Karanlıktan Sonsuzluğa Uzanan Bir Yol: Endless Path Albümü


Norveç / Oslo'da bulunan Emanuel Vigeland Müzesi, dünyanın en ilginç ve kendine has müzelerinden biri olarak bilinir. Müzenin fizikî birkaç detayı şöyle: dağın tepe noktasına yakın bir yerde bulunuyor, içindeki resimler zarar görmesin diye hiç ışık almıyor, tamamen taş. Bir de hayret verici bir detay: dokunulan her şey 22 saniye uzuyor. Bir duvara dokununca çıkan ses, ağızdan çıkan nefes ve düşünün ki bir enstrümanın feryâdı; tüm bunlar 22 saniye uzayan bir efekt hâlini alıyor. İşte böyle bir mekânda kaydedildi Endless Path, Sonsuz Yol...

Mahsa Vahdat'ın Coşkun Karademir'e Yunus Emre'yi sormasıyla başlıyor albümün hikâyesi. Coşkun, tekke erbabının sıkça kullandığı bir Hz. Mevlana sözüyle cevap verir, "Hangi manevi menzile vardımsa onda bir Türkmen kocasının ayak izini gördüm" der. Eh, Mahsa da aşk ateşine düşer böylece. "Bir Mevlana ve Yunus Emre albümü yapalım, yürüdükleri yolu insanlara anlatalım" der Mahsa. Coşkun ise musikişinaslığıyla prodüktörlüğünü hep yaptığı gibi 'bir' eder, sofraya oturup ekmeği böler gibi kafasında kurar sistemi. Kayıt için mekân fikrini ise KKV Records prodüktörü Erik Hillestad verir. Albümün hikâyesine hem çok yakışacak hem de bu yolculuğu taşıyacak olan Emanuel Vigeland Müzesi'nde karargâh kurulur.


Başyapıt ilan edildi

Bu karargâhtan neler çıktığına değinmeden olmaz. Aşk Neyledi'den Gel Dosta Gidelim Gönül'e, İşidin Ey Ulular'dan Göçtü Kervan'a bugün dahi evlerden tekkelere, arabalardan mobil cihazlara kadar kulaklarını şifaya kabartan her gönlün ruhuna hitap eden eserler var Sonsuz Yol'da. Albümün kayıt esnasından itibaren başlamış aslında sunilikten uzak durmak. Mekânın etkisi, Mahsa'nın sözü, Coşkun'un hem kopuzu hem sözü, diğer sazendelerin emeği ile ortaya dijital ortamın sunduklarından bambaşka bir albüm çıkmış. Bunu özellikle bir dilek gibi ismi olan ilk şarkıdan, Bu Çayırda Çiçek Olsun'dan itibaren hissedebiliyor dinleyici. Ses sanki hem çok uzaktan geliyor, hem de burnumuzun dibinden. Bir ormanın ortasından uğulduyor sazlar, bir mağaranın en sonundan sesleniyor sözler.

Albümün sazendelerini de selamlamak gerek. Türkiye'nin tambur virtüözü Özer Özel, perküsyon ustası Ömer Arslan, neyine kalbiyle üfleyen Mahdi Teimori. İşini aşkla yapan değil, aşkını işe döken insanların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan Endless Path, KKV Records etiketiyle dünya müzik piyasasına adeta tepeden girdi, müzik otoriteleri ve yazarları tarafından başyapıt olarak değerlendirildi ve nihayet 2018’in Top Of The World albümü seçildi. Şükür ki ülkemizde müzik yapımcılığı dendiğinde parmakla gösterilebilecek nadir kuruluşlardan Kalan Müzik de daha önce olduğu gibi Coşkun'un bu projesini sahiplendi ve ülkemizin müzik tutkunlarına sundu.

Coşkun Karademir bir söyleşide albümün karanlıkta kaydedilmesinin çok büyük imkânlar sunduğunu belirtmişti. "Tamamen içimize ait bir albüm. Kendimize ait. Karanlığımıza ait bir albüm." demişti ve şöyle devam etmişti: "Dördümüz karanlıkta birbirini bulmuş aile fertleri gibi olduk. Karanlıkta tuttuk birbirimizin ellerini. Bu mecazi bir tutuş. Aramızda başka bir bağ kuruldu."

Endless Path, her dinlenildiğinde karanlıktan sonsuzluğa götüren bir yol, aynı zamanda bir yoldaş. Coşkun Karademir ise Makam müzik dergisinin kapağındaki ifadeyi olduğu gibi alırsak dünya müzik listelerini sarsan bir Türk.

Albümde emeği geçen herkesin, kadim değerlerimizi müziklerine yansıtırken gösterdikleri başarıları daim olsun.

O hâlde aşk ile dinleyelim...



Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 24.07.2018)

Ahlak, İnsanın Varlığını Sürdürebilme İmkânıdır


Nehri GeçerkenKıbleyi Kaybettiren DönüşümDünyaya Müslümanca BakmakKalbin Akletmesi, Yeni Politik Kültürün Dünyasında ve şimdi de Zaman Dışı Konuşmalar. Hem içeriğiyle tamamen bağlantılı hem de bu çağın hastalıklarına işaret eden isimlerin özenle seçildiği besbelli. Abdurrahman Arslan işte tam da bu yüzden çok kıymetliler arasında bir kıymetli.

Zaman Dışı Konuşmalar, Mayıs 2018 itibariyle Beyan Yayınları tarafından neşredildi. Asım Öz'ün önemli noktalara temas ettiği giriş yazısından sonra birbirinden hassas ve üzerinde daima düşünülmesi elzem olan konulara ayrılan bölümlere, söyleşi formunda akıp giden bir kitap. Abdurrahman Arslan şu konulara, daha önce benzeri görülmemiş yaklaşımlarda bulunuyor ve yeni pencereler açıyor okuyucunun ufkunda: Ahlak, İslâm Ahlakı, Hicret, Hac, Medine Vesikası, Mezhepler, Medeniyet, Siyaset, Sanat, Estetik, Müzik, Sevgi ve Aşk. Özellikle medeniyet ve sonrası, bir sosyolog olarak Arslan'dan en çok yorum beklememiz gereken konuları oluşturuyor kanaatimce. Sanılmasın ki diğer konular hakkında konuşsun istemiyorum ya da istenmiyor, o zaten ahlakı dışarıda tutarak asla yorum yapmıyor. Hicretin, haccın ve Medine vesikasının günümüzde nasıl ve nerede görüldüğüne gerektiğinde sert ifadelerle yanıt veriyor. Hemen kitabın başında, son sayfaya kadar neyi savunduğunu apaçık ortaya koyuyor zaten: "Neyi ahlak çerçevesinde tartıştığımıza bakmamız lazım. Mesela dünyanın büyük çoğunluğunun fakirlik içinde yaşaması bir ahlaksızlıktır."

Söyleşi kitaplarının rutinliğine nazaran soruların neredeyse hiç yer kaplamadığı, sanki cevaplardan birer makale inşa edildiği bir kitap gibi ilerliyor Zaman Dışı Konuşmalar. Bu sebeple benzerlerinin aksine altını çize çize, not ala ala ve yorulmadan okumak mümkün. Kitabın hazırlanışında bu konuya titizlikle yaklaşılmış gibi. Soruların akışı kesmesinin ve sürekli farklı konulara geçiş yapılmasının önüne geçilmiş böylece. Kapağa ise tek kelimeyle hayran kaldım. Umarım Beyan Yayınları'ndaki diğer Abdurrahman Arslan kitapları da bu forma kavuşur. Zira kendisinin fotoğrafım gözüksün, değişik renklerle dikkatler çekilsin gibi 'dertleri' olmadığına inancım tam. Bu bembeyaz kapak, kitabın içindeki eleştirilerin hem çok uzağında hem de çok yakınında bir umudu temsil ediyor sanki.

Temel ihtiyaçlar karşılanmıyorsa ahlaktan bahsedilemez
Abdurrahman Arslan işe ahlakın tanımını yaparak başlıyor. Ahlakla etik birbirine karıştırılmış durumdadır. Etiğin kökeninde toplum vardır, bu yüzden mesleki etik, cinsel etik gibi kavramlar söz konusudur. Toplum bu etikleri değiştirebilir. Dolayısıyla etik 'şartlara uygun' olarak sürekli gözden geçirebilir. Ahlak ise insanın evidir, insan varlığını ahlak denen o evde sürdürür, sürdürebilir. Ahlak bir kurallar bütünü değil, insan varlığını sürdürebilme imkânıdır. Halk etme, yaratma kökünden gelir. Ahlakın değerlerini veriler değil, vahiy oluşturur. "Nasıl yaşamalıyım ya da ne yaparsam doğru davranmış olurum, sorusuna verilmiş bir cevaptır ahlak" der Arslan ve şu uyarıyı da yapar: "Unutmayalım ki insanın temel ihtiyaçlarından her insanın kendisini ve diğer insanların birbirine karşı sorumlu olduğu ya da sorumluluk duygusuyla yaşadığı bir durumdan buraya geldik. Temel ihtiyaçların karşılanmadığı bir toplumda fazla ahlakçı olma hakkımız yok."

Arslan'ın kanaatine göre İslâm ahlakı çerçevesinde anlamın kaynağı insan aklı olamaz, toplum da olamaz. Biz Müslümanlar için anlamın kaynağı vahiydir. Anlam aranacaksa vahiyde aranmalıdır evvela. Güzellik, iyilik, doğruluk ve adalet İslâm'da içkindir. İslâm adaleti ahlakla içkindir. İslâm açısından bir şey iyiyse aynı zamanda güzeldir, doğrudur ve adildir. Bütün bunlar birbirinden ayrıştırılması mümkün olmayan şeylerdir: "Bugün bizim hayatımızda güzel olarak, iyi olarak ve doğru olarak kabul ettiklerimiz bizim hakikatimizden kopuk şeylerdir. Bunu bütünüyle günümüzün sanat anlayışında bulmamız mümkün. Sanat İslâm'ın hakikat telakkisinden kopuk bir şekilde tanımlandığı için Müslümanların bugün sanat peşinde koşarken, aslında kendi hakikatlerinden kopuk bir sanat anlayışını, sanat olarak içselleştirip yapmakta olduklarını görüyoruz."

Her medeniyet özünü dinden alır, din medeniyet kurucudur
Hicretin neden gerçekleştiği ve nelere vesile olduğu konusunda çarpıcı fikirler ortaya koyuyor Arslan. Bu fikirler yeni okumalar yapmak için gayet sağlıklı bir itici güç oluşturuyor. Mesela kent meselesi hicret dahilinde düşünüldüğünde neler söylenebilir? Bir kentin olabilmesi için önce toplumun hafızasının olması gerekir. Bu hafıza kentin kuruluşunda çok hassas bir rol oynar. Ancak her şeyden önce din, kurucudur. Arslan'a göre medeniyeti kuran tek şey dindir. Her medeniyet din eksenlidir ve özünü dinden alır. Deforme olmuş olsa da sekülerleşse de din, medeniyeti inşa eder. Buradan İstanbul'un değişim sürecine baktığımızda dışarıdan gelenlerin değil bizzat içeride yer alanların şehrin dönüşümüne imkân tanıdığını söylenebilir. Ahşap evlerini terk edip Pangaltı ve Osmanbey gibi semtlerde apartmanlara geçenler dışarıdan gelenler değil, ömürlerini İstanbul'da geçirmiş olanlardır. Zira Boğaz'daki kâşaneler de Osmanlı imtiyaz sınıfının Batı'dan kopya ettiği yapılardır. Bugün tarihi dediğimiz yapılar bizim şehir anlayışımızın birer mahsulü değildir.

Alimlerden talebelere dek hicret edilmesini öğütleyen kaynak bize yeni bakış açılarını kazandırmayı, yeni fikirler bulabilmeyi, yeni değerler keşfedebilmeyi sağlar esasında: "Hicret eden insanın zihni berraktır, işin başında ne yaptığını biliyor. Fakat günümüzün nüfus hareketleriyle kente dolan insanın tam tersine zihni alabildiğine karmaşıktır, orada bir berraklık yoktur. Bunun bugün bütün ülkelerde devam ettiğini düşünüyorum. Kendine yabancılaşma, uzaklık, aymazlık, saygısızlık ve aldırmazlığa eşlik eden bir gürültü var. Bununla birlikte bunlar için kestirme bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. İnsanlık bir kriz içinde, sorgulama ve dayanışma olmadan bu krizden çıkmak mümkün değil."

Modernite bir Müslümanın "inşallah" demeden konuşmasıdır
Zamanın ruhuna uymak çağdaş dindarların, muhafazakarların ve hatta tasavvufla meşgul kimselerin bile gerçeği olmuş durumda. Dünya malına, unvanına talip olmak revaçta. Ölüm korkusu ve hatta günah korkusu sebebiyle psikiyatri kliniklerinde haplara muhtaç vaziyette yaşayan nice insanımız var. Hayatın kendisini panteona çevirdiğimizi söylüyor Arslan. Bundan hac ibadeti de payına düşeni alıyor maalesef: "Çok sevdiği dünyayı da kendisi ile beraber götüren insanın Kâbe'ye yaptığı ziyaret -Allahû âlem- günümüzde Hacer'ül Esved'i her zamankinden daha fazla kararmak zorunda bırakmaktadır."

Medeniyet kelimesini Müslümanların bu kadar sık kullanmasına anlam veremeyen Arslan için bu kavram dinden bağımsız bir sosyal var oluşu ifade ediyor. Özgür şehir, sivil toplum gibi başka kavramları da hayatımıza katan medeniyet, projelendirilmiş bir hayattan ibaret. Projelendirilmiş bir hayat ise asla Müslümanca yaşanamaz çünkü böyle bir hayatta Tanrı hesaba katılmaz. Böylece "inşallah" demeyecek ve demeyi unutacak insan da şüphe yok ki kendisine paranoyadan paranoyalar seçecek (Murat Menteş'in Seksapel Seksen Papel şiirine de bir selam gönderelim bu vesileyle).

Müslüman verili hakikatten hareketle dünyayı anlamlandırır
Kitabın son sayfaları, güzellik nazariyesi ve modern dönemde sanatın amacına dair önemli meseleler barındırıyor. Abdurrahman Arslan'a göre günümüzün sanat anlayışı daha çok taklide dayanıyor. Bu durum özellikle sanat ürünü ortaya koyma çabasındaki Müslümanlarda İslâmi sanat gibi çok absürt bir ortamı kuruyor, bu ortam da taklitten ileriye gitmeyen ürünlerin modaya dönüşmesine fırsat tanıyor. Ev dekorasyonundan şahsi aksesuarlarımıza kadar her yerde gördüğümüz harfler bunun küçük bir örneği: "Soyut bir resmin içine 'Elif' ya da 'Mim' harflerini yerleştirdiğinizde o İslâm'a ait bir sanat eseri olmaz; yani bu harfler onu İslâmî kılmaz. Bu sadece ilkellik, görgüsüzlük ve taklit olur."

Modern muhayyilenin sanatı bağımsız bir alan, hakikat arayıcısı ve özgürleştirici olarak değerlendirmiş olması bizde de geniş çapta yankısını buluyor. Batı düşüncesine göre sanat; aydınlatan, bilgilendiren ve dolayısıyla anlam kaynağı olan bir yerde bulunuyor. Oysa bizim telakkimizde sanatın böyle bir anlamı yoktur: "Müslümanın hakikati arama gibi bir niyet ve çabası hiçbir zaman olmamıştır ve olamaz da, zira İslâm'da hakikat aranarak bulunacak bir şey değildir, tersine hakikat Müslümana verilmiştir. Müslüman da bu verili hakikatten hareketle dünyayı anlamlandırır. İkinci husus da bizim için anlam kaynağı dindir, bunun haricinde bir anlam kaynağı kabul edemeyiz. Bu yüzden sanat eseri bize ait anlamı bizim ahlak ve ilkelerimize göre yansıttığında belki sanat eseri sayılabilir. Ama bizzat kendi başına bir anlam kaynağı olma iddiasında bulunamaz... Bizim sanat telakkimizde "güzel" olanın görevi, insana yaratmanın güzelliğini ve onda içkin olan yaratıcının adaletini hatırlatmaktır."

Zaman Dışı Konuşmalar, zamana uymayı umursamayan ve daima hesap zamanını hatırlatan bir bilincin, aynı dertleri yüklenmeye hazır gönüllere hitabı olarak okunabilir.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 20.07.2018)

Dünya Kupası tarihine yolculuk


Maalesef sönük ve keyifsiz bir dünya kupası izliyoruz. Bu yazıyı dergiye yetiştirdiğim gün itibariyle Rusya'da oynanan 2018 Dünya Kupası maçları içindeki tek ilginç sonuç Meksika'nın son şampiyon Almanya'yı 1-0'lık skorla yenmesiydi. Belki bir de Arjantin'in İzlanda'yla 1-1 berabere kalmasını ekleyebiliriz şaşırtıcı sonuçlara. Şunu da belirtmemiz lazım ki ne Almanya ne de Arjantin isimlerine yakışan bir top oynuyorlar. Nerede o tutkulu oyunun sembolü Arjantin, nerede o makine gibi işleyen Almanya. Elbette bunlar sadece ilk maç izlenimleri. Daha bu köprünün altından çok sular akar.

Ülkemizde sıkı futbol kitaplarına genellikle İletişim Yayınları'ndan alışkındık. Daha sonra bu kervana çok güçlü kitaplarla İthaki Yayınları da katılmıştı. Son aylardaysa Profil Kitap futbol tutkunları ve okuyucuları için peş peşe lezzetli kitaplar sundu raflara. Tam da Dünya Kupası kapıya dayandığında futbol yazarlarımız arasında tüm entelektüelliğiyle, bilhassa bu büyülü oyunun tarih-kültür tarafıyla çok güçlü bir dil kurmuş Mert Aydın'dan yepyeni bir kitap geldi: Dünya Kupası Tarihi. Öncelikle kitabın kapağının çok güzel tasarlandığını belirtmek gerek. Ön planda gördüğümüz kupa, ilk Dünya Kupası. Fransız heykeltıraş Abel Lafluer taraafından yapılan ve "Zafer" adı verilen bu kupa 35 santimetre uzunluğunda ve 3 kilo 800 gram ağırlığındaymış. Sekizgen kupanın üzerinde Yunan zafer tanrıçası Nike'yi simgeleyen bir heykelcik bulunuyor. Daha sonra kupa değişiyor. 1971 yılında İtalyan heykeltıraş Silvio Gazzaniga'nın tasarımı beğeniliyor ve 1974'teki turnuvalardan itibaren kullanılmaya başlayıp günümüze kadar geliyor: 36 santimetre yüksekliğinde, 6.175 kilogram ağırlığında, 18 karat, %75'i altın.

Dünya Kupası fikri; 1919'da Fransa Futbol Federasyonu başkanlığına, 1920'de de FIFA başkanlığına seçilen Jules Rimet ile FIFA genel sekreteri Henri Delaunay tarafından ortaya atılıyor. İngilizlerin "bu oyunu biz bulduk, en büyük organizasyonları da biz düzenleriz" raconu hiçbir işe yaramıyor. O zamanlarda en büyük futbol organizasyonu olimpiyatlar fakat bu organizasyonda da profesyoneller yerine amatörler tercih ediliyor. Çeşitli toplantıların ve uzun zaman alan çalışmalar neticesinde nihayet Delaunay'ın "olimpiyatlarda en iyi futbolcuları izleyemiyoruz" çıkışı haklı bir kabul görüyor. 1928'de Amsterdam'da düzenlenen FIFA toplantısında fikir kabul ediliyor ve ilk tarih ile ilk organizasyon ülkesi seçiliyor: 1930, Uruguay.

Neden Uruguay seçiliyor? Çünkü organizasyonu gerçekleştirmek isteyen diğer aday ülkelerden (İtalya, Hollanda, İspanya, İsveç) çok daha şaşırtıcı ve cazip bir teklifte bulunuyor Uruguay: Tüm katılımcı ülkelerin yol ve otel masraflarını karşılamak. Uruguay'ın 1924 ve 1928 Olimpiyat şampiyonu olması da bu sempatikliğinin yanında ekstra güç oluyor. Öte yandan Uruguay, 1930 yılının 100. bağımsızlık yılı olması sebebiyle de turnuvayı son derece ciddiye alıyor ve hazırlıklarına başlıyor. Başkent Montevideo'da yapılan yeni stat (Centenario - Yüzüncü Yıl) turnuvanın ilk maçına yetişemediğinden, ev sahibi Uruguay da bu yeni statta ilk maçını başlangıçtan beş gün sonra yapmak zorunda kalıyor.

İşin kimine göre keyifli kimine göre hazin bir tarafı da şu: 1930 yılı dünyada ekonomik krizlerin, sağlık sorunlarının ve toplumsal bunalımların en ciddi olduğu döneme kapı aralayan bir yıl. Dolayısıyla İtalya, İspanya, Hollanda ve İsveç hemen gelemeyeceklerini açıklıyorlar. Akabinde dönemin en büyük futbol güçleri Avusturya, Macaristan, Almanya, İsviçre ve Çekoslovakya da katılmama kararı alıyorlar. Peki Güney Amerika'ya giden gemide hangi ülkelerin takımları yer alıyor? Fransa, Belçika ve Romanya. Yoldan Brezilya'yı da ekliyorlar gemiye. Öyle bir gemi ki içinde kupa da var. 1930'daki bu ilk turnuvadan sonra adım adım ilerliyor Mert Aydın. Fotoğraflar ve istatistiksel bilgiler de yer alıyor bölüm sonlarında. Böylece her turnuvanın maçları, gol krallarına varıncaya dek arşivlenmiş oluyor.

Türkiye ilk kez 1954'te katılabiliyor bu büyük turnuvaya. Önce İspanya'yla üç defa ön eleme kabilinden maçlar oynuyoruz, son maçta eşitlik bir türlü bozulmayınca iş kuraya kalıyor. Roma'da oynanan üçüncü maçta kurayı bir İtalyan çocuk seçiyor. Franco, "Turchia!" diye bağırarak kura sonucunu açıklayınca da Türkiye, tarihinde ilk defa Dünya Kupası'na katılmış oluyor. Grubumuzda "harika takım" Macaristan, Batı Almanya ve Güney Kore var. Macar takımının o dönemdeki üç efsanesi şöyle: Nandor Hidegkuti, Ferenc Puskas ve 1954'teki turnuvanın gol kralı Sandor Kocsis. Damgasını vuran olay ise "Bern Meydan Muharebesi", Macaristan ile Brezilya arasında oynanan maçtaki büyük kavga. Maçı Macarlar 4-2 kazansa da İngiliz hakem Arthur Ellis'in üç oyuncuyu sahadan atması ve yedek kulübesinden maçı takip eden Puskas'ın elindeki şişeyi Brezilyalı Pinheiro'ya sallamasıyla olaylar başlıyor. 1954'te kupayı Batı Almanya kaldırıyor, finalde Macaristan'ı 3-2 yeniyorlar. Bu aynı zamanda Almanya'nın tarihinde ilk kez kez bir Dünya Kupası kaldırışı. Kupayı kaldıran kaptan Fritz Walter omuzlarda taşınıyor, Mert Aydın ise Macaristan'ın akıbetini şöyle yorumluyor: "Macaristan'ın harika takımı iki yıl sonra dağıldı. Honved takımı yurtdışında turdayken, Sovyetler Birliği ordusu Macaristan'a girdi. Başta Puskas olmak üzere milli takımın yıldızlarının çoğu başka ülkere kaçtı. Macarlar zaman zaman saman alevi parlasalar da, bir daha böyle bir takım yaratamayacaklardı."

2002 Dünya Kupası Kore ve Japonya ortaklığında oynandı. Türkiye olarak biz de ikinci ve ne yazık ki son kez kupada yer aldık. 2006, 2010, 2014, 2018 turnuvalarını televizyon ekranlarından izleyen bizim nesil (1980 ve sonrası doğanlar) bu duruma fazla celallense de ihtiyarlar hemen müdahale ederdi "ya hu biz sanki kaç kere gördük!" diye. 2002 gerçekten futbol adına muazzam günler geçirdiğimiz bir turnuvaydı. Kadromuzun çekirdek adamları şöyleydi: Rüştü Reçber, Alpay Özalan, Ümit Davala, İlhan Mansız, Bülent Korkmaz, Hakan Şükür, Fatih Akyel, Yıldıray Baştürk, Tugay Kerimoğlu, Emre Belözoğlu, Ergün Penbe. Kel kafası ve futboluyla turnuvaya damgasını vuran oyuncumuz ise Hasan Şaş olmuştu. Özellikle Brezilya'ya karşı attığı golden sonraki sevincindeki ciddi yüz ifadesi dünya medyasında ilgi görmüştü. Ümit Davala ise Çin'e attığı golden çok "Mohikan modeli" saçıyla konuşulmuştu.2002'de bu saç stiline sahip iki futbolcu daha vardı: Clint Mathis ve Christian Ziege.

Hatırlıyorum da o yıllardan itibaren adım adım futbol sahnesine veda eden ne büyük isimler izlemiştik sahada. Birkaçını saymak elzem: Danimarka'nın golcüsü John Dahl Tomasson, Senegal'in yıldızı El Hadji Diouf, Uruguay'ın iki ustası Alvaro Recoba ve Diego Forlan, İspanya'nın gol makinesi Raul, Paraguay'a mucize yaşatan Nelson Cuevas, Polonya tarihinin ilk siyahî millî oyuncusu Emmanuel Olisadebe, Portekiz'in virtüözleri Luis Figo ve Rui Costa ile golcüleri Nuno Gomes, Güney Kore'nin ülke anlamında dahi yıldızını parlatan Park Ji-sung, sadece Arjantin futbolunun değil belki de dünyanın en süper üçlüsü Sebastian Veron, Diego Simeone ve Hernan Crespo, İsveç'in büyük golcüsü Henrik Larsson, İngilizlerin "küçük" mucizesi Michael Owen ile defansın belkemiği Sol Campbell, İtalyan yıldızlar Christian Vieri ile Francesco Totti, Japonya'da tanınıp mahalle maçlarımızda bile ismi zikredilir olan Hidetoshi Nakata ve unutmadan Ronaldinho, Denilson, Oliver Kahn, Michael Ballack... Kupayı kaldıran takım Brezilya'ydı. 8 gol atıp kral olan ise hâlâ üstüne tanımadığım isim: Ronaldo. Turnuva sonundaki en iyi 16 karmasına iki oyuncu vermiştik: Rüştü ve Hasan. Üçüncülük maçında Hakan Şükür'ün 11. saniyede attığı gol ise, turnuva tarihinin en erken golü olarak kayıtlara geçmişti.

456 sayfalık bu kitap hem Dünya Kupası tarihini avuçlarımıza getiriyor hem de tadına doyulmaz bir yolculuk yaşatıyor. Üstelik seyir zevki de son derece yüksek. Şöyle kapatalım: 2018 bol gollü olsun, hak eden kazansın, teknoloji çok fazla müdahale etmesin şu güzel oyuna...

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 34, Temmuz 2018)

Müslüman Psikologlar Önce Müslüman, Sonra Psikolog Olduklarını Unutmamalı


1970'ler, Müslüman coğrafyasında doktorlardan öğrencilere kadar hem tıpta hem de eğitimde önemli gelişmelere sahne olduğu bir dönem. Amerika Birleşik Devletleri ve Kana Müslüman Sosyal Bilimciler Derneği (AMSS) içinde İslami Psikoloji dalının oluşturulması, ABD'de İslam ve Psikoloji üzerine ilk sempozyumun düzenlenmesi, er-Reşat Enstitüsü'nün kurulması, Riyad Üniversitesi'nde Psikoloji ve İslam üzerine ilk kez uluslararası bir sempozyum düzenlenmesi bu döneme rastlar. İşte Malik Bedri de bahse konu edeceğimiz ve sonradan kitaba dönüşen tebliğini 1975 yılındaki AMSS kongresinde sunar. Başlığı da şöyledir: Kertenkele Deliğindeki Müslüman Psikologlar.

Bedri, bu başlıktaki 'kertenkele deliği'ni, Peygamberimizin (sav) bir hadisinden alır. Resûl-i Ekrem, bazı Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların özelliklerini taklit etmeyi âdet hâline getirmesi konusunda şu uyarıyı yapar: "Onlar bir kertenkele deliğine girseler, sizler de onları takip edeceksiniz." [Sahihi Müslim, Kitabu'l-İlm, Bâb Etbau's-Sünen, Hadis no: 2669]

İdeolojiler ve inançlar mahcubiyet sebebi olmamalı
Müslüman psikologların özellikle dünyanın farklı coğrafyalarında psikoloji eğitimi gördükten sonra dinlerini arka plana atıp prestijli bir yaşam uğruna batı kavramlarına körü körüne bağlanması karşısında Bedri bu tebliği hazırlar. 'Prestijli bilim şemsiyesi' özellikle kendi ülkelerine döndüklerinde Müslüman psikologların afallamasına sebep olur çünkü gerçek, batının dikte ettiği ve mutlak gerçek olarak sunduğu bilgilerden, pratiklerden çok daha ötede bir yerdedir. Söz konusu tıp olduğunda doktorların alanları, aldıkları eğitimin kendi coğrafyalarında uygulanması konusunda zıtlık teşkil edebilmektedir. Örneğin İngiltere'de cerrahi eğitimi gören bir Pakistanlı ülkesine döndüğünde hiç adaptasyon sorunu yaşamaz. Ancak Almanya'da psikoloji eğitimi gören bir İranlı ülkesinde kollarını sıvadığında büyük bir çukurun içine düştüğünü hissedecektir. Bedri bu noktada tıpkı Freud'un öğrencisi olmasına rağmen farklı bir ekol inşa eden Jung ya da Karen Horney ve Erich Fromm gibi düşünür: Kültürel değişiklikler kitlelerin psikolojisini ciddi biçimde etkilemektedir.

Batı, ruhu devre dışı bıraktığından beri onun psikolojisi de ruhsuz bir ruhbilim hâline dönüşmüştür Malik Bedri'ye göre. Dolayısıyla pekiştirme, edimsel koşullanma, yansıtma, nefret ettirme, duyarsızlaştırma gibi pratiklerle başta Oedipus kompleksi olmak üzere Freudyen kuramlar üzerine çalışırken Müslüman psikologlara çok önemli bir hatırlatma yapar: "Müslüman davranış bilimcileri kendi ideoloji ve inançları hususunda mahcubiyet duymamalıdırlar."

Çocuk her zaman haklı değil
Mahya Yayıncılık tarafından Nisan 2018'de neşredilen Müslüman Psikologların Çıkmazı (1. Baskı, İstanbul 1984, İnsan Yayınları) Müslüman hassasiyetlerini ve dini emirleri hatırlatarak nasıl psikologluk yapılabileceğini bazen yumuşak bazen de çok sert tonlarla anlatıyor. Prof. Malik Bedri, sosyal bilimlerin İslamlaştırılması hareketinin öncülerine ithaf ediyor kitabını: Mevdudi, Seyyid Kutub, Muhammed Kutub, Meryem Cemile... İrem Nur Kaya'nın dilimize kazandırdığı eser 112 sayfa. Sunuş yazısını Selçuk Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Mustafa Şahin hazırlamış. Şahin bu kitabı okuduktan sonra cerrahi uzmanı olmaktan vazgeçip psikiyatrist olmak üzere Ayhan Songar hocanın yanında eğitim almayı düşündüğünü belirtiyor. Sonunda yine cerrah olsa da kitabın şu uyarısını öğrenciler(in)e sık sık iletiyor: "Batılı değerlere göre yetişmiş sosyal bilimcilere toplumu teslim ettiğimiz zaman sorunlar yaşamaktayız. Çünkü inanç ve değer yargılarımızla örtüşmeyen uygulamalar ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle sizler, bu toplumun değerlerine sahip çıkacak sosyal bilimciler olmalısınız ve geçmişimize uygun bir geleceği sizler kurmalısınız."

Günümüzde Freudyen yaklaşımları tek gerçek olarak kabul eden psikologların birçok çocuğun geleneklerinden uzak ve dolayısıyla çatışmacı büyümesine, ailelerin birkaç sorunun akabinde hemen boşanmaya karar vermesine sebep olduğundan yakınıyor Bedri. Ona göre insanın manevi yönünü dışlayan kriterler, özellikle maddecilikle körleştirilmiş ya da körleştirilen toplumlarda çok çabuk etki edebiliyor. Orta doğu toplumlarında bu anlamda büyük problemler ortaya çıkabiliyor. Bedri burada Kur'an ayetleriyle hadisleri önemsemeyen bir Müslüman psikologlar zümresinden bahsediyor ve bu zümrenin gittikçe genişlemesini oldukça tehlikeli buluyor. "Çocuk her zaman haklıdır", "çocuk olağandışı bir hareket yaparsa görme, bir şey söyleme", "çocuk hiçbir konuda sıkılmamalı" gibi Freudyen telkinlerin özellikle Müslüman ailelerde büyük arızalara yol açtığını çeşitli örneklerle aktaran Bedri karma eğitimin batıda bile sorgulandığını çünkü bu eğitimin geleneksel metodun aksine faydadan çok zarar verdiğini söylüyor. Bu anlamda sadece batıda yayınlanan kitaplarla yol alan psikologların gerçekten kertenkele deliğine girdiğini ve bu deliği gittikçe derinleştirdiklerini ifade ediyor.

Kulluk bizim ruhumuza işlenmiş
Zannedilmesin ki Malik Bedri tüm kitabında ve fikirlerinde Freud ile temsilcilerini eleştiriyor. Aksine bu çığır açan isimlerden elbette yararlanılması gerektiğini fakat önce gelenek ve inanç filtresinin kullanılmasının şart olduğunu belirtiyor. "Freudyen Kuyunun Zifiri Karanlığı" başlıklı bölüm dikkatle ve tekrar tekrar okunması gerekiyor. Freud'un dini gelişimle ilgili ateist teorisinin karşısına bir Müslüman psikoloğun mutlaka İslami bir perspektif geliştirmesi gerektiğini izah ediyor: "Freud, çocuğun babasına karşı olan duygularını Oedipus kompleksini geliştirmek için kullanıyor. Bir Müslüman ise aynı bilgiyi (çocuğun babasına karşı olan duygularını) kullanarak, fıtrat üzerine bir teori geliştirmek için kullanabilir. Kısacası, aynı veriyi gözlemleyip kayıt altına alarak, hem İslami hem de gayri İslami bir teori geliştirilebilir. İslam'ın tasvir ettiği şekliyle fıtratı, Allah'ın bizi dünyaya göndermeden evvel ruhlarımızla yaptığı anlaşma [Araf, 7/12] olarak özetleyebiliriz. Dolayısıyla, Allah'a "kulluk" bizim psişemize ve ruhumuza işlenmiş, sistemimize kodlanmıştır. Eğer bu dünyada Allah'a kul olunmazsa, doğuşumuzla beraber getirdiğimiz bu kulluk fıtratı bizi başka şeylere kul olmaya sevk eder. Çocuğun anne babasını ve esrarengiz güçleri yüceltmesi, onları bir tanrı gibi görmesi, bu doğal duygunun yani kulluk duygusunun sistemimizde köklü olarak yerleşik olduğunun kanıtıdır."

Batı'da Freud'un tahtından indirilmesi konusunda önemli bilgileren aktaran Bedri'ye göre onun nevrozu anlama ve tedavi etme teorisinin başarılı olduğuna dair kendi iddialarından başka bir dayanağı yoktur. Kimi psikologlara göreyse Freud teorilerini öyle bir şekilde hazırlıyor ki bunların reddedilmesi mümkün olmuyor. Bedri şu örneği veriyor: Terapist size bir duyguya sahip olduğunuzu söylediğinde kabul ederseniz bu durumda o zaten haklıdır. Kabul etmezseniz "bu duygular sizin bilinçaltınızdadır ve siz bir ego savunması mekanizması olan karşıt tepkiyle bilinçaltındaki bu duygularınızı bilinçli bir şekilde inkâr etmektesiniz" der ve yine haklı olur. Hans Jurgen Eysenck'e psikanaliz hakkında "Bu teorilerde doğru olanların hiçbiri yeni değil, yeni olan her ne varsa, onlar da doğru değildir" dedirten durum tamamen budur.

Varoluşçuları takip etmek önemli
Müslüman toplumlarda "kâfir Batı psikolojisine ihtiyacımız yoktur" bahanesiyle Batı yöntemlerini tamamen reddetmenin tehlikelerine de işaret eden Malik Bedri, İslam'ın hizmetinde psikoterapi yapmanın nasıl mümkün olabileceğine dair çözümlemeler de sunuyor kitabında. Hatta bu anlamda bazı psikologları ve psikoterapistleri de hususiyetle işaret ediyor. Özellikle hümanist ve varoluşçu modeli benimsemiş isimlerin çalışmalarının çok değerli olduğunu söylüyor: Carl Gustav Jung, Gordon Allport, Abraham Maslow, Carl Rogers, Viktor Frankl...

Kitabın son bölümü "Delikten çıkmalarına nasıl yardım edebiliriz?" başlığını taşıyor. Burada üç evre var. İlki heyecanlık evresi: Öğrenci büyük isimlerin pratiklerini öğrenip çevresinde küçük çapta da olsa uygulamaya başlar. Sonuç aldıkça büyülenir ve bu isimleri hayatında başrole koyarken dini yaşamını arka plana atar. Özellikle çevresindeki insanlardan takdir gördükçe heyecanı daha da artar ve hem Freudyen hem de Müslüman kişilikten oluşan bir çift kişilikle kertenkele deliğine girer. Burada kurtarıcı olan ikinci evredir, uzlaşma evresi: "İslam'la Jung'un teorileri arasında ciddi hiçbir çatışmanın olmadığını memnuniyetle ifade edebilirler veya kişilik yapısının "id-ego-süper ego" bileşenlerinden meydana geldiği şeklindeki Freudyen teoriyi Kur'an'ın desteklediğini bile ileri sürebilirler. Görüşlerini kanıtlamak için "nefs" (benlik veya ruh) "nefs-i emmare" (kötü şeyler yapmayı emreden nefs) ve "nefs-i levvame" (pişmanlık içinde kendini suçlayan nefs) gibi kavramlardan bahseden Kur'an ayetlerini örnek olarak gösterebilirler."

Müslüman psikolog her zaman dinini gözetmeli
Üçüncü evre kertenkele deliğinden çıkmayı sağlar, özgürleşme evresi: Modern psikoloji ile İslam'ın yüzeysel benzerlikler gösterse de temelinde tamamen farklı kavramlara ve yapıya sahip olduğunun farkına varmakla başlar. İnanç yeniden psikolojinin üstüne çıkar. "Bu evrede, öncelikle Müslüman, sonra psikolog olduklarının farkına varmalıdırlar" diyor Bedri ve şöyle devam ediyor: "Her şeyi bildikleri, insan zihninin "uzmanı" oldukları iddiasını bırakıp, alçak gönüllülükle Müslümanlara yardım etmelidirler. İslam hakkındaki yanlış görüşlerini düzeltmek için daha pek çok şey yapmaları ve bu konuda yüceler yücesi Allah'a güvenmeleri gerekir."

Her şeye rağmen, özellikle yaşlı Müslüman psikologların kertenkele deliğinden çıkmak için hiçbir şey yapmayacaklarını, çünkü dini kimliklerini yüksek statü kazanmaları karşısında bir engel olarak gördüklerini söylüyor Bedri. Kendilerini, Freudyen kuramları ve unvanlarını İslam'dan daha fazla seven bu kitle için "onları kendilerine layık gördükleri rahmetsiz mezar çukurlarında bırakmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yoktur" diyor ve şu ayet-i kerimeyi hatırlatıyor: "Ölülerle diriler de eşit olmaz. Gerçi Allah, her dilediğine işittirirse de sen, kabirlerdekine işittirecek değilsin." [Fatır, 35/22]

Müslüman Psikologların Çıkmazı, bu toprakların psikologlarına da gayet makul ve haklı bir tonla "dininizi ve dindar danışanlarınızı gözetiniz" uyarısı yapıyor.


Yağız Gönüler
(Dunyabizim, 12.07.2018)

Türk Edebiyatından En Etkileyici Roman ve Hikaye
Giriş Cümleleri


Bazı eserler daha ilk cümlelerinden sizi yakalar, kendi içine çeker. Etkileyiciliğiyle birkaç kez dönüp dönüp okutur. İşte o cümleleri, Türk edebiyatından en etkileyici buldukları 5 roman/hikaye girişini Dünyabizim yazarlarına sorduk. Kendilerine katkıları için teşekkür ediyoruz.

Yağız Gönüler’in seçtikleri:

1. Yeniyetmeliğimde (bu yeniyetmelik de nasıl şeyse yeniliği gidiyor kendisi eskiden kalma bir yetememeliğe dönüşerek hep kalıyor) belki biraz daha da evveli, bıngıldağım yeni kapanmışken, nedenini şimdi bilemeyeceğim, daha doğrusu şimdi aslı ile alakasız atıp tutmayayım diye uzatmıyorum, bir saz çalmaya heveslenmiştim. (Zamanın Farkında, Şule Gürbüz)


2. Ev içleri zonklamalı damarıymış ömrün. (Karayel Üşümesi, Berna Durmaz)



3. İnsan, yaralı bir hayvandır. Ben Hilmi Aydın, pamuksu, beyaz bulutların salındığı gökyüzünün altında, dallarını beni korumak istercesine aşağı sarkıtmış olan şu devasa söğüt ağacının dibinde, alnımın ortasında bir kurşun deliği ile yatıyorum. Yaralıyım. Bu seferki sahici. (Dünyadan Aşağı, Gaye Boralıoğlu)


4. Bu cümle, yazmayı öğrendiğimin kanıtıdır. Bu cümleyse, okumaya devam ettiğinin kanıtı. Birlikte, iki kanıtı olan bir suç işleyeceğiz. Bir hayata son vereceğiz. Ancak korkma. Do­ğum yeri belli olmayan ölümün serpilişi o kadar yavaş olacak ki ölenin kim olduğunu anlamayacaksın, işlediğin bir suçtan ötürü, belki de ilk kez pişmanlık duymayacaksın. Belki de o gün geldiğinde, bir hayata son vermenin suç olmadığına inanacaksın. Ancak şimdi titrediğini biliyorum. Elindeki kâğıdı tutmayı sürdürmekle yırtıp atmak arasında hangi hızla gi­dip geldiğini rüzgârından hissedebiliyorum. (Azil, Hakan Günday)


5. İçimdeki ses uzaklara çekilmişti. (Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş)

Dunyabizim.com, 26.06.2018

Dünyanın En Endişeli Şarkısı


Ben iki nokta üst üste endişeliyim
Cepsiz yeleklere tutkunum kor avuçlara
Ölümü ıskalamış arabalara uzun bakarım
Kulağıma sessizliği küpe etmeden
Bahçeler ararım endişemi gezdirecek

Nalburlar, kuaförler, ayakkabı boyacıları
Karşıdan karşıya geçerken bir çocuk
Madene tekrar inerken o kara adam
Eve dönerken güvercine selam veren kadın
Ben iki nokta üst üste endişeliyim

Kar topu oynardı bulutlar kimse duymazdı
Yenidoğanlar şehre şefaat ederken kimse bilmezdi
Yağmur ancak kırmızı ışıkta rahmete dönüşürdü
Perdeyi tamam Euripides açmıştı hatırladım:
İnsan endişeden yaratılmıştır*

Trompet de endişelidir Beyrut da İbrahim**
Oğluma Ömer dedim dünya aynı dünya
Her gün yeni bir put diken kim

* Sen Aydınlatırsın Geceyi, 2013
** Ibrahim Maalouf, Beirut

Yağız Gönüler
(Dergâh, 339, Mayıs 2018)

Kaybolan çocukluk


Çocuğu anlamak, insanı anlamaktır. Çocuğu düşünmek, insanı düşünmektir. Çocuğu konuşmak, insanı konuşmaktır.” Peki, bizler çocuğa dair neler yapıyoruz hayatımızda? Dijital kalelerimizin ardındaki dünyalarına hapsedilen çocuklar, özlerinde var olan ağaca çıkma, denize taş atma, sokakta oyun oynama yetilerini gün geçtikçe daha da kaybediyorlar. Ağaçlara, sulara, dağlara, ateşe anlamlar yükleyip onların da ruhları olduğunu düşünen ataların torunları bugün tablet ile TV arasında sıkışmış, ateşi evde yanan set üstü ocaktan; suyu musluktan; dağları ise televizyonlardan izliyor artık. Sokaklar ise çoktan kaybedilmiş durumda.

Evet 90’lı yıllarda son maçına çıkan çocuklar, beşte devre onda biter derken bunu kastetmiyorlardı belki ama vinçler, iş makinaları ve beton yığınları onuncu golünü çoktan attı bile. Mağlup olan çocuklar ise şimdilerde büyüdüler ve baba oldular. İşte o son golü yiyen takımın belki de en önemli oyuncusuydu Yağız Gönüler. Yazar kimliği ile babalık duygusunu birleştirerek cümlelerini ilmik ilmik nakşetmiş Unuttun Ama Çocuktun kitabında. Bir babanın endişelerinin anlatıldığı eser; dil, mekân, zaman, teknoloji, bir soruşturma başlıkları altında beş bölüme ayrılmış. Bu bölümlerde birçok düşünürü, yazarı, çocuk eğitimiyle ilgili akademisyeni görebiliyoruz. Turgut Cansever’i okuyoruz mesela. Ufki şehirlere duyulan hasret aslında geleceğimize dair duyduğumuz kaygıların bir sonucu. Çünkü ufki şehirde Türk mahalleleri var, bize ait sokaklar, oyun alanları var. Bu oyun alanları girişlerinde tabelası olmayan ancak çocukların yaratıcılıklarıyla şekillenen boş araziler, üzerine çıkılacak ağaçlar, kenarında oynanacak dereler, nehirler… Gülten Akın: “Evleri yüksek kurdular / cama, betona boğdular / usumuzdaydı unuttuk / topraktan uzakta kaldı / toprağa bağlı olanlar” derken ne kadar da haklıydı… Yola gidenin ardından eldeki tasla toprağa su döken teyzeler şimdilerde dedikodu programları izler oldular. Çocuklara aktarılacak olan kültürel birikim hurdacıya sattığımız tel dolapların içine yüklendi ve gitti. Amerikan mutfak adı verilen ve bir aralar ülkemizde de moda hâline gelen mutfak tipi, mutfakları fabrika gibi işleten Türk kadınına önce birer mikrodalga fırın aldırdı ve sonra düzen bozuldu. Geleneklerinden uzaklaşan milletler, kısa zaman içerisinde küreselleşmenin ağına düşmüş birer örümcek hâline geliyorlar. Bu bağlamda; geleneğin ve kültürün taşıyıcısı olan aile kurumuna yönelik analizleriyle de kitabın ayrı bir önemi bulunmaktadır.

Gönüler’in bir önceki kitabı olan ve yine Karakum Yayınevi tarafından yayımlanan Şarkısı Biten Şehir’de, yazarın ayrıntılı bir incelemeyle ele aldığı kent algısı temasına bu kitapta az da olsa yer verilmiş. Çocukluğumuzun en haşarı dönemlerinde çok gürültü yapınca bazı amcaların ve teyzelerin “gidin ötede oynayın” sözlerini anımsatıyor bizlere ve ekliyor; aslında ötesi denilen yer, olmayan bir mekân ve hiç yaşanılmaması gereken bir zaman dilimini işaret ediyordu. Dolayısıyla zaman ve mekâna dair yazılarda da çocukluğun ve şehirlerin yok oluşundan dem vuruluyor. Teknoloji, kitabın dördüncü bölümü ve burada teknoloji ile çocuğun belki de çocukluğun soğuk savaşından söz eden Gönüler, hafızaların tükendiğini ve dikkatlerin dağıldığından yakınıyor. Yakınmalar, hatalar, sıkıntılar; peki çözüm yolu nerede? Kitabın beşinci ve son kısmı işte kitapta söz konusu olan çocuk-şehir-medeniyet üçlemesine dair sorunlara çözüm önerileri sunuyor. Bu çözümler sıralanırken ebeveynlerin hataları da okuyucuya aktarılıyor. Bu bölümde yazar, alanlarında uzman olan birçok kişiyle söyleşmiş. Prof. Dr. Erol Göka, Prof. Dr. Kemal Sayar, Psikolog Cihan Çelik, çocuk eğitimi konusunda yazarın röportaj yaptığı isimler arasında yer alıyor. Çözüm önerileri arasında çocukları 3T’den uzak tutmak da var. Ne mi bunlar? Televizyon, tablet, telefon. Bunları kontrol etmeli, çocuğu doğaya çıkarmalı, sohbet etmesini sağlamalı… Çünkü doğada nesli tükenen ağaçlar, otlar ya da hayvanlar değil; nesli tükenen varlık: insanın ta kendisi. Akranlarından çok ekranları gören çocuk ne derece mutlu olabilir? Ne ile yetinebilir? Bir musibetin bin nasihatten daha etkili olduğunu savunan ataların bu sözündeki hikmet şuydu aslında: yaşa, deneyimle, kaybet ve yeniden ayağa kalk. Oysaki şimdi hiçbir şeyi tecrübe edemeyen çocuk kaybetmeye tahammül bile edemiyor, sonuç ise hüsran. Gönüler’in kitabını okuyan her anne, baba, eğitimci öncelikle kendi iç hesaplaşmasını yapmak zorunda kalıyor. Yazarın eleştirileri aslında okurun kendi kendine soru sormasına neden oluyor? Çünkü kitapta anlatılan başkasının değil bizzat okurun öyküsüdür ve okuyucu da bu öykü içerisinde hangi rolde olduğunu tespit ederek kendi boy aynasına bakmak zorundadır. 

Kitap, arka kapağında da yazdığı gibi özetle “Geleceğe dair hayal kurarken çocuklardan ve çocukluktan bahsetmiyorsak, o gelecekten umut bekleyemeyiz. İçinde çocuğun ve çocukluğun olmadığı bir gelecek hayali, umutsuz ve ruhsuz bir geleceği işaret eder. Çocuklarımızı böyle bir geleceğe teslim edemeyiz. Onlara dair sorular sorarak işe başlamalıyız. Eğer doğru çözümler arıyorsak en önce doğru soruları sorabilme yeteneği kazanmalıyız. Eleştirmeyi, derinlemesine düşünmeyi asla terk etmemeliyiz. Bu çağda sorulacak doğru soruların hepsinde olduğu gibi aranacak cevaplar arasında da çocuklar ve çocukluk muhakkak yer almalıdır.” ana fikri doğrultusunda kaleme alınmış. Kitap, tüm büyümüş çocuklara unuttukları bir şeyi bir zamanlar çocuk olduklarını hatırlatıyor. Nâzım’ın dediği gibi, ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz ya da dünyamıza inecek ölüm. Bizler; çocuklarımıza teneffüs ettikleri bu yaşamı güzel kılmak, dünyayı daha da yaşanabilir bir yer yapabilmek için emek vermeye devam ettikçe, umut var olacaktır. Çocukların şeker yiyebilme ümidini yüreğinde saklı tutan eğitimcilerin ve özellikle de babaların bu kitabı okuduktan sonra endişelerinden sıyrılacağını söyleyebilirim. 

Ömer Ünal
(Aydınlık Kitap, Nisan 2018)

Bir şehrin şarkısı susturulunca

Kadim şehirler, yerlerini ruhsuz kentlere bıraktı. Yağız Gönüler’in “Şarkısı Biten Şehir” adlı kitabı tam da bu noktayı anlatıyor. Şehirlerin kadim ahenklerinin bittiği, mahallelerin yerini apartman ve sitelerin aldığı bir zamanda Gönüler bize “Neyi kaybettiğini hatırla” ihtarında bulunuyor.

Nasıl şehirlerde yaşadığımız nasıl insanlar olduğumuzdan bağımsız bir soru değil. Hacı Bayramı Veli, “Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında” derken şehrin inşasıyla o şehirde yaşayan şahsiyetlerin yetiştirilmesi arasındaki bağı vurgular. Bu noktada bizim dahi yapıldığımız beton ve çelik arasındaki yerimizin sorgulanması gerekiyor. Yağız Gönüler’in Şarkısı Biten Şehir adlı kitabı bu sorgulanmanın tezahürlerinden biri.

Tabii ki şehirlerin hangi malzeme ile yapıldığından daha önemli ve kritik olan soru “Şehirlerimiz hangi düşüncenin ürünü?” sorusu ve kitap da tam bu sorudan başlıyor. Yağız Gönüler; Turgut Cansever, Sadettin Ökten, Akif Emre, İbrahim Zeyd Gerçik gibi bu soruyu mesele haline getiren yazarların eserlerini esaslı bir şekilde okuyarak kitap boyunca bu sorunun peşine düşüyor.

Şarkısı Biten Şehir'in bir güzelliği de röportajlar. Yağız Gönüler, “ben” diye başlayıp “ben” diye bitiren biri değil. Yaptığı alıntıları küçük müdalelerle kendisinin kılmaya tenezzül etmiyor ve kitabını bir kütüphanenin kapısı kılıyor. Aynı şekilde de Semih Akşeker ve Sinan Yılmaz gibi isimlerle yaptığı röportajlara bu kitapta yer vererek, kitabın kendi sesinden ibaret kalmamasını sağlıyor. Şarkısı Biten Şehir kendisiyle yetinmeyen okurunu bir kütüphanenin eşiğine götürüp, yol gösteren bir kitap. Kolay, kestirme, pratik ve pragmatik çözümler sunmuyor. Zaten son yüz-yüz elli yılda başımıza ne geldiyse “günü kurtarmayı” amaçlayan pratik ve pragmatik reçetelerin astarı yüzünden pahalıya gelen çözümlerinden gelmedi mi?

Şehri birbirinden soyut tek tek konutların bir toplamı olarak görüp tanımlamak zannediyorum ki düştüğümüz en büyük tuzaklardan biri. Şehrin şarkısını susturan da bence tam olarak bu zaten. Burhan Eren’in Turgut Cansever ile yaptığı söyleşi kitabın son sözünü teşkil ediyor. Cansever bu söyleşide “Ortak güzellik duygusu temelidir. Osmanlı toplumunun ortak güzellik değerleri vahşi Batı değerleri ithal edilerek Türk aydınları tarafından tahrip edilmiştir. O zaman Sinan’ın eserleri toplumdan tecrit edilmiş, taş yığını haline düşürülmüşlerdir. Bu değerler allak bullak edildi. Ne için? Paris’e benzemek için. Hangi Paris’e? Bonapart’ın isyan edebilecek Fransız halkını top ateşine tutup bastırabilmek için tasarladığı Paris’e… Bu değerleri ve eserleri görmemizi engelleyen en önemli gözlük, Batılılaşma gözlüğüdür, apartmancılıktır.” diyerek şarkıyı kimin veya neyin susturduğunu ifşa ediyor. Söz şehirleşmeden açılınca mesele, kişisel cehalet ve hırslarla izah edilebilecek kadar basit olmaktan çıkıyor. Yağız Gönüler’in kaleminden okursak mesele tam olarak şudur: “Küreselleşmenin dünya kentleri üzerindeki hâkimiyeti farklı ellerle ama aynı taktiklerle sürüyor. Büyük kentlerin en doğusuna, batısına, kuzeyine ve güneyine “yerleştirme/kaçırma” taktiği. Bu taktikte hedef kitle önce suburbia’daki gibi orta sınıftı. Ancak piyasa koşulları, azgın inşaat rantları, toprağın işgâli ve öngörülemeyen genişleme; kent coğrafyasıyla birlikte o kentte yaşayan sınıfları da birbirinden hızlı biçimde uzaklaştırdı. Artık aynı blokta oturduğu görülen ailelerin birbirlerinden çok farklı yaşamları, hiç olmazsa hayalleri var. Eskiden bir mahalleyi paylaşan ailelerin hepsinin ortak hayalleri olduğu, bir kahvehane sohbetine kulak vermekle kolayca anlaşılabilir bir şeydi.

Şarkısı Biten Şehir bir nostalji kitabı değil bir ihtar kitabı. Unutmanın konforuna ve teslimiyetine karşı yazılmış bir hatırlatma kitabı. Evet, ihtar etmek rahatsız edicidir. Zira hatırlatmak sorumlulukları gündeme getirmektir. Yağız Gönüler, kitabında bize hangi şarkıdan mahrum kaldığımızı ihtar ediyor. Şarkısı Biten Şehir bu yüzden kıymetli bir çalışma…

Suavi Kemal Yazgıç
(Arka Kapak, 31, Nisan 2018)