Kaybolmuş bir insan kadar kendine dönük biri yoktur


Hasan Yurtoğlu, Weysel Paradoksu kitabından yola çıkarak söylersem, çok cesur bir yazar. Düşünün ki “felsefe yoğun” bir roman yazıyorsunuz, ve bu mayından farksız metni yepyeni bir yayınevinden neşrediyorsunuz. Sanırım şifre, işin samimiyetinde. Hani hep tekrarlarız ya Neşet Ertaş’ın o meşhur cevabını; yaşamadığın türküyü yakmamak meselesi…

Weysel Paradoksu ciddi bir yankı buldu. Dergilerde hakkında inceleme yazıları yazıldı. Derken Hasan Yurtoğlu yeni bir romanla geldi: Pathika.

Çok net söyleyebilirim ki kendini aramayı ve bu uğurda kaybolmayı erdemli bir yaşam için olmazsa olmaz sayan herkes, Yurtoğlu’nun ciddi bir okuru olacaktır. Zaten ilk kitabından sonra önemli boyutta ‘çekirdek okuyucu’ya sahip olduğunu düşünüyorum. Öte yandan Karakum Yayınları’nı da Türk romancılığına yaptıkları bu özel katkı(lar) sebebiyle de teşekkür etmek istiyorum.

Henüz ilk cümlesinden itibaren insanı kendine doğru çeken ve düşünce egzersizleri yaptırırken hikâyesinden de taviz vermeyen iki romanın yazarı, Hasan Yurtoğlu ile yaptığımız söyleşi için buyurun…

Hasan Yurtoğlu geçtiğimiz yıl Weysel Paradoksu'yla selamlamıştı okuyucusunu. İsmiyle cismiyle sade fakat içeriğiyle kuşkusuz her okuyanı sarsan bir anlatımı, kurgusu vardı. Sanki bir roman değil de "roman içre felsefe" kitabı okuyor gibi olduk. Bu bir plan mıydı yoksa yazım sürecinde ortaya çıkan bir tablo mu?
Değerli Yağız Gönüler merhaba. Öncelikle Weysel Paradoksu’na gösterdiğin alaka için teşekkür ederim. Weysel Paradoksu yayımlandığında; ilk kitabı yayımlanan bir yazar olarak benim, -faaliyetine yeni başlamış bir yayınevinden, Karakum’dan çıkmıştı -yayıncı arkadaşımız Haydar Aybakır Bey’in de kitabın okuruyla buluşması noktasında bazı tereddütlerimiz vardı. O aşamada sizin bir değerlendirmeniz oldu. Kitaba kitap olması bakımından değer veren bir okuyucu çevresinin bu sayede Weysel Paradoksu’ndan haberdar olduklarını müşahede ettik. Farklı kesimlerden insanlar Weysel Paradoksu’nu okudular ve kitapta ifadesini bulan çeşitli hususların hemen hemen aynı hassasiyetlerle altını çizdiler. Okurun hakkaniyetinden, okurun kitapla kurduğu sahih ilişkiden başka bir şeye güvenmek istemem doğrusu. Bu bakımdan vesile olduğunuz şeyi kıymetli bulduğumu belirtme ihtiyacı duyuyorum.

Bu bir plan mıydı” şeklindeki sorunuza gelince, evet, bir planım vardı başlangıçta. Goethe’nin Genç Werther’in Acıları ve Palenzdorf’un Genç W’nin Yeni Acıları kitaplarının yanına Genç Veysel’in Acıları’nı eklemeyi tasarlamıştım. Her ikisi de kendi çağlarında kara sevda olgusunun görünümlerini ele almış ve bu özellikleriyle şöhret bulmuş kitaplardı. Ben de bu tartışmaya Türkiye’den ve Türkçe ile katılmayı deneyecektim. Bunu da belli ölçülerde gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Yine de Weysel Paradoksu bu tasarıyı aşan daha geniş ve farklı açılımları olan bir kitap oldu.

Neden Weysel ve neden paradoks? Bu soruyu kabul ediyorum ki biraz da meslek hastalığı sebebiyle soruyorum. Bir editörün kitabın ismine, hatta Weysel'in W'sine takılması gayet doğal olsa gerek. Eğer bir sır değilse kitabın isim öyküsünü de dinlemek isteriz.
Kitabın içeriği kitabın ismini de isimdeki dabılyu vurgusunu da dikte etti adeta. Az önce, kitabın çok iyi bilinen ve fenomen haline gelmiş Werther karakteri ile ilgili yönünden söz etmiştim. Bu, nedenlerden biri olarak zikredilebilir. Kitabın ikiz bir yapıda olması, birçok hususun kitabın farklı yerlerinde en az iki kez ele alınması da bir diğer sebeptir. Paradoksa gelince, Veysel’in ‘benim de aforizmalarım olacak ismimle anılan bir paradoksum’ diye bir cümlesi var. Yani onu batı entelektüel geleneğine bağlayacak bir çaba içinde davranıyor. Bu cümle okura kitabın okunması esnasında, Veysel’in sözgelimi Russel Paradoksu gibi ifade edilebilecek olan paradoksu ne acaba sorusunu sorduruyor. Veysel bu paradoksu kitap boyunca belirgin hale getirmeye uğraşıyor da. Öte yandan köylü bir ailenin çocuğu olan, annesine oldukça düşkün olan ve kara sevdanın sınırlarını zorlayan naif bir genç adam olan Veysel’in durumu da bir paradoks olarak değerlendiriliyor.

Weysel Paradoksu'nu okurken kafamda hep iki soru birbiriyle çatıştı. İnsan neden roman okur? İnsan neden felsefe okur? Sonra bu çarpışan sorulardan bir cevap çıktı: daima aradığı için. Paradoks kelimesi de en nihayetinde, aslında ulaşılmamış, kesin olmayan, ortada bir yerlerde duran anlamlarını çağrıştırıyor hep. Bu minvalde Hasan Yurtoğlu'nun romanlarla ve felsefeyle arası nasıldır?
Felsefeyle aramın iyi olduğunu söyleyebilirim. Romanlar için aynı şeyi söyleyemiyor, iyi bir roman okuru olduğumu da söyleyemiyorum. Bir roman yazayım diye hareket etmedim. Anlatmak istediklerimi en etkili bir biçimde nasıl anlatırım diye kafa yordum daha çok. Bunu, okumak istediğim kitabı yazmaya çalışmak olarak ifade ediyorum. Anlatacaklarımı en çok sayıda insana en etkili bir biçimde anlatmaya uğraştım. Belirli bir çerçevede ve belli bir kurgu içinde sunmaya yeltendiğim cümlelerin; kurulmasını, söylenmesini bekleyen bir topluluk olduğu inancıyla hareket ettim. En çok da benim, kendimin ihtiyaç duyduğu bu cümlelerin başkaları tarafından dile getirilmediğini fark etmem beni bunları yazmaya itti diyebilirim. Kitaba kitap olması dolayısıyla kıymet biçen her okurun okuma sebebi ve yazarın yazma sebebi de budur aslında.


"Hayalleriyle hayatı arasında uçurum olmamalı insanın. Hayalin bile saygısı olmalı gerçeğe. Umulur ki o vakit gerçeklik de bizim hayallerimize saygı duyar, bir nebze hakikat katardı onlara." cümleleri, Weysel Paradoksu'nun en sevdiğim cümleleriydi. Bugün etrafımızda olup biten, doğup ölen, konuşup susan birçok insanı anlatır gibiydi. Zaten hep bir ikili kıyaslama, karşılaştırma, öğüt var kitapta. Kafamıza vurur gibi değil, bir türküyü kendince söyler gibi. Roman insanın hayatı mıdır yoksa hayali mi? Bu ikisi nasıl, ne zaman bir olur da yazıya dökülür?
Şunun farkındayım, insan kendi meselesini bir cümle âlem meselesi düzeyine taşımadıkça, bunun yollarını, imkânlarını arayıp bulmaya çalışmadıkça dünya eksik kalmaya mahkûm. Felsefenin doğrudan doğruya bunu sağlamaya dönük yapısı onunla ilişkimin merkezinde duruyor. Hani meseleyi kişiselleştirmeyelim deriz ya… Bunun tersi… Özünde kişisel gibi görüneni herkesin meselesi haline getirmek. Ya da herkesin meselesi olanı kişiselleştirmek… Onu kendi temel meselesi yapmak. Weysel Paradoksu’nda olduğu gibi Pathika’da da kahramanın kişisel meselesi dünyanın ve insanın asli meselesi olarak ele alınıyor.

Her şey bir yana, Weysel Paradoksu Hasan Yurtoğlu'nun neresinde, hayatının hangi aşamasında durur? Bir yoldaş mı yoksa bitmiş bir yolculuğun hatırası mı?
Weysel Paradoksu’nu yıllar önce yitirdiğim bir dosta ithaf ettim. İthafın ötesinde kitaba ona dair pek çok hususu -gizleyerek de olsa- ektim, ekledim. Bu yönüyle ve tüm içeriğiyle Weysel Paradoksu yüreğimde duruyor. Sevdiğimiz insanlar öldüğünde… Geçmişin hatırasının ötesinde… Evet, belki eskiden olduğu gibi görüşemeyiz, fakat farklı bir boyut kazanarak bizde varlıklarını sürdürmeye bizi etkilemeye devam ederler… Yolun ve yolculuğun bittiği ancak yoldaşlığın devam ettiği bir durum.

Derken Pathika çıkıp geldi. Yine ismiyle, cismiyle farklı bir romanla karşı karşıya kaldık. Yine felsefe var ve öğretici noktası çok olan bir kitap. Mesela yazarlık, editörlük, çeviri dersi var bu kitabın içinde kanaatimce. Şöyle bir soru sormak istedim aslında o yüzden uzatıyorum: Hasan Yurtoğlu nelere kızdı, neleri yüklendi de kendini yollara atıp bir Pathika aradı?
Her iki kitapta da hayatla ilişkisini kitaplar üzerinden kuran kahramanlar var. Veysel de İbrahim de bunun neden olduğu problemler yaşıyor. Cümleler onların üzerinde bomba etkisi yapıyor. Hayatın entelektüelize edilmesi her ne kadar kaçınılmaz olsa da sorunlu olabilen bir şey. Düşünceleriyle yaşayan, düşünceleri etrafında yaşayan insanların gerçeklikle temaslarında ortaya çıkan sıkıntılar üzerinde duruluyor. Bir tür insanlık durumu bu. Türküdeki gibi, "isterem ki başına gele..."

Tek başınayken kendini daha net ifade eden ama kalabalıklar içinde olunca ya da başkalarıyla konuşurken daha naif bir karakter var Pathika'da sanki. Toplumu gözlerken bu tip karakterlerle sık karşılaşıyoruz. İnsanlar "başka" şeyler konuşmak istemiyorlar, "öteki" ile buluşmak istemiyorlar gibi. Bilmiyorlar mı ötekinin insana insanlığını hatırlattığını acaba? Biraz Pathika'nın karakterlerini psikolojik olarak yorumlamanızı rica ederim.
Pathika Spinoza’nın Ethikası’ndan mülhem. Pathos’un, tutkunun bilimi anlamında Pathika. Hayatında bir şeyi merkeze koymuş, onu tutku derecesinde benimsemiş insanların zamana direnemeyen mukavemetleri ortak noktaları. İbrahim, Süleyman, Yusuf’ta ortak olan… Tutku, inanç, benimseme… Bağlılık… Başkasının gözüyle ‘arıza’…Bir maraz hali… Ancak vizörü yakınlaştırdığımızda arızanın arızi olmadığı, merkezi olduğu, genelliği fark ediliyor.

Sanki her yirmi-otuz sayfada bir kendini yeniden kuran, yeni şeyler anlatan bir okuma sunuyor gibi Pathika. Bu yazar için yorucu bir yazma süreci oluşturmuyor mu?
Eğer böyle yorumlamışsanız başarılı olmuş sayarım. Pathika’da bunun böyle olmasını bilhassa arzuladım. İnsanların farklı adlar altında farklı yerlerde farklı zamanlarda aynı belalara düçar kaldıklarını… Şekillerin, görünümlerin ötesinde bir ortak yaşantının olduğunu belirgin kılmak istedim. Bu deneyim ortaklığı olmasa anlaşamazdık herhalde.

Hem Weysel Paradoksu hem de Pathika için sormak isterim: Her iki kitabın yolculuğunda dönüp baktığınız, ilham demek istemem ama size bu yolculukta arkadaşlık eden kitaplar var mı? Şarkılar da olabilir ve hatta resimler de. Çünkü her iki kitabın kapağı da oldukça özel.
Kitaplar, yazarlar, filozoflar, şairler her iki kitapta da yadırgatıcı ölçüde mevcut. Şarkılar, türküler de. Hayatımızda olduğu ölçüde. Kitapların nasıl ayartıcı olabildikleri üzerinde duruluyor. Bu tür kitaplar belli ölçüde otobiyografiktir, ancak birebir olarak anlaşılmaması gerek. Çünkü bu onları bir anı kitabına bir günlüğe dönüştürme tehlikesi taşır. Yine de kendi deneyimlerinin dolayımından ele alınması kaçınılmazdır neredeyse. Belli ölçülerde izin verip belli ölçülerde kaçındığınız ancak her halükarda tanınmaz hale getirip başka bir şekle soktuğunuz otobiyografik öğeler söz konusudur elbet. Şunlar, şunlardır diyerek sıralamak ise çok zor.


Her iki kitap için de yürekten tebrik ederken, Pathika'daki "Yaşlı amcalar evimizi sorduklarında, ben çoktan kaybolmuş bir çocuktum" cümlesini şerh etmenizi rica ediyorum. Bu belki de sizi ve düşünce dünyanızı daha yakından tanımak için bir imkân sunabilir.
Bunlar; ülkemizde, dünyada olup bitenlere tanıklık eden, bu tanıklığı ciddiye alıp bunu kitap merkezli gerçekleştiren herkes için ortak temlerdir bir bakıma. Şarkısı Biten Şehir, Unuttun Ama Çocuktun, hatta Yolda Olmak’ta da görüleceği gibi.

Bir anlam arayışı. Yitiş, kayboluş imgesi ortaktır. Unutmak… O da yitirmek değil midir?

Evet, tarif edemediğimiz bu ev, bilmediğimiz, yabancısı olduğumuz bir ev değil, bizatihi kendi evimiz. Kendi evimizden uzaklaştık. Kendimizden. Yine de hala evimiz diyebilecek kadar da ona yakınız. Belki de kaybolmuş bir insan kadar kendine dönük biri yoktur. Kendini arıyor ya… Arayan da kendi, aradığı da… Bu, bir bilinç sağlıyor.

Öte yandan… İşte bu, evimiz dediğimizi arayan, bunun için bize adres soran, evimizi soran ihtiyarlarla karşılaşıyoruz… Onları bilgeler, filozoflar, şairler olarak düşünebiliriz. “Neyi kaybettiğini hatırla” diyen şairi; bize evimizi, şehrimizi soran biri olarak merhum Turgut Cansever’i zikredebiliriz. Soruyla birlikte ortaya kaybımızı hatırladığımız tuhaf bir durum ve aslında bir imkân da çıkıyor. O yaşlı amcalarla bir olup, onların elinden tutarak evimizi bulabilir miyiz, yitikliğimize son verebilir miyiz, diye umuyoruz. Bizi bir ev ve yurt sahibi kılan da bu çabamız işte.

Pathika’dan bir cümleyi tekrarlamak isterim: “Yine de insan kaybettiğine üzülüyorsa eğer, her şeye rağmen onu tam manasıyla kaybettiği nasıl söylenebilir?

Çok teşekkür ediyorum değerli sohbetiniz, sorularınız, ilginiz için. Sağ olun.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 15.11.2018)

Söyleşi: Beşir Ayvazoğlu ile "Bir Başkası"


Beşir Ayvazoğlu ile "Bir Başkası" üzerine söyleşi.

Söyleşinin misafirleri: Gâlib Dede, Dede Efendi, Tanpınar, Yahya Kemâl, Emin Dede, Ahmet Hâşim, Tanbûrî Cemîl Bey...

Moderatör: Yağız Gönüler
14 Kasım Çarşamba 19.00
Çaynağme / Üsküdar

Ahmet Erhan bir tebessümdür, umudun tebessümü


Ahmet Erhan’ın bir söyleşisinde "Babamın öldüğü yaş olan 51'i geçmeye çalışıyorum" dediği söylenir. 4 Ağustos 2013'te, 55 yaşında hayata veda etmiştir şair, babasını geçmiştir, hayattan hiçbir zaman geçer not alma iddiasında olmadan…

1958 Ankara doğumlu Ahmet Erhan'ın şiirlerindeki karamsarlık, dönemin tüm şairlerinin ağzına sakız olmuştur adeta. Şair için "dünyanın en karamsarı" yorumları yapıladursun, şair bunu pek umursamaz. Yazılarına baktığımızda ise neden bu kadar karamsar olduğunu ilk okuyuşta anlarız. Hayat, yakasını bir türlü bırakmaz şairin fakat o bundan çok da mutsuz değildir. Sitemkâr bir hâle dahi bürünmez. Adeta bir derviş edasıyla, geleni de buyur eder gideni de.

Yazımın konusu Ahmet Erhan'ın hayatı değil, bir şiirin izahı. Bu şekilde onu daha iyi anacağızdır diye düşünüyorum. "Ankara-İstanbul Karatreni" adlı deneme kitabının ilk sayfasında karşılaştığım şiiri, sanki şairin hayatının kısa bir özetiydi. Şairin her şiiri mutlaka hayatından bir kesittir lakin bir şiiri vardır ki mutlaka hayatının tamamıdır. Sanki tam da onu yakalamıştım ve kitap da bana yardımcı oluyordu şiiri açıklamak babında. Sayfaları çevirdikçe o şiirin neden yazıldığını daha iyi anlıyordum. Şiirin adı Dâüssıla. Çarpık kentleşmeye maruz kalmış hafızam beni yanıltması ve bu ismi hatırladım. Süleyman Nazif de aynı ada sahip şahane bir şiir yazmıştı. II. Abdülhamid döneminde sürgüne gönderildiği adada, Malta Geceleri ve Piyer Loti için yazdığı hitabeler yer alıyordu. Hemen açıp Dâüssıla adlı şiirini buldum, şu dizelerin altını çizmişim:

"Garîbiyim bu yerin şevkı yok, harareti yok
Doğan batan güneşin günlerimle nisbeti yok

Olunca yadıma hasret-fiken fezâyı vatan
Semâ-yı Şarkı suâl eylerim bulutlardan."

İnsan sevdiği bir şeyden zorunlu, mecburi olarak uzaklaştığında neler yazmaz ki. Sadece "bir şeyden" değil, "bir kimseden" uzaklaşmak durumunda kaldığında da öyle. İşte Ahmet Erhan da, Nihat Genç'e ithaf ettiği Dâüssıla'sında neler neler yazamış ki...

Önce şiiri okuyalım birlikte. Yalnız sizden bir istirhamım var. Lütfen bu şiiri okurken, yanında kanun sanatçımız Göksel Baktagir'in bestesi olan "Su Gibi" adlı eseri de dinleyiniz. Önce eser girsin, sonra bir su için ve peşinden şiiri tane tane, ama kendiniz yazmış gibi gönülden okuyunuz:

Dâüssıla

Nihat Genç'e

1
hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal
tüyübitmedik sevincim, tohuma kaçmış hezeyânım
bir yağmur damlasına sığınmaya çalışarak
kirden ve nemden örülmüş bir yatağa
sinen yıllarım, oğlum, yalnızlığım
bir metrekarelik alanlarda göçebe olarak
aynı yüzler, aynı kinler, sonsuz kıskançlıklar
içilen biranın buğusu parmak uçlarımda

ayak sürülmemiş toprağım, dürülmüş göğüm
yüzü karanlık bir kalabalık
parmak basma ve bastırma yetkim
üstgeçitler kurup, altgeçitlerde titreyen devrimci ruhum
devletimin gri yüzü, bu kadar...
bu kadarsa ayrılıklarla örülsün yünüm
ankara. anakarası yaşamadım, diyebildiğim her şeyin
yine de hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal
sevgilin, oğlun, şairin... nankörün olayım.

2
dönerim belki bir gün, papazın bağı'nda martıların uçuştuğu bir gün
oltamı kuğulu park'ta unuttuğum bir gün
belki oğlum beni babalar günü'nde hatırlar
sevinirim, akasya kokularına bürünürüm
neyin meşhur? keçin. duydum da hiç görmedim
sakarya'n, niyeyse hep sakarya'n
içerim belki bir gün, behçet'in koluma girdiği bir gün
neyin meşhur? hiç de nankör olmadıydım bu kadar
belleğimin apışarasında oyuncak bir bentderesi maketi gibi kaldın
salavat getirdi çıkrıkçılar yokuşu'n...

istanbul'da bu moda: her şey küçük harfle başlar
özellikle yer adları artık özel değildir
devrimin evrildiği yerde bunu nasıl anlamadım
kamudan yarattığım rengi gavurlara resmettirdim
bol sıfırlı resmi plâkalar iliştirdim cüzdanıma
devletim gülümsedi derin derin
konur sokak'ta engürü kahvesinde nihat'ın ıstakasının tam ortasına düştü
ben sıfırın altına düştüm, herkes ağladı

çocuk sordu, sordu piç kurusu:
- bu şiirde niye hiç büyük harf kullanmadın?
- istanbulin giyindim, kendimden soyundum
belki bir gün anadan üryan, babadan isyan kalır
bir gün yürür, gider, adam olurum...

3.
hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal
an kara tahtam, yan kara yüzüm, son kara yolculuğum
beni artık gökler, denizler paklar
kâğıtlara dar gelen kalemler, kalemleri boğan kusmuklar
nedir ki, neye varır ki, nereye varır dur'um, durağım
seyrelir içimde rengini unuttuğum bir su
bir şeyleri kaldırır kaldırır oturturum
belleğimdeki tek kırıntı bu, ötesi serum
her şeye varım, kabûsu türkî, kâmusû ölüm
ama o su, ama o su da olmasa
bilmezler ki o zaman, anlamaz ki zaman
bir hızar sesi kulak diplerimi ovalar
hoşçakal şehrim, asıl şimdi, artık şimdi hoşçakal
dünya hâlâ dönüyormuş - öyle diyorlar...

Cihangir, 14 Haziran 2001

Şimdi yutkunup, suyun ince bağırsaklarınıza doğru inmesini sağlayabilirsiniz.

Ahmet Erhan bu şiiri yazdıktan 1 ay sonra yayımlanmasını istemiş belli ki, dergiye göndermiş. Fakat gördüğüm kadarıyla gönderilen Dâüssıla ile kitabına aldığı Dâüssıla arasında ufak tefek bazı farklılıklar var. Bunlara yazıda değinmek istemem, ufak bir araştırmayla farklılıkları görebilirsiniz nasıl olsa.

"Daüssıla"nın anlamının yurt özlemi olduğunu belirtmek gerekiyor. Şiir okuduğunuz üzere 3 bölümden oluşuyor. Bölüm bölüm incelemek yakışacaktır şiire. Zira her bölüm, hayatının bir bölümüdür şairin. Görünen hayat, izah istemez.

İlk bölümde, 5 Nisan 2001 Perşembe tarihinde trenle İstanbul'a gelen ve ardında yıkık dökük, derin bir "sıla" bırakan şair Ahmet Erhan'ın duygularını okuyor, izliyoruz. Sevinçlerini, kederlerini, sıkıntılarını Ankara'da bıraktığını, daha doğrusu bu duygularını Ankara'da doyasıya yaşadığını ve bundan sonra ne olacağını pek de düşünmediğini görebiliyoruz. Özellikle bazı dizelerde detay veriyor bize şair. Mesela, "Bir metrekarelik alanlarda göçebe olarak" diyerek, kaldığı otellere, konakladığı misafirhanelere gönderme yapıyor. Ancak bana göre gönderme yaptığı daha büyük bir şey var, o da 12 Eylül'de siyasi sebeplerle "içeriye" düşmüş arkadaşlarını yalnız bırakmaması. Şiirleriyle onların derdine ortak olması, onları umutsuzluktan ve bitkinlikten koruması. Hemen sonraki dizede ise dikkatimi çeken şey Ankara'nın soğukluğu oldu. Şair "aynı yüzler, aynı kinler, sonsuz kıskançlıklar" diyerek muhtemeldir ki Ankara'yı betimliyor. Küçük yerin derdi çok olur. Oranın sevgisi de, nefreti de fazladır. Bundan olsa gerek bira içerek kederini, sıkıntısını hafifletmeye çalışır şair.

Hep bir serinlik, buzluk vardır dizelerinde. Bunu meteoroloji ile özetleyemeyiz fakat Ahmet Erhan'ın 2008 yılında yaptığı söyleşisindeki bir soru cevabı buraya alırsam kafamız karışmaktan kurtulacaktır:

Son kitabınızın sanki bütün atmosferi kar üzerine kurulu: Kış, soğuk, yağmur, buğu, kurt ulumaları... Genellikle kış mevsimi zor koşulları nedeniyle bir yakınma duygusu uyandırır insanda. Ayrıca siz Akdenizli bir şairsiniz. Niye böyle gelişti bu kitap?

Doğrudur Akdenizliyim (Mersin); çocukluğum orada geçti. Ama söyledim ya 25 yılım da Ankara’da. Aslına bakarsan bunlarla ilgisi yok. Silivri’den Beylikdüzü’ne taşınınca kendimi çok yalnız hissettim; bir de üstüne hastalık bindi. Karamsar diyemeyeceğim, belki yalnızlıktan ötürü kasvetli bir kitap çıktı ortaya. Bir ara adını “Buğular Kitabı” koymayı düşündüm. Ama insanları o kadar da boğmaya hakkım yoktu. Bir de, ben kova burcuyum. Gazetelerdeki fallara pek inanmasam da bazen astroloji kitaplarına gözüm ilişir. Kış çocuğuyum – dolayısıyla en sevdiğim mevsim kıştır. Sonra elbette kışın habercisi olduğu için de güz. Sıcaktan nefret ederim; hele yazın plajlarda güneşlenenleri düşündükçe.


Birinci bölümün ikinci kıtasında siyasi konuşuyor Ahmet Erhan. Seçimler, eylemler, hassasiyetler derken coşa aka dizilen dizeler, sarsıcı bir dizeyle sona eriyor: "Sevgilin, oğlun, şairin... nankörün olayım."

Hangimiz nankör değiliz ki hayata karşı? Nankörlük yaptığımız aklımıza düştüğünde derin bir pişmanlık yaşamaz mıyız? Yaşadığımız pişmanlığı neyle su yüzüne çıkarabiliriz pekala? Ya müzikle, ya şiirle, ya da kuru sıkı bir şeyler içerek, üfleyerek. Kim bilir? Şair, bir insanın içindeki tüm hüznü, kederi çekinmeden söyleyendir. Buna elbette nankörlük ve pişmanlıklar da dahil. Üstelik Ankara'dan İstanbul'a gelinmiştir. Geride bırakılan her şeyde özlem ve yeniden yaşanabilme umudu vardır. İşte Dâüssıla'nın ikinci bölümü bu şekilde başlar. Şair önce Ankara'nın kendince güzelliklerini sıralar, sonra da birer birer yaşantısından parçaları. "Neyin meşhur? hiç de nankör olmadıydım bu kadar" diyerek önce hafızasına hayıflanır, sonra da "belleğimin apışarasında oyuncak bir bentderesi maketi gibi kaldın" diyerek içinde sıkışanları şairane bir şekilde aktarır. Sonra sıra İstanbul'a gelir. 14 Haziran 2001'de Cihangir'de yazdığı bu şiirinin ikinci bölümünün sonuna doğru Ahmet Erhan, artık İstanbul'un tabiri caizse karizmasını çizecektir.

Her şeyin küçük harfle başladığını söylemekle, semtlere verilen "özel" şahıs isimlerinin samimiyetsizliğinden de bahsedebilir şair, kalabalıktan hiçbir şeyin özelliğinin kalmadığından da. Her ikisinde de haklılığı, su götürmez. Yani şiir yazılalı 12 yılı geçmiş, ne değişti? Yılları bırakalım çünkü gökler delindikçe önemi kalmadı. Her şey 1980'de yazıldığı gibi. Şehrin insanı hâlâ kaypak ilgilerin, zarif ihanetlerin, bozuk paraların, sivilcelerin, pahalı zevklerin ve ucuz cesaretlerin insanı.

İkinci bölüm tamamlanırken dikkatimi son iki dize çekti.

"belki bir gün anadan üryan, babadan isyan kalır
bir gün yürür, gider, adam olurum..."

Şair acaba neyi kastediyordu? Bir anlam çıkarmaya çalışıyorum, birlikte deneyelim. Dönüp dolaşıyoruz, neden? Bir yere varmak için. Yalnız tilki değil insan da muhakkak evine döner. Bir amaç için yola çıktığında evini de yanında taşırsın. Yanına isyanını al, öfkeni al, sevincini al, neşeni al. Ne olursa olsun, yaptığın şeye inanıyorsan, ciddi sebeplerin varsa, sonunda hayra çıkarsın elbet. Yani aslında sana hayır olarak görünebilir bu. Kim ne derse desin. Zaten el âlem ne der? Onu boşver, boşvermeli. Yukarıdaki dizelerin sonuna bakarsak bir adam olma arayışını görürüz. Bir kesinlik var. Yürürüm, giderim, ama neden? Adam olmak için. Hani Dücane Cündioğlu diyor ya: “Yürümeye devam et, yol insanı terbiye eder.

Üçüncü bölümde yeniden vedalaşıyor Ankara'yla şair. Bu kez Ankara'da pek görülmeyen ve görülmesi mümkün olmayan iki öğeden bahsediyor: gökdelenler ve deniz. Peşinden kesinlikle İstanbul'un edebiyat çevresine ve "korkutulan" yazarlara, şairlere gönderme yapıldığına inandığım "kâğıtlara dar gelen kalemler, kalemleri boğan kusmuklar" dizesi geliyor. Ahmet Erhan İstanbul'a trenle gelmiştir ama içi Adalar vapuru kadar hareketlidir. Dolup taşmaktadır beyninin kamarası. Kederini yine bildiği "demlikle" atar denize. Alkol damarlarından akmaktadır şairin, sonu serumlarla akranlığa gidecek bir yoldur bu. Zira babası gibi kendi de alkol sebebiyle veda edecektir hayata.

İçiyordur ve kendince sebepleri vardır çünkü içmese ‘kulak diplerini ovalayan şey’ kuru kalabalık, kuru gürültüdür. Şairdir işte, öyle düşünür, burnunun dikine gider, tıpkı Adana Demirspor'da Fatih Terim'le birlikte oynadığı yıllardaki gibi. Dikine. Ama "sol" açıktan. Daha sonra transfer olur şiire.


Ahmet Erhan'ın Dâüssıla'sı öyle bir bitiyor ki, işte orada yatanları bilmek lâzım. "Dünya hâlâ dönüyormuş - öyle diyorlar..." derken ne dertli, ne çileli yollardan geçtiğini ve geçmekte olduğunu yazıyor. Dünyanın da zaten çok umurunda olmadığını açık ediyor yine. Ya da bana öyle geliyor. Peki ya size? Belki size de öyle geliyordur...

Yazımı burada noktalıyorum. Zira soru işaretleri bol biten bir yazı, eminim ki sizi şairi daha çok hırpalamak, yani okumak için kitaplarına, şiirlerine yönlendirecektir. Bu vesileyle de çok sevdiğim şair Ahmet Erhan'a rahmetler diliyorum. Ahmet Erhan benim için tebessümdür, umudun tebessümü. Koltuğun kenarında onun bir kitabını bulup, arkasını çevirip, fotoğrafını görünce de parmağını üstüne koyup “Baba!” diyen oğlum da eminim ki şairi sevecektir…

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 07.11.2018)

İsmet Özel'in "Evet, İsyan"daki Kavgası

1969 yılına kadar İsmet Özel şiirlerinde daha bireysel, kalkış noktası olarak daha "ben"i seçmiş, toplumsal mevzular yerine daha kendinden şiirler görmek mümkün. Lakin 1969 yılında, Şiir Sanatı, Papirüs, Yeni Dergi ve Halkın Dostları gibi dergilerde yayımlanan 14 şiirini şair, "Evet, İsyan" adıyla kitaplaştırır. Kitapta yer alan şiirlere bakıldığında, İsmet Özel'in hem bireyselden toplumsala iyice geçtiği, hem de "yıkıcılık", "yıkım", "yıkmak" üzerine yürüdüğü söylenebilir. Şair bilhassa bu "yıkıcılık" konusu üzerine şunları belirtmiştir:

"Psikanaliz yapacaksak eğer şunu göz önünde tutmak mümkün, ben çelimsiz bir çocuktum. Gençliğim de öyle geçti yaşlılığımda da böyleyim. İnsanlar beni görünce çok şaşırıyorlar. Çünkü çok cüsseli falan hayal tahayyül ediyorlar. Yazdığım yazılar ve şiirler dolayısıyla vurduğunu devirir yani. Hem de böyle şimdi konuştuğum gibi bu tonda falan konuşmaz diye düşünüyorlar. Belki bu bir telâfi mekanizmasıdır. Ben böyle bir insan olmak istedim mi, vuran deviren falan hayır. Ama hep bunun suiistimaline karşı bir şey yapılmalıdır diye düşündüm hep. Meselâ ben hiçbir zaman iyi futbol oynyamadım. Ama beni küçükken takıma büyük çocukların ayağına iyi giriyor diye alırlardı. Çok küçük bir çocuktum. Diğer çocuklar da küçüktü ama onlar girmezlerdi. Ben korkusuzca girerdim yaralanma pahasına. Başkomiserin de oğlusun. Öyle kaçmak maçmak da olmazdı. Tabi buna yaşım ilerledikçe çok güzel ideolojik kılıflar bulabildim. Haklı taraftaydım, dolayısıyla haksızlara şiddet uygulamak kaçınılmazdı. Daha doğrusu o şiddete şiddet de denmezdi, şiddet karşıtı bir şiddet idi bu bir bakıma. Ama daha da korkunç olanı hayat karşısında tahripkâr bir eğilimim vardı. Şu manada, bu istemediğimiz şeyleri niçin bize güzel gösteriyorlar. Meselâ diyelim ki kadınların tırnaklarını boyamaları hiçbir zaman güzel görünmemiştir bana. Bunun güzel bir tarafını bulamadım. Bulana da rastlamadım. Bunu belki bir saldırı olarak yapıyorlar. Buna benzer birçok şey var hayatımızda. 15 yaşından beri içimde bir tür mitralyöz kullanma duygusu vardı. Yani taramak. Neyi? Vitrinleri. Bunda acaba o vitrinlerde sergilenen şeylere ulaşamamanın sıkıntısı mı var? Bir sağcıya sorarsan evet. Ama bence böyle değil. O düzenin ne kadar büyük bir baskı olduğunu hatta baskıdan da öte insanları iğfal ettiğini birinin anlaması ve ona tepki göstermesi gerektiğini hep düşündüm 15 yaşımdan beri. Bu manada içimde hep bir yıkıcılık vardı."

Düşünün ki 15 yaşında bir hedef belirlenmiş. Bu hedefin üzerine iyice yürünecek vakit de tamam olmuş. Haliyle Özel'in bu dönemdeki şiirleri daha fazla sosyalist ve yoğun çatışmalar, aksiyonlar, faaliyetler içerisinde. Bunu bir film ya da dönemin romantizmi gibi düşünmek hem hata hem gaflet olur. Şiirlerde kendini çokça belli eden bir kavga vardır. Bu kavganın temelinde yukarıda şairin belirttiği hedef vardır: Şiddet karşıtı bir şiddet. Haliyle: Evet, İsyan!

"Evet İsyan"ın yayımlandığı 1969 tarihinde İsmet Özel 25 yaşındadır. Devrimci duyarlılığı yüksek noktadadır. Bir de buna gençlik enerjisi eklendiğinde, şairin yaşamını şiirine damıtmasından daha doğal bir şey yoktur. Keza "Waldo Sen Neden Burada Değilsin?" adlı kitabında Özel "Yaşayıp düşündüklerimin yazdıklarıma etkimesi, yazdıklarımın kendi zamanımın rengiyle koyulaşması süreci hızlandı bu dönemde." diyerek tam da bu konuyu açıklamıştır. Öte yandan da kitaptaki şiirlerin daha önce dergilerde yayımlanması sürecinden beri dikkatli gözlere maruz kalmış ve ilginç önsezilerin doğuşuna sebep olmuştur. Örneğin 1966 yılında Yeni Dergi'de Eser Gürson, İsmet Özel'in "Geceleyin Bir Koşu" kitabını da ele alarak, yukarıda bahsettiğim duyarlılığa sahip şairlerin geleceği hakkında şu yorumu yazmıştır: "Bu tip sancılı şairlerin garip yazgısıdır: Ya Rimbaud gibi yirmi birinde kopacak şiirden, ya Necip Fazıl gibi İslâmiyet yoluyla bir dinginlik kaynağı bulacak, ya da İsmet Özel gibi partizan olacak."

İsmet Özel, dönem şairlerinin şiirlerinde yer alan politik unsurların, şiir okuyucusunu "ucuza kapatmak" olarak görür. Zira bu unsurlar yaratıcı güçten uzak, sadece dönemi yaşayan insanların duygularına hitap etme noktasına varabilen -yahut varamayan- kolaylıktadır. Bu şiirlerin sanki kolaylıkla yazılmış, dolayısıyla da şiirsel söylemden, şiirsel güçten, şiirin yaşamı anlama ve anlamlandırma görevinden uzak olduğunu düşünür. Nitekim yine "Waldo Sen Neden Burada Değilsin?" adlı şiir yolculuğunu ve şiirle uğraşı gereklerini aktardığı kitabında bu konuya da değinir ve şöyle der: "Okurlarımın politik anıştırmaları yüzeydeki anlamlarıyla değil zenginleştirilmiş bir insanî özün dinamosu yedeğinde kabul edecekleri görüşüne yakınlık duymaya başladım. Böyle olsun istiyordum, zira şiir uğruna giriştiğim çabalarla, dünyayı anlamlandırma (veya dünyada neler olup bittiğini anlama) çabalarımın ortak doğruda birleşmesini istiyordum. Böyle bir doğrultu edinebilirsem hem kendi zihnimi parçalamaya varacak bir rahatsızlıktan kurtaracak hem de daha üretken bir sanatçı olmayı başaracaktım."

"Evet, İsyan" da yer alan şiirlerin çoğunu askerlik döneminde yazmıştır İsmet Özel. Dolayısıyla çok verimli bir askerlik dönemi geçirmiştir sanatçılığı anlamında. Fakat bu şiirlerin hepsi aynı şehirde yazılmamıştır. Örneğin "Sevgilim Hayat", Sivas'ta, "Yıkılma Sakın" Muş'ta yazılmıştır. Bu dönemde Ataol Behramoğlu ile karşılıklı mektuplaşmaları vesilesiyle ortaya çıkan "Yıkılma Sakınlar" meşhurdu. Behramoğlu'nun mektubunu aldıktan sonra ona bir karşılık yazmak isteyen İsmet Özel'in zamana ihtiyacı olacaktı. Bunun için de üç diş kökü aldırmıştır. Zira diş çektirene askerde üç gün istirahat verilmektedir o zamanlarda. Bu da yetmemiştir, üç günde şiir tam olarak bitmeyince bu kez şair tedavi edilebilecek olan iki dişini daha çektirmiştir. Sonuç olarak İsmet Özel'in "Yıkılma Sakın"ı, altı günde yazılmış olup, beş dişin çekilmesine sebep olmuştur. Behramoğlu'nun "Yıkılma Sakın"ı, yedi kıtadan oluşup toplam kırk iki dizedir. İsmet Özel'in "Yıkılma Sakın"ı ise dört kıtadır ve kırk iki dizedir. Dize eşitliği şaşırtıcı. Gelin bu iki şiirden bazı bölümleri hatırlayalım. Önce Ataol Behramoğlu'ndan:

"Kötü şey uzakta olmak
Dostlarından, sevdiğin kadından
Yasaklanmak bütün yaşantılara
Seni tamamlayan, arındıran
Kapatıldığın dört duvar arasında
Sağlıklı, genç bir adam olarak

Neler gelmez ki insanın aklına
Sevinçli, özgür günlere dair
Kalmıştır yüzlerce yıl uzakta
Onunla ilk kez öpüştüğün şehir
Acı, zehir zemberek bir hüzün
Kalbinden gırtlağına doğru yükselir."

Şimdi de İsmet Özel'den:

"Yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
halkın doğurgan dünyasına dalmakla
onların güneşe çarpan sesini anlamayan
dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
yılgı yanımıza yanaşmazken
bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
yıkılmak elinde mi?
Boşuna mı sokuldu bankalara
petrol borularına kundak
kurşun işçinin böğrünü boşuna mı örseledi
varsın zındanların uğultusu vursun kulaklarımıza
yaşamak
bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.
Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta."

Her iki şairin de kavgası apaçık ortada değil mi? Lakin burada bir şeye dikkat çekmek zorundayız. Behramoğlu'nun şiiri -devamını okursanız eğer- daha düz, daha imge gücünden ve şiirsel söylemden uzak, fakat politik amacı son derece belirgin, dolayısıyla da İsmet Özel'in uzak durmaya çabaladığı okuyucuyu "ucuza kapatmak" durumuna elverişli bir şiir. Buna karşın Özel'in şiirinde söylem ve imge gücü son derece yüksek, politik hassasiyetin içine dalmadan kavga nedenini daha gerçekçi ve düşünceye, fikre odaklı kurma noktasındadır. Çünkü İsmet Özel, bir şey tercih etmiştir sanatında. Bunu da "Waldo Sen Neden Burada Değilsin?" kitabında apaçık yazmıştır: "Şiirdi benim alanım. Bu demekti ki şiiri zaafa uğratmakla kendi alanımı daraltır ve belki yok ederdim. Şiirin güçten düşmesi demek, kendime duyduğum öz saygının azalması demekti. Bu yüzden şiirimin devrimci niteliğine ne kadar önem veriyorsam, devrimin şairi olmak gibi bir zaafın içine düşmemeye de o kadar özen gösteriyordum... Şiirlerimle yüz yüze gelenler dünya ile olan ilgilerinde yeni bir açılımı, gerekirse bir rahatsızlığı fark etmeliydiler. Bu yüzden genel kabul içinde şiire yakışır sayılana değil, şiire girdiği zaman bir şeyleri kurcalar olana rağbet ediyordum."

Önce rahatsız olmak, sonra rahatsız etmek ve böylece bir farkındalık yaratmak. Çok farklı bir farkındalık yani. İsmet Özel bunu oluşturmuştur şiirlerinde. Daima bunun peşinde olmuştur. Var olmak, varoluş problemi üzerinden yankılandırmıştır sanatını. Heidegger'in "Modern felsefe varlık problemini unuttu" söylemini bilerek ama karşı gelerek şiir söylemiştir. Bu minvalde Nurettin Topçu da "Var olmak, düşünmek ve hareket etmektir. Vakıa hayvanlar da hareket ediyorlar. Lâkin onların hareketleri şuurlu değildir; alelâde yer değiştirmeden, kımıldanmadan ibarettir. Yalnız insana mahsus olan hareket (action) ise, kendi kendisini ve başka varlıkları değiştirmek demektir." demiştir. İşte bu ontolojik kaygılarla İsmet Özel'in şiirlerinden, ilk kitap adlarından son kitaplarının adına kadar, nasıl bir kavga tutuştuğu gün gibi aşikârdır. "Desem Öldürürler Demesem Öldüm", bir kitap ismi olarak ancak bu kadar kavgalı, kavgacı olabilir. Yakışır da. Kavgasız şiir olmaz. Kavgasız fikir de olmaz, düşünce de.

Yazı biterken, "Evet İsyan"dan yedi şiiri, birkaç dizeyle hatırlamak ve İsmet Özel'in hem bu kitabındaki hem de şiir sanatındaki kavgasını yeniden ve yeniden hatırlatmak isterim.

"Gırtlağımda bir harf büyüyor
buna dayanacağım
dişlerim kamaşıyor yıldızlardan
buna da.
Kabaran bir çarpıntı oluyor şehir."
- Partizan (1965)

"abanmak geçiyor içimden gövdenin küllerine
sana çatlarcasına inanıyorum
çünkü kopartarak geliyorsun göğün zağarlarını
canevinde tortop umudu aydınlığın."
- Çağdaş Bir Ürperti (1965)

"Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
saçlarıma bin küsur yalnızlığı takıp girdiğim şehre
insan varlığımızdan tuhaf tohumlar bıraksam."
- Kan Kalesi (1966)

"Binlerce, binlerce çocuk
koşarak dokumuş benim kumaşımı
hançeremde bu şehrin
o geçimsiz mushafı
vardım dayandım parmaklığına o büyük hesapların."
- Bir Devrimcinin Armonikası (1965)

"Ben merd-i meydan
yani toprağın ve kanın gürzü
güllerin bin yıllık mezarı bendedir
yukardan bakarım efendilerin pusatlarına
insanların bütün sabahlarını merak ederim
gök hırpalanmaktadır merakımdan
ıtır kokan benim yumruklarımdır
benim kavgamdır o, aşk diye tanınan."
- Evet, İsyan (1967)

"Sana bir karşılık vereceğim
toprağı deşen boğuk sesimle
sana bir karşılık vereceğim
amansız kum fırtınası altında
sana bir karşılık vereceğim
birbiri üstüne yığılırken günler
ey taşan suların imkânı
ey taşan suların bekâreti sana
bir karşılık vereceğim."
- Yaşamak Umrumdadır (1967)

"ben öyle bilirim ki yaşamak
berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır
çünkü biz savaşmazsak
anamın giydiği pazen
sofrada böldüğümüz somun
yani ıscacık benekleri çocukluğumun
cılk yaralar halinde
yayılırlar toprağa
etlerimiz kokar
gökyüzünü kokutur."
- Sevgilim Hayat (1968)

Son olarak, "Yararlanılan Kitaplar" bölümünün sadece bu yazıyı oluşturduğu düşünülmemeli, okuyucuya İsmet Özel imzasıyla şiir, düşünce ve kavga arayışlarında birer kılavuz olmasını dilerim.

Yararlanılan Kitaplar:
- İsmet Özel, Erbain, İklim Yayınları, Nisan 1987, 1. Baskı
- İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, TİYO, Ocak 2013, Gözden Geçirilmiş 15. Baskı
- İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak, Şûle Yayınları, Ekim 2004, 15. Baskı
- İsmet Özel, Zor Zamanda Konuşmak, Çıdam Yayınları, Mart 1990, 4. Baskı
- İbrahim Tüzer, İsmet Özel: Şiire Damıtılmış Hayat, Dergâh Yayınları, Kasım 2012, 2. Baskı
- Nurettin Topçu, Var Olmak, Dergâh Yayınları, Kasım 2012, 9. Baskı

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 28.10.2018)

Cahit Sıtkı'nın Renklerle Alıp Veremediği

"Her renge boyan da renk verme."
- Şeyh Gâlib

Diyarbakır doğumlu şairlerimizden Cahit Sıtkı Tarancı, Viyana'da verdiği son nefesine kadar hayata sıkı sıkı bağlıydı. Bunu hem yazdığı şiirlerinde hem de mektuplarında rahatlıkla fark edebiliriz. Paris'teyken, dostu Ziya Osman Saba'ya yazdığı mektupta, "Yaşamın Don Juan'ıyım, hayatı her şeyiyle çok, ama pek çok seviyorum." yazmıştır. Mektup 13 Mayıs 1940 tarihlidir. Yani Tarancı 30 yaşındadır. O meşhur "Otuz Beş Yaş"ı yazmasına 5 yıl vardır.

Şairin, şiirlerinde buram buram tüten renkler aslında yaşamdaki umudu, canlılığı, hayatı ve doğayı sevmesiyle açıklanabilir. Yaşı ilerlerken aynı zamanda hayatın basitliği ve basit olması gerektiği üzerine çaba gösterir. Her nerede Cahit Sıtkı hakkında bilgi taraması yapmaya kalkışırsak kalkışalım iki kelimeyle karşılaşırız: ölüm ve yalnızlık. İlk okunuşta "olumsuz" etki yaratan bu iki kelime şaire tam tersi yansır. Ölümü şiirlerinde görürüz çünkü yaşama tutkun olmaktan ayrı düşmek istemez. Yalnızlığı şiirlerinde görürüz çünkü tercihi budur. Kalabalıklardan kaçar. Kalabalıklarda yaşamı kaçıracağını düşünür. Bu yüzden yalnızdır, ama bundan memnundur.

Şairin ruhaniyetini çok da konuşmamak lâzım. Bunu şiir üzerine mesai harcayanlara bırakmalı. Bir filmin sonunu anlatmaktan farksız çünkü biyografik metinler. Üstelik biyografi, dedikodunun tıp dilindeki adı gibi. Lafı daha fazla şair üzerinde gezdirmeden, Asım Bezirci'nin hazırladığı ve Cahit Sıtkı Tarancı'nın tüm şiirlerini barındıran, "Otuz Beş Yaş"ın kapağını aralıyorum, notlarımı çıkarıyorum. Bakalım neymiş Tarancı'nın renklerle alıp veremediği...

"Maziyi yâda daldığım zaman,
Renkler belirir tâ uzaklardan:
Mavi, kırmızı, beyaz ve siyah;
- Her renk ayrı bir hâtıradır ah! -
Renkler renklere renkleri ekler,
Olurken için renklere mahşer."

1931 tarihinde Akademi dergisinde yayımlanan "Maziyi Yâda Daldığım Zaman" adlı şiirinde, şairin renkleri hayatının tam merkezine koyduğunu görüyoruz. Her renge, hafızasından ayrı bir hâtıra nakşetmiştir Tarancı. Her renk ona hayatından farklı şeyler hatırlatır. Buna lirizm demek ne kadar saçmaysa, bugün ister astroloji ister moda deyin, kırmızıyı sade bir seks objesi görmek de o kadar saçmadır. Küçükken hepimizin her evden aldığı farklı bir koku, her sokaktan yakaladığı farklı bir renk ve her arkadaştan aldığı ayrı bir hava vardı. Kapitalizm, modernizm ya da kendindengeçmişizm; isim vermeden, elimizden alınanları bize hatırlatan yine şairler oluyor. Tarancı'nın 1934'de, yani yukarıdakinden 3 sene sonra Varlık dergisinde yayımlanan "Renkler" adlı şiirinde okuyucu önce şunu yakalamalıdır: Şair, kendi resminin paleti olmuştur. Renkleri o saçmaktadır ve renkleri o asılı bırakmaktadır kendi tablosunda.

"Gündüze alışan renkler,
Her gece perişan renkler.
Eşyada bakış mısınız,
Zamanda akış mısınız,
Gözümde hatıralar mı?
Yekpâre varlığımı
Siz misiniz parçalayan,
Farksız kırık aynalardan?
Sizde mi yaşamaktayım,
Gündüze alışan renkler,
Her gece perişan renkler?"

Bu şiirde Tarancı hem zamana hem eşyaya hem de hâtıralarına renkleri ne kadar boca ettiğini âdeta haykırıyor. Üstelik hangi renkler olduğunu belli etmeden. "Renkler" şiirinde bir huzursuzluk olduğu da çok açık. Renklerin gündüze alışmasında rutinleşen, tepkisiz yaşama; her gece perişanlaşan renklerde ise elemi, kederi görmek mümkün. Hayatı bir gökkuşağı olarak görmüş olsa gerek Tarancı. Her renkte, ayrı hikâye. Bâki Asiltürk'ün taramasına göre Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiirlerinde en fazla kullandığı renkler siyah, beyaz, mavi ve yeşil. Bazen şair bir sıfatı yükler renklere, bazen de doğrudan rengi gösterir okuyucunun gözlerine. Mesela 1931'de Akademi dergisinde yayımlanan "Yalnızlık" adlı şiirinde siyah renk doğrudan doğruya şairin âniden içine daldığı bir ümitsizliği belirtiyor.

"Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan,
Tepemde kanat germiş kartaldır yalnızlık.
Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan
Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık."

Hiç mola vermeden Tarancı'nın "Ölümden Beter" şiirinden de söz etmeli. Zerre tutkusu olmayan bir kadınla aynı yatakta olmanın son derece doğal tatsızlığını paylaşıyor şair bu kez okuyucuyla. Renk yine, siyah.

"Bir gelin odasıydı: altın, gümüş şamdanlar;
Bir siyah perde indi, aynı ses "Yeter!" dedi.
Koynumda, fakat neden, neden bu tatsız vücut?
Her busesi bir diken, can alıcı bir "Unut!"

Tarancı, mavi rengi ise genellikle gözlerle bağdaştırır. Mavide özgürlüğü, sevgiyi ve aşkı bulur. Elbette burada bir romantizm de görmek mümkün. "Hey Gidi Güneşli Uykular", 1940'da yazılmış bir şiir. "Ziya'ya Mektuplar"dan. Romantizm dışında bir erotizm de şiirde kendini belli ediyor. Bu şiirde mavinin yerine onun yakın akrabası laciverti kullanıyor Tarancı. Pembe ise vücutta buluyor kendini.

"Yüzümü süpüren ılık rüzgâr;
Birdenbire keşfettiğim
Parıltılar, beyazlıklar, yuvarlaklar diyarı;
Pembe uçlarına sırasıyla asıldığım
Lezzetli memeler,
Bereketli memeler,
Doyamadığım, doyamadığım!
Neden sonra,
Ben tekrar sulardayım,
Annemin gözleri gibi lacivert bir denizde;
Dalgadan dalgaya atlıyorum,
Güneşi kovalıyorum, güneşi kovalıyorum."

Maviyi en çok göklerle bağdaştırdığı görülüyor Tarancı'nın. Önce "Ölmek İstemeyen Adam" şiirine bakmalıyız. Şiirin ismi size bu yazının girişini hatırlatmalı. Eğer dilinizin ucuna gelmiyorsa lütfen kaseti başa sarın, çok uzaklaşmış olamaz.

"Mavi göklerle dolup taşan gözlerine;
Ve altın yapraktı rüzgârda başı,
Seyyareden seyyareye savrulan."

Diğer şiirlerinde de -isimlerini belirtmiyorum, alıp okumanız için- bol miktarda "mavi" dizeler görebiliriz: "Sözünde durmadı mavi gökler", "Eğilmiş üstüne gökyüzü masmavi", "Gök mavi mavi gülümsüyordu", "Gökyüzü belledik şu ürperen maviliği".


Cumhuriyet dönemi şairlerimizden Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiirlerinde hüsn-i ta'lil; yani gerçek sebebi bir yana bırakıp hayalî olanı gösterme sanatını da sıklıkla görebiliriz. "Bu Sabah Hava Berrak" şiiri buna gösterilecek en ciddi örneklerden biri. Yine Bâki Asiltürk'ün bu örneği yakalama becerisini de takdir etmek gerekir.

"Bu sabah hava berrak;
Bu sabah her şey billûrdan gibi.
Gök masmavi bu sabah,
Güzel şeyler düşünelim diye.
Yemyeşil oluvermiş ağaçlar,
Bulutlara hayretinden.
Işıldıyor kanat seslerinden kuşların
İlk uçtukları günün altın sevinci.
Karlı dağlardır sefere çıkmış,
Vadideki suyun şırıltısında."

Önce Yücel dergisinde görülen fakat daha sonra 1941 yılında İnkılâpçı Gençlik dergisinde eksik görülen yerleri tamamlanarak yayımlanan şiirinde Tarancı renklerden de seslerden de faydalanıyor. Coşkun bir şekilde yeniden yaşayarak ve tadarak anlatıyor duygularını. Şiirin devamında çiçekleri, doğayı, gökyüzünü ve insanı her rengiyle görmek mümkün. Cahit Sıtkı Tarancı'nın renklerle alıp veremediğini sorgularken sona doğru geliyorum. Hepimize ortaokul yahut lise sıralarında neredeyse ezberletilen "Memleket İsterim" şiirinden bahsetmeden olmaz. Bu şiirin ilk üç dizesinde hatırlanılacağı gibi neredeyse tüm renkler el ele tutuşmuş vaziyette.

"Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun."

Bol umut ve bol gerçekçilik 1937 yılında Varlık dergisinde yayımlanan ve çok ses getiren bu şiirinde Tarancı'yı "yıldızlar" arasına sokuyor o dönemde. Burada dikkatimizi çeken renk sarı. Tarlayla bağdaştırılması oldukça doğal. Sebebi açık: bolluk, bereket, verimlilik.

Sözün özünü açıklayacak harikulade bir mektup var Tarancı'dan. Ziya'ya Mektuplar'da okuyabilirsiniz. Bu mektubun özellikle bir bölümünde şairin hem şiir yolculuğunu, hem bir şairin geleceğe neyi nasıl bırakabileceğini hem de Tarancı'nın renklerle olan derdini görebiliyoruz. Buyurun birlikte okuyalım:

"Şair, çocuklarına hep aynı renk ve biçimde elbise giydirmek isteyen babadan çok, küçük kardeşlerinin hangi renk ve biçimde elbise içinde daha güzel, daha sevimli olabileceklerini, onların davranışlarından ve sözlerinden anlayarak onlara istedikleri renk ve biçimde elbiseler giydiren bir ağabey, anlayışlı bir ağabey durumunda olmalıdır."

Bu okuduklarımız bize günümüz edebiyat çevrelerindeki bir türlü göremediğimiz hoca - talebe ilişkisini de sorgulatıyor hiç şüphesiz. Kimi eleştirmenlerce umutsuz ve tutkusuz olarak görülen Tarancı bakın 1956 yılında Varlık dergisinde yayımlanan yazısında neler diyor?

"Hangi sözcük hangi sözcükle yan yana geldiğinde nasıl bir ışık belirir? Bunu bilmek gerek. Mallarme'nin "Şiir, sözcükler dinidir" demesi bundandır. Şiir bu yolla beceri ve ustalık işi oluyor. Öyledir de. Ata binmek, kundura yapmak, hatta kundura boyamak ne ise şiir de odur, yani ustalık ve tutku işi."

Mektuplarından yazılarına, şiirlerinden söyleşilerine kadar her metninde renklere başvuran, yaşamı rengârenk görme hevesinde olan, kimi zaman renk vermeyen fakat asla renksiz olmayan şair Cahit Sıtkı Tarancı, şiirle bezenmiş bir hayatı tercih etmiş ve şiir gibi yaşamıştır. Bize düşen onun şiirlerini okumak ve hatırlamaktır. Her büyük şaire yapmamız gereken gibi.

Şimdi, sabahı görme yolunda emin adımlarla ilerlerken, konunun dışına çıkıp şairin "Şaşırdım Kaldım" adlı şiiriyle, yine "renkli" bir şiiriyle yazımı bitirmek istiyorum. Şiir, okuyucunundur. Üstelik "tam zamanı" geldiğinde tamamen okuyucunundur.

"Şaşırdım kaldım nasıl atsam adımı;
Gün kasvet, gece kasvet.
Bulutlar, sisler içinde bunaldım;
Gök mavisine hasret."

Renkli şiirlerle yenebiliriz hasreti. Cahit Sıtkı Tarancı, renklerin şairi.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 24.10.2018)