade etmekten çekinir miydiniz? Şimdiki yaşamınızda anne-babanızla fikir ayrılığına düştüğüzde üzüntü ve endişe yaşıyor musunuz? Anne-babanız hâlâ her şeyinize karışıyorlar mı? Bu sorulara cevabınız evetse, çocukluğunuzla ilgili çözülmesi gereken çok ciddi sorunları yüklenmiş hâlde yaşıyorsunuz demektir.

DostoyevskiKaramazov Kardeşler'de Alyoşa'yı öyle bir konuşturur ki roman ansızın roman olmaktan çıkar. Ciddi bir derse dönüşür. Şöyle der Alyoşa: "Şunu bilin ki, şu dünyada yaşamak için iyi bir anıdan, özellikle çocuklukta yaşanmış, ana baba ocağıyla ilgili güzel bir anıdan daha yüce, daha güçlü, daha sağlam, daha yararlı bir şey yoktur. Size terbiye konusunda birçok şeyler söyleyeceklerdir. Oysa belki de çocukluktan bu yana içinizde sakladığınız güzel, kutsal bir anı, belki de terbiyenin en güzel şeklidir. Bir insan bu çeşit birçok anıları toplayıp hayata atılırsa ömrünün sonuna dek kurtulmuş olur. Eğer yüreğimizde sadece bir tek güzel anı kalmışsa o bile bir gün bizim için kurtuluş çaresi olacaktır."

Uzun bir alıntıyla başladık ancak yaşam da zaten upuzun bir alıntıdır, biz ona şerh düşmek için çabalarız. İşte çocukluk da yaşamın kaynağıdır. Yaşam denen o uzun alıntı tüm kaynağını çocuklukta bulur. Kaynak nedir? Bitip tükenmeyen bir su da olabilir kaynak, sürekli başvurulan bir rehber de. Canlı-cansız yaşamının gizemi çocuklukta birikmiştir. Ebeveynlerin ektiği tohumlar çocukluktan itibaren yaşamın her anında farklı biçimde kendini gösterir. Ekilen her tohumun faydalı, verimli olacağını düşünüyorsak büyük bir yanılgıya düşeriz. Öncelikle şunu bilmeliyiz: Çocuk olmak bir haktır. Bir insan çocuk olamadıysa, çocukluğunu tam manasıyla yaşayamadıysa gelecek hayatında çok büyük zorluklarla, sıkıntılarla ve engellerle karşılaşacaktır. Hem ruhsal hem de fiziksel olarak.

Dilimize Ailedeki Şeytan Üçgeni ve Duygusal Şantaj kitapları çevrilen terapist Susan Forward'ın en önemli kitabı hiç şüphe yok ki Zor Bir Ailede BüyümekCraig Buck'la birlikte hazırladıkları bu kitap, "Geçmişi Onarmanın ve Hayatını Geri Kazanmanın Yolları" alt başlığını taşıyor. Kitabın ilk kısmı toksik anne-babaları tanımlıyor. 6 tip toksik anne-baba var. Sürekli kendi problemlerine odaklanıp çocuklarını küçük annelere-babalara dönüştüren yetersiz anne babalar. Çocukların hayatlarına manipülasyonla, suçluluk duygusu katarak ve çok fazla karışarak yön veren kontrolcüler. Alkol ve uyuşturucu gibi bağımlılıkları sebebiyle çocuk sahibi olduğunu bile unutan alkolikler. Çocuklarını sözleriyle döven, sürekli küçümseyen ve aşağılayan sözel tacizciler. İçlerindeki öfkeyi kontrol edemeyip çocuklarını döven fiziksel tacizciler. Yaş ve cinsiyet gözetmeden ahlâk yoksunu bir tavırla cinsel tacizde bulunan, baştan çıkarmaya çalışan ve çocukluğun masumiyetini yok eden cinsel tacizciler. Kitabın ikinci kısmı hangi tip toksik anne-baba ile büyüdüyseniz onun özelinde tedavi yöntemleri ve pratikler sunuyor. İletişim Yayınları'ndan Şubat 2018'de 7. baskısını yapan kitap 327 sayfa ve çok kolay okunabiliyor. Forward şu noktanın üzerine sık sık basıyor: Çocukluğunuzda başınızdan geçenlerden siz sorumlu değilsiniz, sorumlu olduğunuzu düşündüğünüz sürece geleceğiniz daima sorunlu olacaktır, şimdi bir şeyler yapmaya başlarsanız hem geleceğinizi hem de kendi çocuğunuzun geleceğini kurtarabilirsiniz. Çünkü ailenin sadece maddi değil manevi bir mirasıd da vardır. Öfke babadan oğula ve toruna geçebilir. Diktatörlük anneden toruna geçebilir. Bu zincir kırılmadan sağlığa ve huzura kavuşmak mümkün değildir.

Kitabın en etkileyici tarafı, diğer terapistlerin aksine yüzleşmeyi önemsemesi. 55 yaşındaki bir insan çocukken yaşadıkları sebebiyle hayatında ciddi tıkanıklıklar yaşıyorsa, gerektiğinde 45 yıl öncesine dönüp babasıyla-annesiyle hesaplaşmalı diyor Forward. Bu yüz yüze de olabilir, mektupla da olabilir, birinin gözetiminde de olabilir. Şayet anne-baba öldüyse, onları temsil edecek bir sandalye, fotoğraf ya da başka bir şeyle bu yüzleşme sağlanabilir. Başlarda "ilginç" gibi görünen bu pratiğe dair kitapta o kadar çok sonuç hikâyesi var ki insanın okurken tüyleri diken diken olabiliyor.

Çocukken yaşadıklarımızın şiddetinin ve açtığı yaraların farkında olmayabiliriz. Ancak Forward uyarıyor, "ne kadar başarılı olursa olsun, zamanında hasara uğramış her yetişkinin özünde aslında bu çaresiz ve korku dolu çocuk vardır" diyor. Yukarıda manevi mirastan bahsetmiştik, işte terapiye katılan bir danışanın ifadeleri: "Yaşadığım hayatı yaşamaya devam etmek istemiyorum. Kızgın olmak, korkmak istemiyorum. Fakat ne zaman olumlu bir - iki adım atıp kendime bakmaya başlasam, bir şekilde mahvediyorum. Sanki acıdan vazgeçmeye korkuyorum. Acı tanıdık bir duygu."

İnsanın tanıdık olduğu tüm duygular çocukluğuyla ilgilidir. Çünkü önce çocukken tanışırız duygularla. Korkuyla, neşeyle, öfkeyle, mutlulukla, endişeyle, huzurla. Ancak hangi duyguyu nasıl öğrendiğimiz çok önemlidir. "Bir anne baba bir yandan çocuğunu döverken bir yandan ona sevgi sözü veriyorsa; aralarında koparılması çok zor ve çocuk gelişimine aykırı bir ebeveyn çocuk ilişkisi gelişir." derken yazar küçük ama kıymetine paha biçilemez bir örnek de veriyor: "Çocuklarınızdan özür dilediğiniz zaman, onlara kendi duygu ve algılarına güvenmeyi öğretiyorsunuz."

Erkek adam ağlamaz, bizim toplumumuzdaki en tehlikeli ifadelerden biridir. Ağlamanın, kederin, hüznün ve üzüntünün cinsiyeti yoktur. Çocuk eğer gülmesi ve ağlaması gereken bir yerde engellendiyse, neşelenmenin de yas tutmanın da ne olduğunu bilemeyeceğinden çok büyük ruhsal açmazlarla yaşamına devam etmek zorunda kalır. İşin kötüsü bunun kolay kolay farkında da olmaz. Çevresinde bir profesyonel ya da insan psikolojisine meraklı biri yoksa belki de asla. Geçtiğimiz günlerde bir dostum, son zamanlarda kardeşinde önemli bir dikkat bozukluğu ve yalnız kalamama gibi durumların ortaya çıktığını, eksiden hiç arayıp sormayan kardeşinin şimdi her gün aramaya başladığını söyledi. Bu konuda hiçbir uzmanlığım olmamasına rağmen okuduklarımdan ve öğrendiklerimden yola çıkarak birkaç soru sordum. Çıkan sonuç şu oldu: kardeşimiz babasının vefatından hemen yurt dışına, eğitimine dönmek durumunda kalmış. Yani yas sürecini yaşamadan bilinçaltına bu acıyı sürekli bastırmış. Üstelik yurt dışında da yalnız yaşıyormuş. Derken yıllar geçmiş ve fiziksel bozukluklar çıkmış ortaya. İşte Susan Forward da sayfalar boyunca bundan bahsediyor. Birçok fiziksel bozukluk aslında birer sonuçtur. Çocukken yaşanan eksikliklerin ya da aşırılıkların sonucu.

Pandora'nın kutusu çocuklukla meselesi olan herkes için ayağa kaldıracak bir paragrafla bitirelim: "Artık bir seçme şansınız var. Çocukluğunuzu yaşayamadan üzerinize birçok sorumluluğun yüklendiğini itiraf edin. Bu sorumlulukların ağırlığı altında hayat enerjinizin haksız yere azaldığını kabul edin. Kendinize bu şansı tanırsanız, birden varlığının farkında olmadığınız bir hayat gücü rezervine kavuşacaksınız. Bu hayat gücünü şimdiye kadar toksik anne-babanız için harcadınız. Artık bu güçten yararlanma sırası sizde."

Yağız Gönüler
(Millî Gazete, 20.06.2018)

Ayten Teyze'nin Bakkaliyesi

Her yanı ahşap, hüzzam gıcırdayan minik kulübe
Önünde iskemle ve baston, yanında ekmek ve Mushaf
Raflarda eski zamanların tüm ihtiyaçları halka halka
Sanki zikre tutulmuş pirinçle yağ, Ayten Teyze kenarda

Pasparlıktı elleri, sabah güneşini karşılar gibi
Her çocuğa ayrı makamda gülümserdi
Şekerli gülerdi mesela naneli, kolonyalı, bazen mendilli
Çorap vermezdi kimsenin ayaklarına bakmadığından

Ayten Teyze veresiye tutmazdı, hatıraları vardı
Olursa verirsin, olmazsa da sabret derdi
Zaten bugün vardık yarın yok kim kalmış ki
İşte bundan ananemle çok iyi geçinirdi

Ananem hacıydı, dedem değil, ikisi de çok iyiydi
Ananemin elleri titrerdi, dedemin değil, ikisi de çok yorgundu
Ananemin şekeri vardı, dedemin kalbi, ikisi de çok sessizdi
Önce dedem öldü, ananem de onu pek bekletmedi

Dedem ölünce Seiko’su bozuldu hemen, bana verdiler
Bir de yüzüğü vardı içinde dünyanın kiri
Geçen gece Ayten Teyze düşüme iniverdi
Dedem ve anneannem iyiymiş, çok selam söyledi

Bursa'daydık biz, Kumsaz'da, ananem, dedem, ben
Her sabah pişkin ekmek Ayten Teyze'den
Kaça gidiyorsun diye sormazdı, evladım derdi
Onlardan sonra tüm atarilerin jetonu bitti

Yağız Gönüler
(Şiar, 15, Mayıs-Haziran 2018)

Liverpool tribünlerini ayağa kaldıran adam:
Mohamed Salah


Futbolseverler sağ gösterip sol vuran kanat oyuncularını daima çok severler, onlara özel bir ilgi gösterirler. Bilgisayar oyunlarıyla arası iyi olanlar bu tip futbolcuları muhakkak teknik direktörü oldukları takıma transfer ederler ve her maçta oynatmak isterler. Mohamed Salah, sağ kanatta oynayan solak bir futbolcu. 1992 Mısır, Basyoun doğumlu. Mısır’daki Port Said faciası ve orada futbol oynamanın imkânsızlığı, Mısır’daki bazı yetenekleri doğal olarak yurt dışına yönlendirdi. İsviçre ve İngiltere gerek ülke politikaları gerek şartların elverişli olması sebebiyle Mısır’lı birçok futbolcunun çıkış yaptığı liglere sahip. Salah da Basel’de ilk çıkışını yaptı ve bu çıkışta Basel teknik direktörü Murat Yakın’ın ciddi bir inadı söz konusuydu. İsviçre’deki kariyer bilançosu şöyle: 79 maç, 20 gol, 17 asist. Dünya futbolunun Salah ismine dikkat kesildiği tarih ise 2014 yılı. Chelsea 16,50 milyon euro vererek kadrosuna kattı Salah’ı. Chelsea teknik ekibinin yıldız fazlalığından Salah’a çok fazla şans verdiği söylenemez. Nitekim Chelsea kariyeri 19 maçta 2 gol ve 4 asistten ibaret. Sonrasında Fiorentina’ya kiralanıyor Mısırlı futbolcu ve burada kendini gösterme imkânı buluyor: 26 maç, 9 gol, 4 asist.

Chelsea her yıldız adayına yaptığı gibi Salah'ı oradan oraya kiralamaya devam etti. Fiorentina’dan sonra istasyon Roma oldu. Salah, Roma’da “bundan sonra yıldız sağ kanat oyuncularından bahsedilecek olduğunda benim de adım geçecek” dercesine bir mücadele ortaya koydu. Nitekim Temmuz 2016'da Roma, bu büyüleyici yeteneği tapusuyla almak için 15 milyon euro harcadı. 2016/17 sezonu boyunca Salah toplam 41 maçta forma giydi, 19 gol attı ve 15 asist yaptı. Roma kariyer bilançosu ise şöyle: 83 maç, 34 gol, 24 asist.

Roma taraftarı onu sevdi sevmesine ama İngiliz futbol avcıları Salah'a bir kez daha kancayı takmıştı. Kentiyle, kulüp tarihiyle ve taraftarıyla Premier Lig'in belki de dünya üzerinde en sevilen takımı Liverpool Temmuz 2017'de tam 41 milyon euro vererek Salah'ı kadrosuna kattı. Mısırlı, 2017/18 sezonu boyunca öyle bir performans ortaya koydu ki hem Liverpool kulüp tarihine hem de Premier Lig tarihine damgasını vurdu. Kırmızı beyazlı formayla bu sezon toplamda 51 resmi maça çıkan Mo-Salah, 44 gol attı ve 16 asist yaptı. Şimdilerde Transfermarkt bonservis değeri olarak 80 milyon euro dese de olası bir transferinde üç haneli rakam görmek hiç de şaşırtıcı olmayacak. Manchester City’nin şampiyonluğuyla sona eren Premier Lig’de bu sezon 32 gol atan Salah, rekor sahibi bir gol kralı oldu. Daha önce Alan Shearer, Cristiano Ronaldo ve Luis Suarez’in paylaştığı bir sezonda en fazla gol atma rekorunu Salah attığı 32 golle kırmış oldu. Sezon içinde Profesyonel Futbolcular Birliği ve Futbol Yazarları Birliği tarafından Premier Lig’de yılın futbolcusu seçilen Salah, ligin resmi internet sitesinde yapılan oylama neticesinde bir kez daha yılın futbolcusu oldu. Geride bıraktığı isimler şöyle: Manchester City’den Kevin De Bruyne ve Raheem Sterling, Tottenham’dan Harry Kane, Manchester United’dan David De Gea, Burnley’den James Tarkowski.

Tarihte birçok futbolcu, eski takımına karşı sahaya çıkmıştır. Kimi eski takımına gol atmıştır, kimi maç boyunca hırçınlık yapmıştır, kimi de "eski dost" olan taraftarlarla polemiğe girmiştir. İşte tarihler 24 Nisan 2018'i gösterdiğinde Mohamed Salah, Liverpool formasıyla eski takımı Roma karşısındaydı. Yer Liverpool'un sahası Anfield Road. Liverpool'ün 5-2 gibi bir skorla Roma'yı perişan ettiği maçta Salah 2 gol attı, 2 de asist yaptı. Bu maçın rövanşında Roma her ne kadar Liverpool'ü 4-2 yense de ilk maçın skoru münasebetiyle finale gidememiş oldu. Bir gol daha gelip maç uzasa işler belki değişecekti ama olmadı.

Trajik bir hikâye daha eklemiş oldu tarihine Roma. Eski futbolcuları Salah, onların umutlarını çimlere gömmüştü. Peki Roma ne yaptı? Sosyal medya hesaplarından şöyle bir paylaşım yayınladı: "Roma’nın inanılmaz Kiev hayaline son verdin ama sen yeni renklerinle orda olacaksın. Şampiyonlar Ligi finalinde bol şans Salah."[1]

Bir futbolcu bu sevgiyi ancak "hak" edebilir. Sahada varını yoğunu ortaya koyarak, formasının suyunu çıkartarak ve elbette takımına gözle görülür bir skor-oyun katkısı yaparak. Salah hem saha içindeki rakibe saygı duyan, takımına sadık ve 90 dakika emekçi ruhuyla hem de attığı gollerin sonrasındaki abartısız ve "inançlı" sevinçleriyle[2] Roma taraftarlarınca sevilmişti, Liverpool taraftarları ise ona tabiri caizse deli oluyorlar. Salah için ürettikleri bir tezahüratlarında "Biraz daha gol atarsa Müslüman olacağım" ve "Olmak istediğim yer onun oturduğu cami" gibi cümleler yer alıyor.[3]

Kerim Abdül Cabbar ve Muhammed Ali gibi işini en iyi yapan Müslümanlar arasına çoktan girdi Salah. Başarısı ayrı, yaşantısı ayrı konuşuluyor. Onu uçaktayken Kur'an-ı Kerim okurken görmek de mümkün, takım arkadaşı Senegalli Sadio Mane ile saha içinde secde ederken de[4]. Sempatik ve samimi hâli, Liverpool taraftarlarını o kadar etkiledi ki insanlar formalarının arkalarına Salah'ın adını yazdırırken Latin harflerini değil de Arapça harfleri tercih ediyorlar. Ayrıca tribünleri Salah'ı daha çok motive edebilmek için Arapça yazılı pankartlar sokulduğu da görülüyor ki İngiltere için bu bilhassa futbol konusunda neredeyse devrim niteliğinde.

Liverpool her ne kadar Premier Lig'de sezonu zirveden uzakta bitirecek olsa da Salah gol krallığında zirvede. Şampiyonlar Ligi'nde 2018 sezonunda en çok gol atan beş futbolcudan üçü Liverpool oyuncusu. Salah'ın takıma şans getirmesi karşılığında Liverpool taraftarı hemen yeni bir beste yapmış ve "Sen Allah'ın bir lütfusun" demeye getirmiş.[5]

Türk futbolseverlerinin Liverpool sevgisi özellikle 90'lardan sonra yoğunlaşmış bir sevgidir. O kuşak Robbie Fowler, Steve McManaman, Jamie Redknapp, Michael Owen, Sami Hyppia, Jamie Carragher ve Steven Gerrard efsanesiyle birlikte artık bir ismi daha kadroya yazacaktır şüphesiz. Liverpool taraftarlarının kısaca Mo-Salah diyorlar, biz sadece Salah diyeceğiz. Biz derken, tüm Müslümanları kast etmek mümkün. Zira geçtiğimiz ay gittiğimiz Bosna'da sokak aralarında futbol oynayan Müslüman çocuklarının ağzından iki isim çıkıyordu ve bu iki ismin de formaları her yerde satıştaydı: Dzeko, Salah.

Simon Critchley, “Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?” adlı nefis kitabında[6] bu oyunda yenmekle yenilmenin temel mesele olmadığını söyler. Asıl mesele umuttur, “hep yenilenen umut”. Her yeni sezon, her yeni transfer, her yeni teknik direktör, forma ya da stat bir umut olabiliyor, bir umut doğurabiliyor. Çocuklardan yetişkinlere kadar insanlar futbolu içlerindeki umut duygusunu diri tuttuğu için seviyor. Bu bir ütopya ya da illüzyon değil, aksine tertemiz bir gerçek. Umuda ihtiyacımız çok ve bu ihtiyaç bazen 90 dakika içinde güçlenebiliyor, bazen de o 90 dakika içindeki bir hareketle.

Salah gittiği her yerde hem futbolseverlerin hem de Müslümanların umudu oldu, olmaya da devam ediyor. Roma’dan Liverpool’a giderken bile ardında bizler için yeni bir umut bırakmıştı zaten. O umudun adı da yılın en çok konuşulan genç yıldızlarından biri, Cengiz Ünder.


Mo-Salah’ı ilgiyle, sevgiyle takip etmeye devam ederken; Liverpool ve İngiliz futbolunun derinliklerine dalmak isteyenler için iki kitap önererek yazımızı bitirelim. İlki David Winner’ın Kökler adlı kitabı. İngiliz futbolunun yakın tarihinden ilginç sayfalar yeniden masaya seriliyor. Bilhassa 1980 sonrası doğan futbol tutkunları çok sevecek diye düşünüyorum. İkincisiyse Jonathan Wilson ve Scott Murray işbirliğiyle yazılmış bir kitap: Liverpool FC. Kulüp tarihinin en kritik 10 maçı analiz ediliyor ve Liverpool efsanesinin anatomisi ortaya konuyor. Her ikisi de İthaki Yayınları’ndan.

Futbol gittikçe sıkıcı bir hâl alıyor. 30 yılı aşkın bir zamandır endüstriyelleşmeye maruz kalıyor, dünyanın en köklü kulüpleri Arap zenginlerin oyuncağı durumuna düşüyor. Çocuklarına menajerlik oyunlarından “yıldız futbolcuı adayı” bulmayı ödev veren kulüp başkanları iyice ayyuka çıktı. Avrupalı futbol baronları da boş durmuyor elbette, o tutku dolu 90 dakikanın hem içine hem de dışına müdahale ederek işleri iyice çekilmez bir duruma getiriyorlar. İşte bu umutsuz fotoğrafta bizlere umut olan Salah’ın ve onun ardından Roma’da sağ kanadı uçuran Cengiz’in vurdukları her top gol olsun!

[1] https://www.instagram.com/p/BiSgKadH0JZ
[2] https://bit.ly/2KRdJWA
[3] https://www.youtube.com/watch?v=b-icmPutQDk
[4] https://bit.ly/2KRdL0E
[5] https://www.youtube.com/watch?v=uj_bHOD2FI0
[6] Simon Critchley, Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?, Metis Yayınları, Mart 2018

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 33, Haziran 2018)

Ateş Arabaları ya da sporun aynasından hayat

Radyoyla olan ilişkimizin son 20 yılda azalan bir eğri göstermesinin başlıca sebebi sosyal medyanın kuvvetlenmesi olsa gerek. Biraz da sadece dinlemekle yetinmeyip izlemek istememiz de olabilir. Oysa bir dönem radyo programlarıyla yaşardık. Spor programlarının da müzik programlarının da en kalitelileri; belki mekanın rahatlığından ve özgürlüğündan olsa gerek radyolarda yer alırdı. Toplu taşımadan başka bir araç kullanmayan birisi olarak Youtube ve Spotify gibi uygulamaların radyonun yerini çoktan aldığını görebiliyorum. Radyo belki de gülünç geliyor artık insanlara. Oysa hikâyesi varsa programın, çok güzel bir anı olarak kalabiliyor hafızada.

Ateş Arabaları; çekirdek dinleyici kitlesi olan, kalıcı izler bırakmış, sporumuzun ihtiyacı olan düşünme ve eleştirme noktasında ufuk açıcı bir radyo programıydı. NTV radyosunda yayın yapardı. 2014 Sedat Simavi Ödülleri'nde En İyi Radyo Programı dalında birincilik kazanmıştı.

Bir Galatasaraylı olarak Avrupa zaferlerinde aklımda kalan seslerin çoğunun Ercan Taner'e ait olması sebebiyle kendisine özel bir samimiyetim var. Çocukluğun izlerini takip edince Ercan Taner'le sık sık yollarımız kesişiyor. Mert Aydın'ı ise işini gerçekten iş olarak benimsemiş ve böylece bilgisini sürekli derinleştirmiş bir insan olarak tarif edebilirim. Yazıları ve televizyon programları vesilesiyle uzun bir dönem takip etmiş, sonra da ülkemizdeki futbol ortamının seviyesizleşmesi sebebiyle tüm yazarlardan uzaklaştığım gibi kendisinden de uzaklaşmıştım. Ateş Arabaları daha sonra kitap hâline getirildi ve NTV Yayınları tarafından yayınlandı. Sonra da baskılar tükendi, bulunmaz oldu. Zaten NTV Yayınları da kapandı. Şubat 2018'de Profil Kitap'ın yeniden bastığını görünce iştahlandım, bir solukta okudum. Ercan Taner'in önsözde dediği gibi geçmişi yeniden yaşatan ve günümüze farklı bakış getiren bir kitap Ateş Arabaları.

Kitap her ne kadar futbol alakalı olsa da içinde edebiyat, sinema; yani kitaplar ve filmler de geniş bir yer buluyor. Futbolla ilgili konuşmalarda, belirli bir takımın şehir tarihi de inceleniyor, tribün vaziyeti de. Bazı konu başlıklarından örnek verelim: "Asla Yalnız Yürümeyeceksin: Liverpool ve The Beatles", "Umberto Eco, Spor Kitapları, Wembley", "Nadia Comenaci, Sepp Maier, 70'ler ve Terör", "Kuzeyde Bir Spor Ülkesi: İsveç", "80'li Yıllar", "İki Futbol Devi: Barcelona ve Milan", "İki Gol Makinesi: Gerd Müller ve Lionel Messi", "60'lı Yıllar: George Best, The Beatles, JFK", "Dünya Kupası Tarihinden Sayfalar", "Kitaplar, Filmler, Geçmiş Zamanların Parlak Takımları", "Didier Drogba, Ben Johnson, Albert Camus, Baba Hakkı", "Irkçılık, Avrupa Futbolu, Sahada Gelen Ölümler", "Erdoğan Arıca, Naim Süleymanoğlu", "Laureus Ödülleri, Superbowl"...

Sadece Liverpool'un stadı Anfield Road'da değil, birçok statta çalınan, çok hoş bir şarkıdır You Will Never Walk Alone. Ancak bu şarkı Liverpool için yazılmamıştır. 1945'te Rodgers ve Hammerstein'ın Carousel isimli müzikallerinde yer alan bir şarkıdır. Eşini kaybeden bir kadını, kuzeni teselli eder ve "sana destek olacağız, asla yalnız yürümeyeceksin bu hayatı" der. Şarkının Liverpool tribünleriyle buluşmasını Mert Aydın şöyle anlatıyor: "Yıl 1963... Aslında önce 60'ların başında ilginç bir şekilde Manchester United tribünlerinde bu şarkı ilk kez söylenmeye başlıyor. Ama 1963'te Liverpool'lu bir grup Gerry & The Pacemakers bu şarkısı albümlerinde okuyorlar ve daha sonra ilginç bir şey oluyor. Stadın DJ'i, Anfield'da maçlardan önce tribünlere şarkılar çalan DJ, BBC'de o sırada ilk 10'da olan, haftanın en iyi 10 şarkısını sırayla çalıyor ve birinci sıraya geldiğinde You Will Never Walk Alone'u tüm tribünler birlikte söylüyor. Şarkı ilk 10'dan indikten sonra bile tribünler söylemeye devam ediyor. En sonunda Bill Shankly'nin de -o zamanki Liverpool menajeri- onayıyla şarkı bir anlamda neredeyse resmi Liverpool şarkısı halini alıyor."

Radyodaki sohbetin futboldan ansızın edebiyata geçmesi, hem futbol hem de edebiyat sever bir dinleyici için oldukça şaşırtıcı. Mesela Dünya kupaları ve Avrupa kupaları tarihinden bahsederken bir anda Umberto Eco ve onun efsanevî Ortaçağ kitabının bahse konu edilmesi şahane. Ardından 'iyi futbol dilencisi', çok sevdiğim Eduardo Galeano ile onun nefis kitabı Gölgede ve Güneşte Futbol'a değinilmesi pek güzel: "Galeano bir izleyici ama eli kalem tutan bir futbol izleyicisi. Zaman zaman çok amatörce yorumlar da okuyorsunuz. Yani amatörce yorum derken, normal bizim "kahvehane" yorumu dediğimiz yorumlardan da okuyorsunuz. Çünkü zaten profesyonel futbol yorumcusu olma gibi bir hedefi ve iddiası yok. Ama o kadar keyifle yazıyor ki siz de keyifle okuyabiliyorsunuz o belki de çok basit görünen yorumları."

Portekiz ve Hollanda futbolu, özellikle "futbolcu fabrikası" olmalarıyla meşhur. Bu anlamda kitaptaki Benfica, Porto, Sporting Lizbon konulu sayfalar oldukça zenginleştirici. Yine İsveç hakkındaki uzun sohbet de böyle. "İnsanlar ekmek keserken parmağını kesse ambulans giden bir ülkeden bahsediyoruz" diyor Ercan Taner. Ama öyle hikayeler anlatılıyor ki biz Türkler bunları pek bilmiyoruz. Mesela İsveç'te futbol terörünün yüksek boyutlarda olduğunu hiç bilmiyoruz. Tekrar Portekiz'e dönecek olursak, Mert Aydın ilginç bir 'lanet hikâyesi'nden bahsediyor: "Benfica 1961 ve 1962 Şampiyon Kulüpler Kupası'nda üst üste iki yıl Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanıyor. 61'de Barcelona'yı, 62'de Real Madrid'i yenerek. Hani o efsane Madrid'i.. Takımın başında Macar kökenli çok önemli bir futbol direktörü var: Bela Guttman. Benfica ikinci şampiyonluktan sonra Bela Guttman'la yollarını ayırıyor. Guttman da beddua ediyor, diyor ki umarım benden sonra hiç Avrupa şampiyonluğu kazanamazsınız... Benfica 1963'te Milan'la, 1965'te İnter'le, 1968'de Manchester United'la, 1988'de PSV Eidhoven ile ve 1990'da Milan'la Şampiyon Kulüpler Kupası finali oynadı ve hiç birini kazanamadı."

Futbolun endüstriyelleşmesinin sadece taraftarları değil, sporun içinden sesleri de rahatsız ettiğini bilmek gelecek adına umut verici. Mert Aydın bu konuda önemli yorumlar yapıyor. Bir dönem şampiyon takımın alkışlanması gerektiğine dair yapılan yorumların şu anda çok geçersiz olduğunu, henüz o ortamı hazırlayacak ögelerin azlığını ifade ediyor. Diğer taraftan eskiden olduğu gibi derbiden önceki gecelerde 400-500 kişinin bir araya gelip dövüşmesinden artık eser kalmadığını da söylüyor.

Kitaplardan bahsedilirken Mert Aydın ilginç bir konuyu açıyor: O zamanlar henüz anılarını yazmayan Yılmaz Vural, tecrübeleri ve anıları... Kuzeyden güneye, doğudan batıya birçok şehir tanıdı, takım çalıştırdı; insanlar, coğrafyalar, davranışlar ve daha nice konu. Nitekim yazdı da Vural. İnadım İnat dedi. Sadece o değil diğer birçok futbol emekçisi yazsa, okusak diye yorumluyor Aydın. Çok da haklı. Ancak maalesef ki spor insanları arasında eli kalem tutan isimler pek yok bizde. Belki olanlar da kendilerini gizliyorlar. Eşe dosta kitap yazdıranlar da vardır elbette... Ercan Taner'in kitap konusunda önerdiği isimlerden biri de Simon Kuper. Özellikle de Ajax, Hollandalılar ve Savaş.

İşlenen konulardan biri de ırkçılık. Bu önemli konu hakkında, pek düşünülmeyen noktalara temas etmiş Ercan Taner ve Mert Aydın. Taner'in yorumu şöyle: "Irkçılar şunu da belirledi: Futbol her şeyin aynası. Futbol sahalarında yapılacak her şey dünya tarafından görülecek. Yani ırkçı propagandanın içinde bu da yer alıyor. Almanya olsun, İtalya olsun, İspanya'sı olsun. Bu yüzden bu tür ülkelerde bu tarz eylemlerin yapılması için stadyumlar seçiliyor. Stad dışında da sizin yabancı olduğunuzu anladıkları anda, hele siyahî olduğunuzu gördükleri takdirde onların arasına düşerseniz yapacak bir şey kalmıyor; ya hakarete uğruyorsunuz ya da darpla karşı karşıya kalıyorsunuz."

Burada İtalya futbolundan bir gerçeği de hatırlatmak gerek. SS Lazio takımı meşhurdur, bilinir. 1900 yılında İtalyan ordusundan bir grup subay kuruyor Lazio'yu. Takımın en önemli destekçisi ise dönemin İtalya diktatörü Benito Mussolini. Her ne kadar takımın isminde SS harfleri Societa Sportiva olarak resmî kayıtlara geçse de aslında bu harfler Waffen SS 'hatırası'nı yaşatıyor. Waffen SS, SS'in tıpkı Gestapo ve Totenkopf Division gibi bir kolu. Heinrich Himmler tarafından kuruluyor. Giyimleriyle şık, elit ve daha çok 'ajan işi' icraatlarıyla ünlü. Elbette ırkçıydılar ve çok fazla faili meçhul cinayete adları karışmıştı. İtalya'da birçok takım Societa Sportiva kısaltması olan SS harflerini kullandı ama II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Waffen SS akla geliyor diye kaldırdılar. Dolayısıyla Lazio, kulübün kuruluş politikasını ve kurucularını koruyor, tribünü incelendiğinde bu açık biçimde görülür. Hatta bazen ırkçı futbolcuları kadrolarına katıp onları takım kaptanı bile yapıyorlar; Paolo Di Canio gibi. Bu noktada The Sun'daki Richard Forrester imzalı yazı okunabilir.

Ercan Taner'in anlattığı, ırkçılığın tam karşısında bir adamın, Bob Marley'in bir hikâyesiyle bu konunun ağır havasını dağıtalım: "Bob Marley top oynarken ayağında, sol başparmağında bir yara çıkıyor. Ona doktora gitmesi gerektiğini söylüyorlar, çünkü geçmiyor yara. ''Geçer geçer'' diyor ve en sonunda doktora gidiyor. Doktor ''eşine ender rastlanan bir kansere yakalanmışsın'' diyor. Deriyle ilgili olarak parmağını kesmek gerekiyor. Bob Marley inancına göre mezara ayağının ya da hiçbir uzvunun kesilmeden girmesi taraftarıydı. Böylece tedaviyi kesinlikle reddediyor ünlü şarkıcı. Operasyon geçirmesi için bayağı uğraşıyorlar, kabul etmiyor. Daha sonra ABD'ye inerken uçakta fenalaşıp hayata veda ediyor. Bir maç... futbol uğruna ayağında çıkan bir yara belki onun için bir işaret olabilirdi. Ama kaderine razı olmuş ve hayatını kaybetmiş."

Ateş Arabaları kitabı, ismini Hugh Hudson imzalı 1981 yapımı filmden alıyor, Chariots of Fire. Filmin dört Oscar'ı olduğunu belirtelim. Biri Yahudi diğeri Hıristiyan iki İngiliz atletin, 1924 Paris Olimpiyatları'ndaki hikâyesini anlatır. Kitapla birlikte tavsiye olunur.

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 32, Mayıs 2018)