Aileyi Korumadan Şehri Nasıl Koruyabiliriz?


“Bu şehri nasıl yapmışlar böyle üst üste,
Ne gökyüzü koymuşlar, ne günaydın,
Ne buldularsa getirmişler dağların, ovaların dışında…"
- Turgut Uyar

Şehir, ruhsuz kelimelerle şöyle açıklanıyor: Nüfusunun çoğu ticaret, sanayi veya yönetimle ilgili işlerle uğraşan, tarımsal etkinliklerin olmadığı yerleşim alanı, kent. Birincisi, şehir bu kadar cansız, ruhsuz anlatılacak bir şey midir? İkincisi, şehir ile kent aynı şey midir? Bu tanımı baz almak yüzlerce yıllık Türk hayatına, Türk şehrine ve Türk evine; Turgut Cansever’e, Sadettin Ökten’e, Lütfi Bergen’e ve şu anda kitabı hakkında yazmaya çalıştığım Yağız Gönüler’e haksızlık değil midir? Ben yine Sadettin Ökten hocaya kulak veriyorum ve onun tanımını tüm kalbimle buraya aktarıyorum: Şehir bir ahlâk meselesidir.

Turgut Cansever’den itibaren önemi üzerinde şiddetli bir şekilde durulan şehir meselesi günümüzde artık unutulmuş durumdadır. Sesi çıkmaya çalışan birkaç kişi de suskunlukla karşılanıyor ve pasivize edilmeye çalışılıyor. Fakat gün gelecek, insanoğlu, o ünlü Kızılderili sözünü biraz değiştirerek söylersek, paranın ve rantın ve betonun yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacak. O zaman da çok geç olacak. (Belki de oldu) İsmet Özel, Allah’tan emin olmanın da, umudu kesmenin de küfre girmek olduğunu söyler. O zaman biz de Allah büyük diyelim.

Şehri korumanın yolu aileyi korumaktan geçer

Osmanlı Batılılaşması bir kırılma noktası idiyse de geri dönüş her zaman mümkündü. Biz bu fırsatı Henri Prost yerine şehir için yaptığım nihayetinde bir konstrüksiyondur, yani makine gibi bir şeydir diyen Le Corbusier’i tercih ederek harcadık. 1960’lardan sonra da ipin ucunu kaçırdık zaten. Geldiğimiz noktada şehre bir ahlâk meselesi olarak bakan ve onu sadece şehir ekseninde değil, meseleyi daha geniş gören bir avuç insan kaldı. Önce aile-ev-mahalle eksenine sahip olması gereken bu meseleye aslında Mustafa Kutlu’dan mülhem ‘kanaat ekonomisi’ni de ekleyebiliriz. Bunların hepsi birdir. Hatta hepsi şehirden önce ilgilenilmesi gereken şeylerdir. Yoksa aileyi korumadan şehri nasıl koruyabiliriz?

Yukarıda yazdığım konuları irdeleyen ve hayatının merkezine koyan bir isim şair-yazar Yağız Gönüler. Onun yazdıklarını ve okuduklarını takiple zaten şehir konusunda neler düşündüğünü, kimlere önem verdiğini ve neleri araştırdığını biliyoruz. Şimdi de bu yazıların toplu halini okuyabileceğimiz Şarkısı Biten Şehir, Karakum Yayınevi’nden 2017’nin kasım ayında yayımlandı. 190 sayfadan oluşan kitap Sadettin Ökten hocaya ithaf edilmiş ve takrizi de Lütfi Bergen tarafından yazılmış. Böyle bir bütünlük içinde başlıyoruz kitabı okumaya.

Uzun ve klasik bir Lütfi Bergen yazısıyla başlayan kitap sonrasında sunuş ve otuz dört yazıyı ihtiva ediyor. Kendine has bir stille, işleyeceği konuyu merkeze alıp onun etrafına halkalar ören Bergen, yazısına yukarıda da kısaca değindiğimiz şekliyle şöyle başlıyor: “İnsanın yaşadığı mekânı anlamlandırması, ileride ‘medeniyet’ olarak adlandırılabilecek toplum yapısına kavuşması, ‘şehir’ kavramından yola çıkmakla başarılabilecek bir mecburiyettir. En küçük sosyal birim ‘aile’ olmakla birlikte, bu ailenin varlığını sürdürebilmesi ancak nüfusun ve mekânın ‘hane (aile)-mahalle’ yapılanmasıyla organize edilmesiyle mümkündür.

“Bugün bana ne diyen bir toplumuz”

Genç bir toplumuz. Bunun avantajları olduğu kadar dezavantajları da var. Bunlardan biri, modernleşen hayatın içinde düşünmeden ömrünü tüketen gençlerin önemli bir kısmı oluşturması. Bu her konuda olduğu gibi şehir konusunda da kendini gösteriyor. Önemsenmeyen şehirler, rastgele dikilen binalara karşı kayıtsızlık, sözde modern bir hayat sunduğu gerekçesiyle yok satılan konutlar… Bunlar en çok gençleri cezbediyor çünkü hiç Türk evi, Türk şehri görmemişler. Evet, bu tür yapılar kısa vadede bir konfor getiriyor fakat biz hâlâ eski Türk evlerinin ve şehirlerinin güzelliğini birbirimize anlatıyoruz. (Gerçi, sıra sıra gökdelenlere bakıp da ne güzelmiş diyen insanları duydu bu kulaklar) Bu vurdumduymazlığı şöyle vurguluyor Gönüler: “Bugün ‘bana ne’ diyen bir toplumuz. Çeşmelerimizin ortadan kaybolması, asırlık camilerin yanına yüz katlık binaların inşa edilmesi, geleceğe taşıyabileceğimiz tek ücretsiz miras olan doğayı köprüler ve yollar uğruna feda etmemiz Cansever’e göre de ‘hesap günü’ işimizi oldukça zorlaştıracak. Milletimiz artık bu bilinci kaybetmiştir.

Kitapta farklı türlerde yazılar da var

Şarkısı Biten Şehir yazarın sadece şehir hakkındaki yazılarından oluşmuyor. Deneme gibi yazdığı, önemli gördüğü şehirle ilgili kitaplar hakkındaki yazıları ve dört değerli röportajı da barındırıyor. Bunlardan üçünü yazar kendisi gerçekleştirmiş: Lütfi Bergen, Semih Akşeker ve Sinan Yılmaz. Kitabının sonuna eklediği Turgut Cansever röportajı ise gazeteci Burhan Eren’in bir röportajı. Böyle farklı türlerin tek bir konu etrafında toplanması kitaba nefes aldırıyor ve zenginlik katıyor. Benim en çok hangi kısımları sevdiğimi sorarsanız, hepsi son derece önemli olmakla birlikte salt deneme yazılarını ayrı bir yere koyuyorum.

İstanbul, ah İstanbul!

Hayatının tamamını İstanbul’da geçiren yazarın kitabındaki yazıların da İstanbul eksenli olması son derece doğal. Benim için ve birçok kişi için ‘dünyanın incisi’ olan bu şehir şu anda ne durumda? Bunu bilmek için şehir hatları vapuruyla bir yakadan diğerine geçebiliriz. Gönüler de İstanbul hakkında, şehri hakkında şu temennide bulunuyor: “İstanbul’un bir kalbi olduğunu unutmazsak ve yeniden o kalbin sesini işitebilirsek belki İstanbul yeniden hakiki ‘Müslüman şehir’ görünümüne kavuşabilir. Müslümanların bunu istemesi ve romantik methiyeler düzmeleri asla yetmez, yapılacak tek şey derhâl icraata geçmektir.”. Bu konuyla bağlantılı gördüğüm İsmet Özel’in şu cümlelerini eklemeden geçemeyeceğim: "1964 yılında İstanbul'a geldiğim zaman hiçbir vapur seferi yoktu ki, iki tarafında yunuslar tarafından takip edilmesin. Bunu ben gözlerimle gördüm. Ben 1969 yılında Fenerburnu'nda sirkteymişim gibi yunus gösterisi seyrederdim her pazar. Giderdim, Fenerburnu'na kadar yürürdüm, orda rahatlıkla yunusların zıpladığını görürdüm.". Bu cümleleri de yine bu ‘şehir’ ekseninde yorumlayabiliriz.

Şehir ciddi bir meseledir. Siyasilerimizden ara ara duyduğumuz olumlu cümlelerin artık hayata geçmesini istiyoruz. Yoksa Allah’ın intikamının şiddetli olacağına inanıyoruz. Yağız Gönüler umutlu mu peki? Yazarda bir karamsarlık seziliyor. Ama yukarıda değindiğim gibi Allah’tan umudu kesmek de bir küfürdür. Bu doğrultuda umut kırıntısını cebinden eksik etmiyor yazar. Fakat bir de gerçekler var. Kara gerçekler, gökyüzüne doğru sivrilen. Bakalım umut, gerçeğin metal bir kutuya zincirleyip gömdüğü topraktan çıkıp gerçeğe dönüşebilecek mi?

Allah büyük.

Mehmet Akif Öztürk
(Dunyabizim.com, 15.08.2018)

Şehzade Mustafa'nın Katli ve Şâirlerin Feryâdı


"Dil derdini gamunla dil-efgâr olan bilür
Bîmâr hâlini yine bîmâr olan bilür."
- Bâkî

Osmanlı Devleti'nin onuncu padişahı I. Süleyman'ın (Kanunî) oğulları arasında tahta geçmeden nam salmış bir şehzade idi Mustafa. Padişahın Saruhan sancakbeyliği döneminde Manisa'da doğmuştur, validesi ise Kanunî'nin ilk gözdesi olan Mahidevran'dır. Çocukluk yılları Manisa'da geçmiştir. Yavuz Sultan Selim'in vefatıyla birlikte babasının tahta geçmesiyle, o da validesiyle birlikte İstanbul'un yolunu tutmuştur. Kendisinden önce doğan kardeşleri Mahmud ve Murad'ın küçük yaşta ölümleriyle büyük şehzade olarak itinayla yetiştirilmiş, fevkalade tahsil ve terbiye görmüştür. Dönemin Batılı elçileri henüz genç yaştayken onun yetenekli oluşunu belirtmiş ve güçlü bir savaşçı olacağını yazmışlardır. Nitekim yeniçeriler de henüz çocukluğundan itibaren Şehzade Mustafa'yı çok sevmiş, adeta “gelecekleri” olarak görmüşlerdir.

Kanunî'nin haremine sonradan katılan ve fakat “ebedi gözdesi” olan Hurrem Sultan'ın sırasıyla Mehmed, Bayezid, Cihangir ve Selim'i doğurması hem Hurrem'in padişah katındaki kıymetinin artmasına hem de Şehzade Mustafa'nın iktidar şevkinin kırılmasına sebep olmuştur. Özellikle Mustafa'nın Manisa sancağına annesiyle birlikte gitmesi, Hurrem'in saraydaki etkinlik alanını genişletmiş, evlatlarının geleceğini daha çok ve hırsla düşünebilmesine imkân sağlamıştır. Damat İbrahim Paşa'nın kendi hırsları ve ihtirasları sebebiyle katledilmesi Mustafa'yı çok yalnız bırakmış, annesinden ve en büyük dostu Taşlıcalı Yahya Bey'den başka kimseden beklediği ilgiyi görememesine sebep olmuştur. Burada üzerinde durulması gereken bir nokta da şudur ki; İbrahim Paşa'nın katledilmesinde Hurrem Sultan'ın tek pay sahibi olduğu üzerinde konuşulur, yazılır, çizilir. Bu, sırf Batılı tarihçilerin ve yazarların yorumlarına göre ortaya çıkmış bir durumdur. İbrahim Paşa'nın hayatına bakıldığında, onun nereden nereye geldiği ve özellikle son yıllarında adeta tahtın hakiki sahibiymiş gibi hareket etmesi göz önüne alındığında bu yorumların hiçbir kıymeti kalmamaktadır. Özellikle iki hadise vardır ki İbrahim Paşa'yı hem halk hem padişah nezdinde adeta bitirmiştir. İlki Budin seferinde getirttiği heykelleri ve Herkül, Apollon ve Diyana figürlerini Atmeydanı'nda bulunan sarayının bahçesine koydurtmasıdır. Bundan sonra “frenk” ve “gavur” lakapları alacak, Şâir Figânî'nin bir Acem beyitinden ilham alarak kendi idamına da sebep olacak şu ünlü beyitin herkesin ağzına tabiri caizse sakız olmasına sebep olacaktır:

Dü İbrahim âmed be-dâr-i cihan
Yeki put-şiken şüt, yeki put-nişan.

Yani: Dünyaya iki İbrahim geldi. Biri putları yıktı, biri putlar dikti. İkinci hadise ise İbrahim Paşa'nın Bağdad görevi sırasında “Serasker Sultan” sıfatıyla ferman imzalaması ve hemen ardından da Ferdinand'ın elçilerine şu söyledikleridir:

“Bu büyük devleti idare eden benim. Her ne yaparsam yapılmış olarak kalır. Zira bütün kudret benim elimdedir. Memuriyetleri ben veririm. Eyaletleri ben tevzî ederim. Verdiğim verilmiş ve reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği veya ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vâki gibi kılınır. Çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir.”

İşte Damat İbrahim Paşa'yı “maktul” hâle getiren bu hadiseler, o kadar ilginçtir ki Şehzade Mustafa'ya adeta sirayet etmiştir. Yetişmesinde İbrahim Paşa'nın büyük emekleri olan Mustafa, ondan aldığı feyzle çok atılgan, cesur ve hırslı idi. Şehzadelik döneminde ne seferden, ne savaşmaktan ne de iktidar mücadelesinden asla çekinmemiştir. Ölümü de tıpkı İbrahim Paşa'nın ölümüne, sebepleri direkt aynı olmasa da benzemektedir Bu olaylar hakkında daha fazla detaya girmeden önce şunu da söylemek gerekir ki, Şehzade Mustafa'nın katli konusundaki hakikat kesinlikle dizilerden, beyaz perdeden ve Batılı yazarların yorumlarından öğrenilemez. Olayın perde arkasını keşfetmek için dönemin Osmanlı vakanivüsleri okunmalı, sadece bununla da kalmayıp şâirlerin yorumları da gözden geçirilmelidir. Zira babası gibi şâir olan Mustafa, şehzadeliğindeki meclislerinden şâirleri ve âlimleri asla uzak tutmamıştır. En yakın dostu Taşlıcalı Yahya Bey hem zeki bir şâir hem de korkusuz bir askerdir. Dolayısıyla Şehzade Mustafa'nın sağ kolu şiirdir. Nitekim şehzadenin ölümünden sonra yazılmış en güçlü şiir, Taşlıcalı Yahya'nın “Şehzade Mersiyesi”dir. Önce Şehzade Mustafa'nın ölümünü sebepleriyle görelim. Sonuçlarından ise bu yazıyı sadece şiir tarafı ilgilendirmektedir. Şâirlerin “Mustafa” feryadını, birkaç şiirle incelemiş olacağız.

Şehzade Mustafa 1541 yılında babası tarafından Manisa'dan alındı ve Amasya sancağına tayin edildi. Diğer şehzade Mehmet ise ağabeyi yerine Manisa'ya gönderildi. Bu, basit bir gelişme değildi zira Osmanlı hanedanında Manisa çok önemli bir yer tutardı. Veliaht olarak görünen şehzadeler mutlaka Manisa'ya gönderilirdi. Bunda hem Manisa'nın daha yetişmeye elverişli olması hem de payitahta daha yakın olması önemli sebeplerdi. Manisa'ya gönderilen Şehzade Mehmet âni biçimde rahatsızlanıp öldü. Hurrem Sultan'ı şok eden bu gelişme Şehzade Mustafa'ya geleceği hususunda yeniden ümit verdi. Ancak bu ümit çok uzun sürmedi zira Hurrem'in diğer oğlu Selim, 1544 yılında Manisa sancağına gönderildi. Bu tarihten sonra artık Şehzade Mustafa ile Kanunî Sultan Süleyman arasındaki ilişki gergin, huzursuz ve yanlış anlamaya çok müsait bir döneme girdi. Bunda elbette Rüstem Paşa'nın başını çektiği, şehzadeyi gerek fikir gerekse hareket konusunda etkileyen kimselerin etkisi de çoktu. 1549 yılında Irak seferinden dönen babasıyla görüşme isteği reddedilen Şehzade Mustafa, 1551 tarihinde yazdığı feryatnâmesine de olumlu cevap alamadı. Şehzadenin sosyal kişiliği, halkın ve askerin onun yanında olmasına etki ediyordu. Manisa'daki yıllarında her cuma günü alayla Sultaniye Camii'ne gidip orada halka hitap etmesi, birçok şâiri ve âlimi yanında toplaması, adil kişiliği, alçakgönüllü ve cömert olması, çevresindeki herkese bol bol hediyeler dağıtması, sıcak ilişki kurması son derece önemliydi. Öyle ki ekonomik veya sosyal şikâyetleri olan halk hiç durmadan şehzadenin yanına gidip ondan çare arardı ve bulurdu da. Bu da haliyle şehzadenin “kurtarıcı” ve “taht için tek aday” olması şeklinde yorumlanıyordu. Tüm bunların yanında taht için iddiasını ve hırsını her zaman koruyordu. Diyarbekir Beylerbeyi Ayas Paşa'ya yaptığı, babasından sonra tahta çıkma konusundaki yardım isteği önemlidir. 1552 yılında Rüstem Paşa'nın seferde en büyük görevli olarak yola revan olduğu İran seferinde, Mustafa'nın hareketleri kuşku uyandırmıştır. Çevresindeki yeniçerilerin genişlemesi ve sürekli yer değiştirmesi, taht için harekete geçebilme iddiasını ortaya çıkarmıştır. Rüstem Paşa da bundan faydalanıp sık sık padişaha durumu izah etmiştir, elbette mübalağalı anlatımlarla. Lakin padişah bu söylentilere hep kulağını kapatmış, fakat öte yandan “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” lafını da bir kenara atmamıştır.İş bazen öyle noktalara varmıştır ki, şehzadenin seferde başa geçmesi halinde İran'ı babasının ayaklarına sereceğini vaat ettiği şiiri bile yanlış anlaşılma noktasına gelmiştir.

Şehâ gün gibi burcundan nedür Şarka şitâb itmek
Murad ise Revâfiz başının tahtın harâb itmek
Hûdâ'nındur bugün çün kullarına feth-i bâb itmek
Bu hıdmet bendenin olsun ne lâzım ıztırâb itmek
Memâlik üzereye ey zıll-ı Hüdâ devletle sâl-sâye
Hümayun-ı tal'atın virsin meserret tâk-ı Minâ'ye
Dokunayım icazet vir bana a'dâ-yı bedrâye
Bu hidmet bendenin olsun ne lâzım ıztırâb itmek
Eğer kaçmazsa düşmen cengden âlemde merd ile
Cihanı teng idem başına samsamı neberd ile
Huzur it gerd-i râhî bu teninden mâ-i verdile
Bu hidmet bendenin olsun ne lâzım ıztırâb itmek
Benim hod firkatinle dîdede bir lahza hâbım yok
Kapında özge âlemde me'âb-ı müstetâbım yok
Bi hamdilillâh adüvvden devletinde ictinâbım yok
Bu hidmet bendenin olsun ne lâzım ıztırâb itmek
Entrikaların özellikle vezirler katında dahi hiç eksik olmadığı Osmanlı'da padişahların da pes ettiği veya dedikodulara mahal verdiği, etkilendiği zamanlar sıkça olmuştur. Rüstem Paşa'nın Kanunî'ye yönelik “Şehzade Mustafa'nın tahta geçeceği” yönündeki endişelerine artık padişah inanır olmuş ve soluğu Ebussuud Efendi'nin yanında almıştır. Dönemin müftüsü ve efsane şeyhülislamı Ebussuud Efendi, Şehzade Mustafa'nın ölümü için gerekli fetvayı vermiştir. 28 Ağustos 1553'te Üsküdar'dan yola koyulan padişah Konya Ereğlisi yakınlarındaki Aktepe'de ordugâhını kurmuştur. Plan hazırdır ve artık Şehzade Mustafa'nın gelmesi beklenmektedir. Şehzadenin tek emeli ise babasını ziyaret etmek, elini öpmek ve ondan dua almaktır. Çok iyi donatılmış beş bine yakın kuvvetiyle babasının yanına ulaşır. Otağ-ı Hümayun'a girmek üzere atından inerken çavuşlardan birinin isteğiyle kılıcını ve hançerini de teslim eder. Çadıra girdiğinde kendisini bekleyen dilsiz cellatlardan başka kimseyi göremez. Yedi güçlü cellat şehzadeyi boğazlamak amacıyla üzerine çullanır. Şehzade bazı kaynaklara göre şiddetle boğuşmuş ve zaman zaman cellatların elinden kurtulmuştur bile. Fakat sarayın en güçlü görevlilerinden Pehlivan Zâl Mahmud'un elinden kaçamaz. Boynuna geçirilen kemend şehzadenin ölümüne sebep olur. Şehzadenin neden boğdurulduğunu, bunun yerine kılıçla öldürülmediği merak edilse de cevap bellidir. Osmanlı hanedanından hiç kimsenin kanı akıtılamaz. Fatih'in kanunnamesinde izin verilen kardeş katli meselesindeki “Nizâm-ı Âlem” gerekçesi de buna bir sebeptir.

“Ve her kimseye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizâm-ı Âlem için katl eylemek münasiptir. Ekser ûlema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar.”

Dönemin İtalyan kaynaklarına göre şehzadenin naşaşı, şahla iş birliği yaptığını herkese göstermek için bir İran halısının üzerinde, Otağ-ı Hümayun'un önünde teşhir edilmiştir. Sonrasında parasına, mallarına el konulmuştur. Validesi Mahidevran da Bursa'ya gönderilmiştir. Şimdiden sonra derin bir hüzün ve öfke hakim olmuştur Osmanlı ordusuna. Yeniçerilerin tepkisi çığ gibi büyüse de büyük bir asker olan padişaha derin saygılarından çok ses edememişlerdir. Rüstem Paşa olaydan mesul tutulmuştur. Şehzade Mustafa'nın ölümüne şâirler “Mekr-i Rüstem” (960/1553) yani “Rüstem'in Hilesi” dizesini tarih olarak düşürmüşlerdir.

Şehzade Mustafa'nın katli, onun gerek yakınındaki gerek uzağındaki şâirlerinden bazılarının feryâdına sebep olmuştur. Şâirler bu feryatlarına mersiyelerle dile getirmiş, bu mersiyeler halk tarafından ezberlenmiş, nesilden nesle de söylenegelmiştir. Bunlardan en bilineni elbette Taşlıcalı Yahya Bey'in “Şehzade Mersiyesi”dir. Bu mersiyenin herkesin diline düşen kısmında Yahya Bey açık biçimde Rüstem Paşa'yı eleştirmiş ve onu suçlu göstermiştir.

Meded meded bu cihânun yıkıldı bir yanı
Ecel Celâlileri aldı Mustafa Hân'ı
Tolındı mihr-i cemâli bozuldu divânı
Vebâle koydular âl ile Âl-i Osmân'ı
Yalancının kuru bühtânı buğz-ı pinhânı
Akıtdı yaşumuzı yakı nâr-ı hicrânı
N'olaydı görmeyeydi bu mâcerâyı gözüm
Yazuklar ana revâ görmedi bu râyı gözüm

Mersiyenin devamında Taşlıcalı Yahya Bey, Şehzade Mustafa'yı anlatır ve över. Rüstem Paşa'nın aleyhine çıkan durumlar neticesinde mühr-i hümayun Ahmed Paşa'ya verilir ve veziriazam yapılır. Fakat Rüstem Paşa kısa bir zaman sonra ikinci kez sadarete gelir. Bu kez Taşlıcalı Yahya Bey'den intikamını almak ister fakat padişah engel olur. Peçevi Tarihi'nde nakledilene göre Rüstem ile Yahya yüzleşir. Yahya bu yüzleşmeyi öyle bir noktaya getirir ki Rüstem Paşa “padişah hata etti” demek durumda kalmak üzereyken meseleyi kapatır.

Şâirler bazen Şehzade Mustafa'nın dili olur bazen de zamanın dili. Nitekim Sâmi, yazdığı mersiyede padişaha seslenir.

İntikâmın alayım dimiş iken sürh-serün
Kasd idüp cânına kıydun ne revâdur püserün
Buna kim oldu sebep yok mı şehâ hiç haberün
Mustafa n'oldı kanı n'eyledün a padişahüm

Sâmi'nin dizelerinde Mustafa'nın aslında Safevileri yenmek için babasıyla yan yana savaşmak istemesin ve buna rağmen yanlış anlaşıldığı anlatılıyor. Muînî'nin dizeleri biraz daha serttir.

Teb-i firak ile âh nedâmetiyle o şâh
Hayflar ana ki oldı yigitliginde tebâh

Genç yaşta katledilen Mustafa için padişaha yazıklar olsun der Muînî ve padişahın pişman olmasını, ah çekmesini diler. Müdamî'nin mersiyesinde baştan aşağı bir hüzün vardır. Dağı, taşı ve tüm insanlığı ağlatır Şehzade Mustafa için.

Yad idüp bu matemi kafir müselman Ağlasun
Vahş ü tayr ü ins ü cinn ü hûr ü gılman Ağlasun
Taş bassun bagrına kân bahr u umman Ağlasun
Kulları bir yere cem olup firavan Ağlasun
Alem içre kimi peyda kimi pinhan Ağlasun
Her ne kim mevcuddur alemde yeksan Ağlasun

Kadın şâirlerden Nisâyî'nin dizeleri, Mustafa için yazılan mersiyelerden en öfkeli olanıdır. Adeta nefret kusar şâir ve Hz. Eyüb'ün sabrıyla kendi sabrını kıyaslar.

Yakdı alem bagrunı derd ile anın fürkatı
Yandılar dutuşdular matem dutunup key katı
Yok mıdı ey şâh-ı âlem sende ata şefkatı
Ey şeh-i bî- şefka nitdi sana Sultan Mustafa
Bu Nisâyî derdmend feryad idüp kan ağladı
Derd-i hasretden anun cismindeki cân agladı
Yidi kat gökde melekler yerde insan ağladı
Ey şeh-i bî- şefka nitdi sana Sultan Mustafa
Sabr-ı Eyyüb ile katlandı firaka ol hatun
Bu fena dârı içinde çekdi tamu mihnetin
Anı Yakup yanduran görsün zebani heybetin
Merhametsüz şâh-ı âlem nitdi Sultan Mustafa

Mersiyelerin içinde Şehzade Mustafa'nın karakteristik özelliklerini aktaranları, onunla halk ve asker arasındaki yakınlaşmayı anlatanları da vardır. Müdamî'nin dizeleri gibi.

Kaddi a'la hüsni zîba bir güzel mahbûb idi
Can gibi mergub idi canan gibi matlub idi
Gün gibi mahbub idi hem goncaveş mahcub idi
Pehlevan-ı alem olanlar ana maglub idi

Feleğe olan sitemlerinde şâirlerin okları Rüstem Paşa ve Hurrem Sultan'ın üzerindedir. Zira katlin sorumlusu olarak önce bu iki ismi, sonra da dedikoduları ve padişahı zikrederler. Fünûnî'nin dizelerinde feleğe sitem vardır.

Ey felek yani cihanda sen de bir san eyledün
Ka'betu'llah-ı şerifi sanki viran eyledün
Yanına kalursa kalsun ana itdigün cefa
Ey felek kanı ol ala gözli Sultan Mustafa

Edirneli Nazmî ise şehzadeyi davranışları gibi karakteri de güzel olan bir şah olarak tanıtırken amansız feleğin onu aldığını yazmıştır.

Her cihatı zât-ı ferhunde-sıfatı gibi hûb
Bir güzel şâh iken ana kıydı çarh-ı bî-aman

Şehzade Mustafa'nın katline sadece şâirlerden bakmak ne kadar hatalı olacaksa, batılı yazarların ya da siyasi fikriyatıyla konuyu ele alan araştırmacıların ellerinden bakmak da o kadar hatalı. Kıyaslamalı okuma yapmak ve en önemlisi de konuyu döneminin sosyo-ekonomik olayları içerisinde ele almak gerekiyor.

6 Ekim 1553'te katlolan Şehzade Mustafa'dan 42 yıl sonra bir başka Mustafa kaderine boyun eğmek durumunda kalır. III. Murad'ın 15-16 Ocak 1595 gecesi vefatından sonra tahta geçen III. Mehmed, nizam-ı âlem gereği on dokuz kardeşini tahta çıktığı gün boğdurur. Cenazelerin saraydan çıkışını görenler kahrolurlar. Boğdurulan şehzadelerden birçoğu iyi terbiye görmüştür, dördü ise çocuk denecek yaşı geçmiştir. İçlerinden en fazla tanınanı ve ümit verici olanı ise Mustafa'dır. Fakat babasının ölüm haberinden sonra aşağıdaki hazin dizeleri yazmış, akıbetini hemen sezmişti:

Nâsıyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedüm
Ah kim bu gülşen-i âlemde bir kez gülmedüm

Osmanlıda Mustafaların kaderi bir hayli ilginç. Şâirlerin de. Bir de hem şâir, hem şehzade, hem de adı Mustafa olanlar var ki; ölümleri çok önceden “geliyorum” demiş gibi...

Yağız Gönüler
(Şiar, 17, Temmuz-Ağustos 2018)

Sanatın İyileştirici Gücünü Hatırlatan Bir Film


1950'li yıllarda Brezilya sanat çevreleri tabiri caizse bir mucizeye tanıklık eder. Birçok sanat müzesinde, adı sanı hiç duyulmamış ressamların eserleri görücüye çıkar. Hayranlık uyandıran ve derin anlamlar çağrıştıran bu resimleri kimlerin yaptığı sorgulandı. Hangi eğitimlerden geçtikleri, kimleri örnek aldıkları, şimdiye kadar nerelerde oldukları merak edildi. Sanat eleştirmenlerine göre bu çalışmalar Brezilya için bir rönesansı işaret ediyordu. Daha önce ne böyle bir çalışma rüzgarı görülmüştü ne de resimle ilgilenen insanların bu kadar heyecanlandığı. Ortaya bir anda çıkıveren bu eserler birbirlerinden kopuk gibi görünüyordu ancak bu kopukluk aynı zamanda bir bütünü de tamamlıyor gibiydi.

Eleştirmenlerin, tarihçilerin ve meraklıların araştırmaları neticesinde bu adı sanı belli olmayan ressamların nereden çıktıkları belli oldu. Hiçbirinin ardında bir kuruluş, dernek, patron ya da üstat niteliğinde bir ressam yoktu. Hepsi de şehrin dışındaki "meşhur" akıl hastanesinden çıkmıştı. Bu hastaların kimi şizofren teşhisiyle kimi de fakirlikten, delilikten, terk edilmişlikten muzdarip tedavi görüyorlardı. Tedavi ama ne tedavi. Hastanedeki psikiyatristlerin neredeyse tamamı bu hastaların tedavisinde ne terapinin ne de ilacın bir işe yaramayacağını düşünüyorlardı. Bunların yerine lobotomi denilen tedavi yönteminin derhâl uygulamaya konmasından yana bir tavır koymuşlar, birbirlerine bu yöntem hakkında sunumlar yapmışlardı.


Bir beyin cerrahisi işlemi olan lobotomi (lobos: lob - tome: kesmek) "beyindeki ön lobların uçlarındaki prefrontal korteks bağlantıların kesilmesi" şeklinde uygulanıyor. 20. yüzyılın başında evvela Kuzey Amerika'da uygulanmaya başlanan bu yöntem tahmin edileceği üzere Güney Amerika'da kendine "çok test edilecek beden" buldu. Yöntemi bulduğu söylenen isimlerin sayısı birden fazla: Friederich GolzGottlieb BurkhardtJohn Fulton. Bu üç isim de köpeklerde, şempanzelerde ve şizofren hastalarda lobotomi yöntemiyle netice almaya çalışmışlar. Portekizli beyin cerrahı Almeida Lima ise lobotominin yanında hastaların beynine alkol enjekte ederek beyin dokusunu öldürmeyi denemiş. Üstelik bu fikir kendisine John Fulton'ın bir dersini dinleyen Nobel ödüllü meslektaşı Egas Moniz tarafından önerilmiş. Moniz'in tekniğini geliştirerek dünyadaki ilk prefrontal lobotomiye imza atan isimler Dr. Walter Freeman ve Dr. James Watts olmuş. Freeman buz kıracağını hastaların göz yuvalarından sokarak uygulamış lobotomiyi. Freeman bunu yaparken anestezi uygulamadığı gibi 3,500 lobotomi gerçekleştirmiş ve hastaların birçoğu ölmüş. Kuzey Amerika dışında İsveç'te 1944-1966 yılları arasında 5000'e yakın lobotomi uygulaması yapılmış. Lobotomi kurbanları arasında bazı ünlüler de yer alıyor. 20. yüzyılın önemli İsveçli ressamlarından Sigrid Hjerten, Oscar ödüllü aktör Warner Baxter gibi. Eski ABD başkanı John F. Kennedy'nin kız kardeşi Rosemary Kennedy'ye de lobotomi uygulanmış ve kendisi daha sonra ömrünü bakıma muhtaç bir şekilde geçirmiş. Lobotominin oluşturduğu etkiler, Ken Kesey'in romanı Guguk Kuşu'nun 1975'te aktarıldığı sinema filminde de tüm açıklığıyla görülebilir.


Brezilya'da yaşanan bu 'resim mucizesi'nin mimarı ise 1905 yılında Rio de Janeiro'da doğmuş bir psikiyatristtir: Nise da Silveira. Hayatına dair 1988'de yayınlanan ve yönetmeni Leon Hirszman olan "Imagens do Inconsciente" adlı belgesel dışında fazla bir kaynak yok. Bahia Tıp Fakültesi'nde eğitim görürken analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung'un da öğrencisi olur. Rio de Janeiro akıl hastanesindeki görevinde Jung'un çeviri kitaplarını okur, okuduklarını elinden geldiğince ve elbette hastane yönetiminin türlü itirazlarına rağmen uygulamaya çalışır, Hastalarının talihini değiştirecek işe zar zor izin alarak girişir. Kendisine bakımsızlıktan çürümüş, avluya açılabilen bir oda verilir, iki de hemşire. Derken güzel sanatlar mezunu bir gönüllünün de yardımıyla odaya resim araçları getirilir. Hemşireler, zaman zaman hastaların şiddetli hallerine daha şiddetli tepkiler gösterdiğinde Nise şu çok önemli uyarıyı yapar: "Siz sadece onların ağızlarından çıkan kelimeleri not edin ve nelerle meşgul olmak istediklerini görmeye çalışın."

Bu sözleri, şüphesiz üstat dediği Jung'un "Ben, başıma gelenlerden ibaret değilim. Ben, olmak istediğim kişiyim" cümlesini hatırlatıyor. Nise, aynı zamanda hastalara "hasta" olarak seslenilmemesi gerektiğini de söylüyor hemşirelere: "Burayı bir dükkan olarak görün, onlar da müşteri."


Buradaki müşteri kelimesini yaşadığımız zamanların hastane-müşteri ilişkisi olarak görmemek gerekiyor elbette. Nise için müşteri, talep eden, talip olan. Doktorlar ise onları memnun etmekle yükümlü kimseler. Acı çektiren ya da türlü testleri için onları kullanan kimseler değil.

Tedavi görenlerin büyük bir kısmı resim yaparak, boyalarla vakit geçirerek hem geçmişlerine dönme hem de iyileşme anlamında çok büyük gelişmeler gösteriyorlar. Mesela Carlos. Onun durumuna Nise "Carlos, hastaneye ilk yatırıldığında odasındaki aynaya yansıyan güneş ışığında Tanrı'yı gördüğünü söylemiş. Gördüğü şeyi herkesin görmesini istemiş. Çoğu doğu dininde altın çiçeğinin Tanrı'nın varlığını simgelediğini bilir misin?" sözleriyle dikkat çekiyor. Elbette ilham kaynağı, üstadı: "Jung'un dediğine göre ruhta dairesel figürler hâlinde görülen yeniden düzenlemede, kendi kendini iyileştirme potansiyeli varmış. Yani onun yeniden düzenleme çabasının, mistik yönü aracılığıyla gerçekleştiği sonucuna varabiliriz."


Resimle kendini bulmaya çalışanlardan biri de Fernando. Onun çizdiği resimlerin her birinde birer eşya görüyoruz. Son yaptığı resimlerde ise tüm bu eşyalar düzenli bir şekilde görülüyor. Nise durumu şöyle açıklıyor: "Dağınık nesnelerle dolu şu oda çizimine bak. Boş bir oda çiziyor. Duvarlar, zemin... Nesneleri teker teker ekliyor. Kitaplar, akvaryum... En sonunda da tüm nesneleri düzenli bir şekilde birlikte boyuyor. Bence kendi yerini buluyor."

Roberto Berliner'in yönettiği filmde Nise'i harikulade bir performansla Gloria Pires oynuyor. Özellikle Jung'la mektuplaştığı sahneler ve tedavi görenlere yaklaşımı insanı derinden etkiliyor. Tedavi görenlerin rollerini üstlenen Simone Mazzer, Julio Adriao, Fabrício Boliveira, Claudio Jaborandy yine takdire şayan yeteneklerini gösteriyorlar. Bu rollerin gerçek isim sahiplerini hatırlamak, özellikle google yoluyla resimlere ulaşmak isteyenler için kolaylaştırıcı olabilir: Adelina Gomes, Carlos PertiusFernando DinizEmygdio de Barros.

Nise: O Coração da Loucura (Nise: Delice Bir Tutku), karşımızdaki insanı dinlemenin ve bu dinleme çabasını esnasında yaşanan her şeyin ne kadar kıymetli olduğunu unutulmaz bir biçimde gösteriyor. İçinde bulunduğumuz yer, yaşadığımız zaman ne olursa olsun umutsuzluğun iyiye ve iyileşmeye dair en büyük engel olduğunu anlatıyor. Film adeta Jung'un Ulysses ve Picasso Üzerine Denemeler kitabındaki şu sözüne şerh düşüyor: "Bir dünyanın yok olduğu yerde yenisi yaratılır."

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 13.08.2018)

Beden Terbiyesi: Bir Biyo-İktidar Stratejisi

Biyopolitika, özellikle Avrupa yakın siyasi tarihine damgasını vurmuş ve artık ülkemizde de telaffuzuna başlanan bir kavram. Bu kavramı ilk kez Michel Foucault kullanır, akabinde Giorgio Agamben, Antonio Negri ve Micheal Hardt hem eleştirir hem de geliştirir. Utku Özmakas, Temmuz 2018'de İletişim Yayınları tarafından yayınlanan Biyopolitika: İktidar ve Direniş adlı kitabında bu üç ismin biyopolitika düşüncelerini derinlemesine irdeliyor. Bunu yaparken biyopolitika'nın gittikçe popülerleşmesinden değil, tarihi seyrinden ve günümüzdeki gerilimler arasındaki bağlantıdan yararlanıyor. Bu yönüyle hem özgün hem de ilham veren bir çalışma ortaya koyuyor.

Foucault için biyopolitika; nüfusu ekonomik bir kaynak olarak gören, insan bedenini de siyasete dâhil eden bir iktidar biçimidir (biyoiktidar). İnsan, siyasetin öznesi değil nesnesi durumundadır artık ve bedeniyle vazgeçilmez bir siyasi strateji malzemesidir: Nüfus sayımları, aile planlaması, sansür, kameralar, anketler... Cinselliğin Tarihi’nde Foucault'ya "en ufak hakikat kırıntısı bile siyasal koşullanmaya tabidir" dedirten, biyopolitikanın ta kendisidir.

Agamben’e göreyse biyopolitika bedenin çıplaklık tarafıyla ilgilenir. Foucault'ya göre modern dönemle doğrudan bağlantılı olan biyopolitika-beden ilişkisi, Agamben'de Antik Yunan'a kadar gider. Dolayısıyla politika zaten insan bedenine temas eden, gerektiğinde ondan faydalanan birşeydir. Ancak modern zamanlardan sonra bu siyaset-politika ilişkisi yerini siyaset-çıplaklığa bırakmıştır. Burada Foucault'nun hapishane, tımarhane, üniversite, fabrika gibi kurumlar üzerindeki disiplin biçimlerini yorumlamasıyla biyopolitika-modernleşme arasında bir bağ görmek de mümkündür. Çıplak olan beden dışarıdadır ve bu dışarıya kamplar, mülteciler de dahildir. Özmakas'ın tercih ettiği gibi Theodor Adorno'nun "egemenlik mekanizması, yol açtığı acıların görülmesini de önler" cümlesi, Agamben'in biyopolitika yorumuna çok iyi bir giriş metnidir bu anlamda.

İktidar ve Direniş, titiz bir kronolojiye sahip. Utku Özmakas giriş bölümüyle önce okuyucuyu kitaba hazırlıyor. Gilles Deleuze'ün “Bir insanın portresini yaparmış gibi bir düşüncenin portresi yapılabilir" sözünün ilhamıyla, biyopolitika kavramanın bir portresini çizmek için kollarını sıvamış Özmakas. Özellikle 'hareket halinde' olan, bazı düşünürlerin genişlettiği bazı düşünürlerinse darlaştırdığı kavramlar bir araştırmacı için şüphe yok ki mayın tarlasıdır. Burada araştırmacı bize kavramı topyekun açıklamaktansa onun politik ve entelektüel gerilimlerini ifade etmeye çalışacağı yönünde bir uyarı yapıyor. Zaten biyopolitika da hem isminden hem de cisminden anlaşılacağı üzere ciddi bir gerilimle yüklü. Yazar asıl amacını "kavramın çevresinde oluşan düşünsel enerjinin politik bir fazdayken nereye kadar ulaşabileceğine, nelere temas edip nerede etkisiz kaldığına dair bir öngörü zemini oluşturabilmek" olarak açıklıyor.

İlk bölümde Michel Foucault'nun rehberliğinde biyopolitika kavramının ortaya çıkmasına ve gelişimine tanıklık ediyoruz. "Özne ve iktidar" bölümün başrol oyuncuları. Biyopolitikanın teoriden pratiğe geçişi için örneklerle dolu bir bölüm: Yönetimsellik, güvenlik, nüfus, istatistik, haritalama, klasik aile modelinin terk edilmesi, politik ekonomi, rekabet, insan sermayesi.

İkinci bölümde Giorgio Agamben'in fikirleriyle, yukarıda bahsettiğimiz gibi Foucault'nun açıp genişlettiği biyopolitika kavramı potansiyellik, kamp, gelen toplum gibi ara başlıklarla bir nevi şekilleniyor. Agamben Foucault'nun “İktidar ilişkileri beden üzerinde doğrudan bir müdahalede bulunmaktadır." yorumunu bu bedenin çıplak oluşuyla vurguluyor. Yani iktidarın 'hedefinde' bedenin çıplaklığı yer alıyor ve bu çıplaklık ben ile öteki arasındaki uçurumu siyasi düzlemde de belirginleştiriyor, gittikçe açıyor. Bedenin hem siyasi (biat) hem de ekonomik (üretim) olarak kullanılabilir bir forma kavuşturulması, biyoiktidar olmanın alametifarikası.

Üçüncü bölüm, Michael Hardt ve Antonio Negri'nin üretim, çokluk, yokluk, emek ve yeni proleterya fikirleri üzerinden bir biyopolitika tanımı çiziyor. Hardt-Negri, biyopolitika kavramını 20. yüzyıla atıfla kullanarak aslında hem Foucault'dan hem de Agamben'den ayrılıyor. "İmparatorluk" ve "Çokluk" kitaplarında da izlenebileceği üzere biyopolitika kavramı 'ölüm/ölü üzerinde hakimiyet'e kadar uzanıyor. Bu da akıllara öldürüldü/ölü olarak ele geçirildi 'deyim'ini getiriyor. Thomas Lenke'nin Biyopolitika'sından, bu kavramın ne zaman ve hangi konular üzerinde bir düşünce aracına dönüştüğünü hatırlama zamanı şimdi. 11 Eylül'den sonra: teröre karşı savaş, neo-liberalizmin doğuşu, ırkçı ideolojiler, soykırım politikaları, çevre meselesinin idaresi, kök hücre araştırmaları, insan kopyalama, biyotıbbi ve biyoteknolojik yenilikler... Biyopolitika kavramının yanında biyotıp ve biyoteknoloji eklendiğinde, insan hayatının her şeye rağmen uzatılmaya çalışılması ve bu uzun ömrün maksimum üretime 'ayarlanması' üzerine yapılan çalışmalar geliyor insanın aklına. Guantanamo ve Ebu Gureyb birer örnek.

Utku Özmakas'ın bu özel çalışmasıyla birlikte biyopolitika kavramının gelişim seyrini detaylı biçimde görmek mümkün. Foucault ile başlayan, Agamben'in eleştiri-yorumuyla farklı bir yere evrilen, Hardt-Negri çizgisiyle daha 'şiddet'li ve güncel bir boyut kazanan biyopolitika konusunda
Slavoj Zizek de zamanında bir hatırlatma yapmıştı, Stalinizm ya da Stalin İnsanın İnsanlığını Nasıl Kurtardı kitabından: "Aleksey Gastev, daha 1922 yılında 'biyomekanik' terimini kullanmiş olan bir Bolşevik mühendis ve şairdi; bu kült içinde insanla makinenin kaynaşacağı bir toplum vizyonunu araştırıyordu. Gastev Emek Enstitüsü'nün başındaydı, burada işçilerinn makine gibi davranması için deneyler yapılıyordu. İnsanın mekanikleşmesini evrimin bir sonraki adımı olarak görüyor, şu hayali kuruyordu: bir ütopya, 'insanların' yerini 'A, B, C ya da 325, 075, 0 ve benzeri' şifrelerle tanımlanan 'proleter birimlerin' alacagı bir ütopya... Mekanik kolektivizm proletaryanın psikolojisindeki bireysel kişiliğin yerini alacak. Artık duygulara yer olmayacak, insan ruhu artık 'bir çığlık ya da gülüşle değil bir basınçölçer ya da hızölçerle' ölçülecek. Bu düşte, günümüzde biyo-politika denen şeyin ilk radikal formülünü görmüyor muyuz?"

Biyopolitika kavramına harikulade misaller içermesi açısından Yiğit Akın'ın "Gürbüz ve Yavuz Evlatlar: Erken Cumhuriyet'te Beden Terbiyesi ve Spor" (İletişim Yayınları, 1. baskı - Eylül 2004) kitabı dikkatle okunmalıdır. Özellikle ülkemizin erken cumhuriyet döneminde biyopolitikanın spor alanında nasıl kullanıldığına, nüfus-sağlık politikalarında nasıl kritik bir parça olduğuna, devletin nasıl bir sosyal disiplin yöntemine dönüştüğüne müthiş bir örnekti spor, spor müsabakaları ve kulüpleri. Hemen küçük bir örnek verelim kitaptan. Bülent Ecevit, 2000 Sydney Olimpiyat Oyunları’nda tayt giyme mevzuunda güreşçi Harun Doğan’ın Türkiye adına güreşmeyi protesto etmesi "Bize güreşçinin ideolojisi değil, başarısı lazımdır" der. "Bize ham beygir gücünde hayvanlar lazımdır." ise biyo-politik karşılığıdır bu sözün. Akın'ın önemli bir yorumu şöyle: "...beden terbiyesinin tarihsel ve sosyolojik değeri, gerçek verimliliğin ötesinde, onun bir biyo-iktidar stratejisi olarak kullanılmasında yatar ki bu biyo-iktidar esas olarak uysal ve üretken bedenler yetiştirilmesiyle ilgilidir."

Biyopolitika ortaya çıkışından şimdiye dek hep beden üzerinden ilerliyor, gelişiyor. Aşkın bir boyutta seyrediyor. Artık içkin olana bakmak, daha fazla içselleşmek, içeriye dönmek gerekebilir bizler için. Bu belki de makro boyutta olmasa da mikro anlamda insan temelli bir koruyucu yaklaşım ortaya çıkarabilir. İşte vardığımız yer neticesiyle, Erdoğan Özmen'in Birikim yazısını (11 Temmuz 2018) bitirirken yaptığı öneriyle bitirelim biz de: "Velhasıl, gözümüzü otoriter figürlere, onların yapıp ettiklerine değil, topluma, oradaki müşkülat ve açmazlara, müşterek zayıflık ve yetersizliklerimize çevirmek en hayırlı ilk adım olacaktır. Kendimize çevireceğiz bakışımızı. Tüm bu melanetleri toplumdaki çözülmenin semptomları olarak görerek başlayacağız. Olanları ince ince ve acele etmeden düşünmek ve anlamak için. Tarih sahnesine çıkmamız, sahici bir kardeşlik, eşitlik ve adalet sözleşmesiyle mümkün olacaksa şayet... Biz buna inanmaya hâlâ devam ediyorsak."

Yağız Gönüler
(Arka Kapak, 35, Ağustos 2018)

Her Yönüyle Eşsiz Bir Albüm: Caz Musikisi


Sanatlardan bir güzel sanat olan müzik, her insana farklı biçimde tesir eder. Sonsuz ve sınırsız bir hazine olan Türk müziği bu anlamda başlı başına şifadır. Uçsuz bucaksız makamlar, her ruha hitap eden sözler, şiirler ve türküler çağlar boyunca dilden dile, gönülden gönüle ulaşmıştır. Nice âşık, âşığına meramını şarkılarla anlatmaya çalışmıştır.

Maalesef ki müziğimize, özellikle de klasik Türk müziğine dair yeni eserler göremediğimiz zamanlardayız. Göğüsleri genişletecek şarkılarımızın yeni yorumlarla görünür, duyulur kılınması sanki hiç istenmiyor gibi. Her şeye rağmen hâlâ klasik Türk müziğine farklı yorumlar katmaya çalışan sanatçılarımız da yok değil. Eskiler birer birer kenara çekilirken yeniler cesurca emek sarf ediyorlar.

Yaprak Sayar'ı müzik dinleyicilerinin ekseriyeti, Murat Bardakçı'nın Habertürk'teki programı Tarihin Arka Odası'yla tanıdı. Muhakkak daha evvelinden tanıyanlar da vardır ancak programın bazen en hararetli bazen de en durgun anlarında, arka plandan gelen soprano sesle mazide koşturan yürekler coştu, hazırda bekleyen uykular kenara çekildi. Türkü, ilahi, marş ya da klasik bir eserimiz Yaprak Sayar'ın sesiyle sanki uzun zamandır beklenen bir anons gibi giriverdi evlerimize. Sonrasında TRT Türk'teki 11 Kahvesi'nde de Sayar'ın sesi yankılandı. Bu arada Alaturka Records ve Meydan gibi albümlerde de kendisinden Hacı Ârif Bey'in Bakmıyor Çeşm-i Siyah Feryâde'sini, İsmail Dede Efendi'nin Yine Neş'e-i Muhabbet Dil ü Cânim Etti Şeydâ'sını ve nice eseri dinleme imkânı bulmuştuk.

Derken 2018 yazında DMC etiketiyle Yaprak Sayar'ın albümü Caz Musikisi ansızın çıkageldi. İsmiyle ve cismiyle oldukça özgün olan bu albümün en çarpıcı tarafı, Türk müziği eserlerinin caz formunda yorumlanması şüphesiz. Şarkıların girişleri, ara melodileri, nakaratları caz yorumuyla  bambaşka bir hâle kavuşmuş. Yaprak Sayar albümün başından sonuna dek kusursuz bir performans sergilemiş, unutulmaz olan bu eserleri daha da unutulmaz kılma başarısı göstermiş. Mıhlamak da denebilir buna.


Albümde yer alan eserler şöyle: Gül Açılsın Dudağında Gülüver, Uyusam Dizlerinde Ilık Yaz Geceleri, Kara Kız, Sıra Dağlar Mordu Sular Kırmızı, Sarı Gelin, Yemenimin Oyası, Yoksun Diye Bahçemde Çiçekler Açmıyor Bak, Gel Ey Denizin Nazlı Kızı Nuş-i Şarab Et, Bir Dalda İki Kiraz, Lütfen. Kürdilihicazkâr, nihâvend, hüseynî, rast, acemaşîrân, sabâ gibi Türk müziğinin en güzide makamları arasına süzülmüş türkülerimiz ve Yaprak Sayar'ın kuş olup uçan sesiyle birlikte harikulade bir albüm Caz Musikisi.

Hem klasik Türk müziği hem de caz formunun enstrümanlarının bir araya gelmesi; evde, işte, yolda dinlenirken dinlendiren bir albümü daha ilk şarkıdan itibaren müjdeliyor. Albümün tüm repertuvarını Yaprak Sayar hazırlamış. Aranjörlüğü Baki Duyarlar üstlenmiş. Baterisiyle, kanunuyla, kemençesiyle, trompetiyle tabiri caizse çiçek gibi kokuyor Caz Musikisi.

Yaprak Sayar albümle ilgili bir röportajında cazı "dünyanın ortak dili" olarak gördüğünü zikretmişti. Bu albüm özellikle de bu anlamda dünyaya duyurulmalı, Türk müziğinin hem sözü hem de sazı kullanma noktasındaki sınırsızlığını tüm müzik tutkunlarına göstermeli.

Netice-i kelam; müziğimizin son dönemdeki en nevi şahsına münhasır seslerinden Yaprak Sayar, yolculuğunu sürdürüyor. Bize de güzide sesine yoldaşlık etmek düşüyor.


Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 03.08.2018)