İnsan için en büyük anlam kaynağı çocuklukta yatıyor


Söyleşen: Birce Yazıcı

“İdeal denen şeyin sürekli değiştiğine inanıyorum naçizane. Çünkü insan yaşadıkça ve öğrendikçe hem nasıl daha güzel yaşayabileceğini düşünüyor hem de ne kadar eksik olduğunu kavrıyor.”

- Kısaca kendinizden ve kitabınızdan bahseder misiniz?
Oldukça karlı bir kasım gününde İstanbul’da doğmuşum. Doğdum doğalı da başka bir şehirde yaşamadım. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi farklı semtlerde okumama rağmen, doğduğum semt Kocamustafapaşa bende en çok etkiyi bırakan yerdir. Yaş aldıkça, oranın eski iklimine hasret duyuyorum. İhtiyarların söz sahibi olduğu, yol gösterdiği, gençlerin bu kadar tembel ve bezgin olmadığı zamanları… Özellikle yirmili yaşlarımdan sonra neyle daha fazla ilgilendiysem, bunda çok sevdiğim Fatih’in yeri var. Tarihi de tasavvufu da edebiyatı da orada sevdim çünkü. Sonra yanına müziği ve mimariyi de ekledim. Bu da insanın ömür sürdüğü hayatı daha anlamlı kılmasına vesile oluyor. Derken bir gün, insan için en büyük anlam kaynağının çocuklukta yattığını düşündüm. Bu alanda epey fazla kitap okudum, insanlarla konuştum. Neticede ortaya “Unuttun Ama Çocuktun” çıktı.

-Çalışmanızda neyi amaçladınız?
Kitabın alt başlığında da belirttiğimiz gibi, bir babanın endişelerini çeşitli kitaplar ve düşünceler çerçevesinde ortaya koymaktı niyetimiz. “Şu şu kitapları okuduk, şunları düşündük ve birçok konuda yapılması gereken şeyler var.” demek istedik. Modern zamanlar, teknolojik gelişmeler, kentsel dönüşümler sebebiyle çocukluk denen o büyülü zamanların ortadan kaybolduğunu söylemeyi amaçladık kısacası.

- Yazarlığınızı yönlendiren, eserlerinize yön veren siyasi, sanatsal ya da ahlaki idealleriniz var mı? Bu anlamda sizi çalışmalarınızda motive eden nedir?
İdeal denen şeyin sürekli değiştiğine inanıyorum naçizane. Çünkü insan yaşadıkça ve öğrendikçe hem nasıl daha güzel yaşayabileceğini düşünüyor hem de ne kadar eksik olduğunu kavrıyor. Sürekli öğrenmek istiyor ve öğrendikçe de şimdiye kadar öğrendiklerinin ne kadar yetersiz olduğunu görüyor. “İyi” ve “güzel” olarak özetleyebilirim ama ideallerimi. İyiye ve güzele dönük her şeyi tabiri caizse kovalıyorum. Peşine düşüyorum, iz sürüyorum, keşfediyorum. Sonra, benim gibi yaşayan ya da yaşamak isteyenlerle paylaşıyorum. Hem yazarak hem de konuşarak. Çaba, gayret ve emek insanın “anlamlı” yaşamasını sağlıyor. Diğer yandan, tembellikten ve bezginlikten hiç hoşlanmıyorum. Bu hoşlanmama durumu da sanırım ayakta tutuyor, benzin görevi görüyor.

- Eserinizi vücuda getirirken hassasiyet gösterdiğiniz hususlar nelerdir? Bilhassa dikkat ettiğiniz neydi?
Etrafta sayısız kişisel gelişim ve psikoloji kitabı var. Bu kitabın öyle bir kitap olmadığını özellikle belirtmek istedim. Bu bir deneme kitabı. İçinde okuyup düşünerek ortaya çıkan metinler var. Çoğu zaman kitapların peşinden gidiyor bazen de fikirlerin. Zaten insan başka nelerin peşinden gider ki? Yazılmış her kitap, birçok kitabın gölgesinde yazılmıştır. Fikirler de keza öyle. Annelerin ve babaların, modern zamanların “nimet”lerini yaşarken, çocuklarını gözden kaçırmamalarını göstermek istedim. O tren bir defa kaçarsa geri gelmiyor çünkü. Daha da önemlisi, her çocuk çok temel şeylerde karşılık bulmak istiyor: anlaşılmak, dinlenmek ve oynamak. Çocuğun dünyasını bunlar kurar ve gelecek yaşamına da bunlar hayat verir. Özellikle oyun denen dünya, çok çok önemlidir. Şimdi ne oyun oynanacak alan kaldı ne de zaman. Korkunç bir döngü var ve bu döngüde çocuklara hak tanınmıyor. Çocuk hakkı yaşam hakkıdır oysa.

­- Eser verdiğiniz alanda karşılaştığınız sorunlar veya eksiklikler nelerdi? Sizin çalışmanız bu sorunların çözümünde veya eksikliklerin giderilmesinde katkı sunabildi mi?
İnsanlara çok fazla öğüt veriliyor. Beslenmeden kitap okumaya, emzirmeden uyku düzenine kadar. Bunlar profesyonellerin işi. Biz, geçmekte olduğumuz zamanların nabzını tutarak bu çağın bir “endişe çağı” olduğunu hatırlatmak istedik. Savaş ve Barış’ta “İnsan sevinçten çok korku duyuyor; hep endişe ediyor, hep korkuyor. Çünkü çocukların bu çağı öyle tehlikelerle dolu ki! Kızlar için de erkekler için de…” diye yazmıştı Tolstoy. O çağ hiç geçmedi, hatta şu an tam ortasındayız ve muhakkak sağ çıkmamız lazım. Öncelikle de çocukların sağ çıkması lazım.

- Kitabınız yayımlamadan önceki emek sürecinden bizlere bahseder misiniz?
Yaklaşık iki yıl bir yandan çocuk psikolojisi üzerine bir yandan da yaşadığımız zamanların nabzını tutan sosyoloji, tarih, edebiyat ağırlıklı eserlerini okudum. Eleştirel bakış açısını geliştirecek ve karşılıklı okumalar yapmaya imkân tanıyacak kitaplar keşfetmeye çalıştım. Ama nihayetinde şunu gördüm ki Donald Winnicott’un “Oyun ve Gerçeklik” kitabı elbette önemliydi fakat Nurdan Gürbilek’in “Ev Ödevi” daha değerliydi. Neler olup bittiğini öğrenmek istiyoruz elbette ama ne dolaplar çevrildiğini de bilmeliyiz. Bunun için de bir kitap gibi görünen ama içinde bin kitabın gömülü olduğu çalışmalara eğilmek lazım. Onu yapmaya çalıştım. Okuduğum ve sevdiğim kitaplardan bahsetmek büyük zevk benim için. Bundan asla vazgeçemem. Kitabın biraz da bu tutkumun sonucu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

- Yazar olarak, Karakum Yayınevi ile çalışmaya nasıl karar verdiniz?
Sevgili Haydar Barış Aybakır, uzun zamandır tanıdığım bir dostum. Kendisinin çok çalışkan olduğuna yakinen şahidim. Hep bir yayınevi kurmasını ve hatta dergi çıkarmasını istemiştim. Fakat bunları isterken kendisini de bitirmemesini diledim. Zira onun en az okuduğu kadar yazması lazım. Kuvvetli, kıyaslama bilen bir zihni var. Entelektüel birikiminin de yaşıtlarının çok ilerisinde olduğunu düşünüyorum. Bir yazar için de böyle biriyle çalışmak zevktir. Yayınevinin diğer emekçileri de gönlü ve zihni açık insanlar. Karakum’u hiçbir zaman dosyamı gönderip kitabı beklediğim bir yer olarak görmedim. Ortada bir kazan var ve herkesin o kazan için kepçe sallaması lazım. Başka türlü tütmez ocak. Dileğimiz Karakum’un Türkiye için bir okuma ocağı olması yönünde hiç şüphesiz.

- Bir yazar olarak yayınevi seçiminin çalışmanıza ne şekilde katkı sağladığını düşünüyorsunuz?
Yayınevi sadece kitabı etiketleyen, ambalajlayan bir yer değil. Bunun matbaası var, dağıtımı var, kâğıdı var… Günümüzde bu işler kolaylaşması gerekirken birçok sebep dolayısıyla zorlaştı. Dolayısıyla bir yazar için de yayınevi seçmek keyif olmaktan çıktı. Kitabı elimize aldığımızda içimizin ferahlamasını isteriz, aklımızda bir şey kalmasın isteriz. Bizimle beraber yola çıkanların da emek verdiğini, samimi olduklarını bilmek isteriz. Bu anlamda ben Karakum’dan razıyım, Allah da razı olsun diyeyim.

(Karakum Kitap, 30.12.2019)

Soyluluğa değil meziyete saygı

Savaşların belki de tek olumlu yanı, insanın hem kendi ruh dehlizlerini hem de içinde yaşadığı toplumun ruh durumunu keşfetmeye imkân sunması. Galibiyetlerin ve mağlubiyetlerin çok ötesinde bir keşif bu. Geri çekilişler, pusular, siperler, kurşun yağmurları, donmalar, ezilmeler, açlık, sefalet...

23 Ocak 1783’te Fransa’nın Grenoble şehrinde doğan Stendhal, ömrü zorluklarla geçmiş bir yazar. Yedi yaşında annesini kaybetmesi ve ardından halasıyla yaşamaya başlaması, İtalya'ya asteğmen olarak gitmesi ve askerlikle kuramadığı bağ sebebiyle bir süre Paris'te avare bir hayat yaşaması, Marsilya'da ticaretle uğraşması, Napolyon'un zafer alayıyla Berlin'e gitmesi, 1810'da sürveyan olarak saraya sunulması, Polonya, Floransa, Roma, Napoli’yi gezdikten sonra yine Napolyon’un Büyük Ordusu’yla Moskova’ya gitmesi... İşte belki de kırılma anı burası. Çünkü Stendhal, Moskova’nın cayır cayır yanmasından ve Büyük Ordu’nun çekilişinden çok etkileniyor. 1834’te Légion d’honneur nişanı alana kadar devletin çeşitli hizmetlerinde bulunuyor. Avrupa'da o kadar vakit geçiriyor ki insanı anlamak ve toplumları değerlendirmek için edebiyata müracaat ediyor. 1840'tan sonra fazlasıyla yorulan bünyesi edebiyatla arasına giriyor. 22 Mart 1842’de felç geçirdikten bir gün sonra ölüyor.

Kendini dünyada bir yere koyamayıp bir yere ait hissedememiş bu önemli yazarın en büyüleyici kitaplarından biridir Kırmızı ve Siyah. O, halet-i ruhiyesini ve gözlem yeteneğini bu eseriyle dünyaya göstermiştir. Roman karakterine "Hiçbir partiden değilim. Beni mahveden de bu oldu. Benim bütün politikam şu: Müziği, resmi severim. Güzel bir kitap benim için bir olay kadar önemlidir." dedirtirken konuşan kendisidir. Henri Dubouchet’nin Kırmızı ve Siyah için yaptığı çizimler incelendiğinde görülecektir ki kelimelerle Napolyon sonrası Fransa'nın vaziyetini hem maddi hem de manevi anlamda ortaya sermiştir. "Hayatımın en güzel tesadüflerinden biridir" diyor Nietzsche, Stendhal için. Andre Gide ise Kırmızı ve Siyah'ı "kendi zamanının ötesinde bir roman" olarak değerlendiriyor. Madalyonun bir de tersi var. Victor Hugo mesela, "Dördüncü sayfadan öteye nasıl gidebildiniz?" diye sorar bir dostuna. Ölümünden sonra da "Stendhal yarına kalamaz, çünkü yazmanın ne olduğunu asla aklına getirmemiştir" der. Stendhal; süslü ve abartılı anlatımı Tahsin Yücel'in de belirttiği gibi hiç sevmez, hatta tiksinir. Yalın anlatımı her şeyin üzerinde tutar. Bir gerçeği anlatmayı bir iç çekişi anlatmaktan daha değerli bulur. Bu ifade Stendhal'in duygudan uzak, aşırı gerçekçi bir yazar olduğunu düşündürmemeli. Zira o, "psikolojik romanın kurucusu" olarak tanınıyorsa bunun esas sebebi Kırmızı ve Siyah'tır. Dolayısıyla dünya edebiyatının en önemli roman karakterlerinden Julien Sorel'dir.

Fransa'nın küçük bir kasabasında doğmuş, keresteci bir babanın oğludur Julien Sorel. Yaşadığı hayat karşısında itirazları vardır. Soylu, zengin bir yaşam arzular. Bu da onun türlü hırslara kapılmasını teşvik eder. Aldığı dini eğitim dahi ondan bu hırsı uzaklaştıramaz. Her ne kadar dini anlamda kendini geliştirmek istiyorsa da aklının bir ucunda da askerlik vardır. İşte kırmızıyla siyah arasındaki savruluşları da böyle başlar. Ya "siyah-cüppe" diyerek yaşamını kilise üzerine kuracaktır ya da "kırmızı-ordu" diyerek askerlik yolunu tutacaktır. Zihnindeki ve kalbindeki din bilgisi onu askerliğe uzaklaştırsa da Napolyon'a olan hayranlığı askerliği sürekli gündeminde tutar. Elbette bu ikilemde aşk da vardır. Hayatına birbirinden çok farklı iki kadın girer. Bu iki kadın da Sorel'in din ve askerlik, yani siyah ve kırmızı arasındaki geriliminin dışına aşkı ve evliliği koyar. Roman bu anlamda -yazıldığı dönem de düşünülürse- çok derin anlatımlara sahiptir. Bir misal verelim: "Modern evliliğin tuhaf yan ürünleri vardır. Eğer evlilikten önce aşk mevcut ise, evlilik denen birlikteliğin sıkıcılığı içinde kesinlikle solup gider. Özellikle de çalışmak zorunda kalmayacak kadar zengin olan eşlerde, dingin evlilik mutluluğuna yönelik temel nitelikli antipati oluşur. Sevda ve aşkların içine balıklama dalmaktansa, bunların yanından geçip gidenler, sadece hayal gücünden yoksun olan kadınlardır."

Kırmızı ve Siyah'ın en büyüleyici tarafı dünya klasikleri arasında belki de en rahat okunanı olmasıdır. Stendhal her ne kadar söylev tipi anlatımı sevmese de cümleleri insan ruhunun, yaşam bilgisinin derinliklerine iner. Kurgunun dışında sanki bir kurgu daha vardır ve işte orada Stendhal insanın ikiyüzlü tarafına işaret eder. Hem Sorel karakteriyle hem de kendi benliğiyle ikiyüzlülüğe karşı nefret kusar. Bir yanda çalışma zorluğu, diğer yanda kalbi güzel tutma şuuru insanların içindeki menfaatçi yaklaşımları bir bir döktürür ona. Sorel'e göre insanlar bir kalbi kırmadan ona dokunmayı bilmiyorlar. İktidara yakın durup köle olmayı, insan kalmaya tercih ediyorlar. Tanrı'nın varlığı üzerine inşa ettikleri ideolojilerle siyasiler insanların duygularıyla oynuyorlar. Sorel'in çok anlamlı bulduğum tavırlarından biri ise şu: Saygı, soyluluğa değildir. Saygı, meziyetleridir. Dolayısıyla insan, değerini davranışlarıyla, yaşama karşı olan tutumuyla kazanır. Burada çaba, emek ve vazgeçmeme -belki de tutku- çok önemli bir yerdedir Sorel'e göre. Bu yüzden de "Bir adamın değeri var mı, yok mu nasıl anlarız? Bütün isteklerine, bütün görüşlerine karşı zorluklar çıkarın. Gerçekten değerli bir insansa, zorlukların hepsini yenmesini bilecektir." der.

Romanın tüm çerçevesiyle gerçekliğe yaslanması karşısında Sorel'in bizzat Stendhal olduğunu düşünüyorum. Çünkü Napolyon'un yanında katıldığı savaşlar, gerçeği görme anlamında onu hiç beklemediği kadar geliştirmiş ve yaşı ilerledikçe de bu konuda daha fazla hassasiyet kazandırmıştır. Napolyon’un zaaflarını, ihtiraslarını yakından görmüş ve onlara yenik düşerek ülkeye monarşiyi geri getirişiyle toplumdaki sınıfların birbirinden geri dönüşü mümkün olmayacak derecede koptuğunu anlamıştır. "Fransa’da kibirden başka bir şey göremiyorum" der, O, yani hem Sorel hem de Stendhal, kibre bulaşmamak için ciddi bir mücadele içindedir: "Bu insanlara ruhumu sadece paraları karşılığında vermeye yönelik, mükemmel alışkanlığı ne zaman elde edeceğim? Eğer onların (ve böylece kendimin) saygısına erişmek istiyorsam, şunu anlamalarını sağlamalıyım: Zavallı biri olarak onların dünyevi mallarının kölesi olsam da, yüreğimle onların terbiyesiz kendini beğenmişliklerinin çok çok ötesinde, adeta bir tahtın üzerinde bulunuyorum. Onların aciz lütuf emarelerinden ya da küçümseyişlerinden, anlatılması olanaksız bir şekilde daha yüce bir konumdayım."

Bir adlî vakanın, psikolojiyi ve aşkı da yoğurarak sıra dışı bir siyasi romana nasıl dönüştüğünü görmek için Kırmızı ve Siyah olağanüstü imkanlar sunuyor. Üstelik Napolyon döneminde Fransa'yı, dönemin Avrupa'sını teferruatıyla hissetmek isteyen tarih severleri de tam kalbinden vuruyor. Stendhal'in bu romanı hâlâ dimdik ayakta, üstelik yazarın ruhu da Julien Sorel karakteriyle yanımızda. Çünkü: "Biz öldükten sonra belkide duygularımız bizimle birlikte ölmüyordur."

Yağız Gönüler
(Makas, 11, Kasım-Aralık 2019)

İstanbul kemençesine doy(ama)mak




Ustalardan Sesler'in ilk bölümünde İstanbul kemençesini dünya sahnelerine taşımış Derya Türkan ve günün hoş sürprizi olarak tanburî Özata Ayan ile yağmurlu bir Üsküdar akşamında, muhabbete de müziğe de doyduk şükür.

Yeni bir hayat kurmak için kendini aramak

20 Eylül 2019'da çok önemli bir isim göçtü bu dünyadan: Kâmuran Şipal... Eğer bugün Hermann Hesse, Alfred Adler, Elias Canetti, Jung, Rilke ve daha nicesini sevdiysem, kütüphanemde onları özel raflara dizdiysem bu kıymetli mütercimin emekleriyledir. Mekanı cennet olsun. Onun anmadan bu yazıya başlamak, taş yemek gibi olurdu. Oysa taşları yemek yasak.

Hermann Hesse'nin yazdıkları içinde çok ayrı bir yer tutuyor Klein ve Wagner. Öyle ki Yapı Kredi Yayınları kitabı roman olarak kategorileştirmemiş, anlatı demiş. İkisi arasında gidip gelen, başıyla sonuyla son derece sarsıcı, insanı iç dünyasına döndürmeye çabalarken yazarın kendi sorgulamalarını da ortaya döken bir kitap. Ama asla bu kadar değil. Hesse, kitabı yazdığı dönemde kişisel yaşamında bir bunalıma giriyor, ailevi sorunlar diyelim. Kapısını çaldığı isim Carl Gustav Jung. Muhtemel ki şifasına ulaşmaya çabalarken Jung'dan öğrendikleriyle bir anlatı-roman kurgulamak istemiş olacak ki Klein ve Wagner'in en büyüleyici tarafı bilinçaltına dalıp, Jung'un 'persona' teorisini herkesin anlayabileceği biçimde aktarması. Jung'un kült eseri Dört Arketip'teki yeniden doğuş çeşitlerini hatırlatan bir hikâyesi olduğunu da söyleyebilirim. Hadi biraz daha derinleşelim ve hem Hesse'nin hem de Jung'un doğu düşüncesine ve doğu mistisizmine olan merakını da hatırlayarak kitaptaki birçok cümlede tasavvufua dair izlerin olduğunu da önemseyelim.

Friedrich Klein çalıştığı bankada saygın bir memur. Ev yaşamında sadık bir koca. Ancak bir gün -ki bu bir travmasının, bir anısının harekete geçmesiyle ilgili diye düşünüyorum- bankadaki bir miktar parayı zimmetine geçirir, güneye doğru yola çıkar. Yanında bir çanta dolusu paranın dışında sadece sahte bir pasaport ve tabanca vardır. Hesse burada bize ipucu verir sanki. Pasaportun sahteliği, Jung'un 'persona' teorisindeki "Dışarıya bakan rüya görür ve hayal dünyasında kaybolur, içeriye bakan uyanır ve kendini keşfeder" sözünü hatırlatır. Tabanca ise bir ölüm vakasını, bir cinayeti ya da katliamı. Güneyde bulacağını sandığı hayat ona en ters noktadan bir tokat savurur. Sürekli kabuslar görür. Öyle ki cinnete varan krizler yaşar. İşte bu krizlerden birinde ailesini katleden ilkokul öğretmeni Wagner aklına geliverir. Wagner adeta onun bilinçaltına oturur, yerleşir. Klein kendisini Wagner'le özdeşleştirir. Bir zaman sonra artık ondan ayrı biri olmadığını düşünecek seviyeye bile gelir.

Hesse oyununu kurmuştur. Ana karakter ve "cennet ve cehennemini kendi içinde taşıyan" Klein, anti-kahraman Wagner, bilinçaltı, persona, sahte bir yaşam, kaçınılması güç gerçekler ve ölüm... Evi terk ettiği için çocuklarını bir daha göremeyecektir Klein ve bu durum ona depresyonu en derin boyutlarda yaşatır. Belki de terk ettiği için değildir bu göremeyiş, öldürdüğü içindir, buna kim cevap verebilir? Wagner? Olabilir. Artık yaşamında aradığı anlama hiçbir zaman ulaşamayacağını düşünürken kafasının içindeki Wagner'i de bastırıp ondan kurtulamaz. Geldiği yerin yükü, ulaştığı yerin hayal kırıklıkları ve ruhundaki düzleşmesi mümkün olmayan engebeler adeta ölümü çağırır. Kaygı başlarda biraz sempatikmiş gibi görünse de insanın ruh düşüklüğünden tez yararlanır, nitekim Klein da canına kıyıverir. İçindeki Wagner onun katili oluverir.

Miguel Serrano'nun Carl Gustav Jung ve Hermann Hesse: İki Dostun Hatıraları kitabını okuduktan sonra, Hesse'nin anti-kahraman olarak Wagner ismini seçmesine bir anlam biçmeye çalıştım. Müziğe olan ilgisi malumdu. Acaba bu Wagner, Richard Wagner olabilir miydi? Tamam, kitaptaki Wagner bir katildi, ailesini katletmişti, ruhsuzdu, insani değerlerle hiçbir alakası yoktu. Ama ismen bir Wagner daha vardı ki sanatçıydı, çok büyük bir müzisyendi, beste tekniğiyle zirveydi, doğrudan insan ruhuna hitap ediyordu. Klein'ın ulaşmak istediği anlamla, varmak istediği karakterle bir alakası olabilir miydi? Muamma elbette, ama bir merak olarak zihinde dalgalanması bile Hesse'nin meziyetiydi.

Kitaptaki bazı alıntıların da Hesse'nin Alman romantizminde bağlı olduğu silsileyi aşikar ettiğini söyleyebilirim. "İnsan kendi yaşamına yön verdiğine, kendi kendisinin kılavuzu olduğuna inanır; ama öte yandan en içsel varlığı karşı konulmaz bir güç tarafından yazgısına doğru çekilip götürülür." diyordu Goethe. "Yalnızca bir tek bilgelik vardı, yalnızca bir tek inanç, bir tek düşünüş: İçimizdeki Tanrı bilgisi." diyerek bu sözü şerh ediyordu sanki Hesse.

Friedrich Klein'ın hissettiği her duygunun ve düşüncenin, yaptığı her eylemin ardında bir boş kapı vardı sanki. Hiçliğe, hiçe uzanan bir kapı. Bu durum Hermann Hesse'nin yazım sürecine dair bazı ipuçları veriyor aslında. 1911'de Hindistan'a yaptığı yolculuk, ona doğu düşüncesinin sırlarını açmıştı. İnsan bu dünyaya ruhunu inşa etmek için, kendini ve varoluş amacını bulmak için geliyordu. Anlamı arıyordu, o büyük anlamı. Hesse de bu boş kapıyı açmaya uğraşıyordu belli ki. Şöyle diyordu: "Önemli olan ne varsa ruhunda barındırıyordu insan, dışarıdan kimse ona el uzatamazdı. Yeter ki kendisiyle savaş durumunda olmasın, kendi kendisiyle sevgi ve güvene dayalı bir yaşam sürsün, üstesinden gelemeyeceği bir şey gösterilemezdi."

Bilinçaltının gizemiyle insanın kendi içine doğru yönelmesinin kitabı Klein ve Wagner. Aynı zamanda Hermann Hesse'nin karakterler ve düşünceler arasında içini döktüğü, kendisinden kaçma maksadı kendine ulaşma olan bir adamın öyküsü. Yeni bir hayat kurmak için evvela yeni bir benlik inşa etmenin hikâyesi. İncecik ama aslında kapkalın bir kitap. Polisiye görünümlü bir varoluş sorgulaması da denebilir. Zaten insanın yaşam öyküsü de böyledir: kendinden kaçar, kendini arar.

Yazıyı bitirirken, Behçet Çelik'in Belleğin Girdapları adlı romanını da anma ihtiyacı hissettim. Orada da hatıraların eşliğinde kendini bulmak için her şeyden, en önce de kendinden kaçan bir adamın öyküsü var zira. Kendinden kaçak, keskin bıçak ama biricik, daima biricik olan insanın hem en doğal hem de en tuhaf hâlleri var her iki kitabın da damar damar atan sayfalarında. Çünkü bellek acımasızdır.

Yağız Gönüler
(Makas, 10, Ekim-Kasım 2019)

Kaydettik defter-i uşşak'a





Ustalardan Sesler'in ilk bölümünde, hep söylediğim gibi aynı çağda yaşamaktan bahtiyar olduğumuz Özer Özel'i ağırladık. Çok lezzetli, keyifli bir Üsküdar gecesiydi. Nevmekan'ı doldurup taşıran tüm dostlara gönülden teşekkürler. Hocanın tanbur taksimine "Âheste çek kürekleri" şiiriyle mukabele etmeye çalıştık ki fakir için bir ömür unutulmayacak andır.

Kaydettik defter-i uşşak'a...

Ustalardan Sesler: Özer Özel


Aynı çağda yaşadığımıza şükrettiğimiz ustalarla bir yolculuğa başlıyoruz. Bekleriz efendim...

Tekin Şener: “Söyleştiğim insanların çoğu bir geleneği devam ettiren kişiler.”


Tekin Şener ismi akıllara elbette üç şeyi getiriyor: Şehir, edebiyat ve dergi. Biraz daha açalım: Sivas, deneme, Hayat Ağacı. “Ötekiler Günü: Dil Bahçesinde Cümle Tarhları” ile harikulade bir denemeye imza atmıştı geçtiğimiz yıl. Bu kez, “Tâbirin Sığmaz Kaleme” ile Sivas’ın nabzını tutuyor Şener, böylece hem şehri hem de oranın sakinlerini yaşatıyor. Unutmuyor, hatırlatıyor. Bu çok lezzetli söyleşi için kendisine teşekkür ediyorum…

***

Şehir, insan, huy, hava, su, özler, sözler, suretler, keyifler… Yeni kitabınız Tâbirin Sığmaz Kaleme, insanla yaşadığı şehir arasındaki hikâyeyi derinleştirmiş bir emeğin neticesi. Ancak her şeyden önce fakir, Tekin Şener ile Hayat Ağacı dergisi arasındaki ilişkiden başlamak isterim. Biliyoruz ki Sivas’ın incisi olan bu dergi, sizin evladınız gibi. Hikâye nasıl başladı?
Çok katmanlı bir hikâye bu. İç içe geçmiş pek çok öyküden oluşan bir nehir romana da benzetebiliriz. Şehir tarihi ve kültürü söz konusu olduğu için zaman akışı da düz değil. Yani terk-i dünya etmiş karakterler de bıraktıklarıyla sık sık devreye girdi. Keşke güç bulsam da uzun uzun yazsam. Sıradan insanların harika kıssaları var. Buna mukabil dekadansın tipik suretleri de eksik değil. Ben kısa bir özet geçeyim en iyisi: Hayat Ağacı dergisi 2004 yılında kuruldu. Ben o yıl geçici görevle Sivas Valiliğinde kültür işleriyle ilgileniyordum. Bir şehir dergisi düşüncesi zaten varmış; toplantılar yapılmış, tutanaklar tutulmuş fakat somut hiçbir şey yapılmamış. Ben bu dergi fikrinin üstüne gittim. Birkaç kişiyi davet ettiğim ilk toplantıyı büromda yaptım. Derken kısa sürede bir yayın kurulu teşekkül etti. Bu kuruldakilerin çoğunu tanımıyordum. Bir yandan da gönüllü genç okuryazarlardan bir mutfak ekibi oluştu ki o ekibi ben bir araya getirdim. Bir yanda şehir yazın hayatının ihtiyar heyeti ve onun yanında dinamik genç heveskârlar. Derginin başarısında bu ağırbaşlı ve enerjik insanlar kaynaşmasının rolü büyüktür. Tabiî ki 15 yıl zarfında kadroda değişiklikler oldu. Fakat nesilleri ve kesimleri bir araya getiren, herkesin dergisi olma çabası hiç kaybolmadı. Keza derginin, Sivas Hizmet Vakfı tarafından çıkarılmasına karar verilmişti. Vakfın başkanı da Sivas Valisi olduğu için yarı kamusal nitelik taşıyordu. Buna mukabil en başından, resmiyetten uzak, samimî ve gerçekçi bir üslup ve bakış açısı için uğraştık. Sivas’a bakarken yalnızca “şimdi”yi değil geçmişi, ânı ve geleceği kuşatan bir açıdan bakmaya çalıştık. Ben fiilen 8. sayıdan itibaren yayın müdürlüğünü yürüttüm. Yayın müdürlüğü derken; dosya editörlüğü, metin redaksiyonu, fotoğraf seçiciliği, arşiv sorumluluğu, vs. hemen her işe baktım. Zaman içerisinde değişikliklere uğrayan çok değerli bir ekip dergiye güç verdi. İşin doğrusu, biz dergi ile beraber yayıncılığı öğrenmeye ve şehrimizi tanımaya başladık. Şehrimizi tanıdığımızı zannediyorduk ama yıllar ve sayılar ilerledikçe tanış olduk, toprağın altındaki ve üstündeki nice simasıyla, değeriyle, anısıyla buluştuk. Esas hedefimiz, Sivas’a hiç gelmemiş bir insanın da, -zâtınız gibi- seveceği, ilgileneceği bir dergi yapmaktı. Bunu başarabildiğimizi zannediyorum. Hayat Ağacı’ndan sonra birçok şehirde benzer dergiler kuruldu, bu kulvarda ön aldığımızı söyleyebilirim. Bu husus beni çok sevindiriyor, çünkü hemşehrilerin şehirlerine yönelik ilgilerini ve bakışlarını zenginleştiriyor şehir dergileri. Buna karşılık tanıtım bülteni havasında, broşürümsü ve ağır resmiyetten kurtulamayan şehir dergileri pek etkili olmuyor; ömürleri de uzun olmuyor. Hayat Ağacı’nda bu hususlara olabildiğince dikkat ettik. Sivas’ta tesbit ettiğimiz bütün kültür damarlarına yer vermek istedik. Bu anlamda, zannımızın çok ötesinde bir şehir kültürüyle karşılaştık. Gerek görsel malzeme, gerek gelenek ve karakter zenginliği, gerekse sözlü ve yazılı kaynak bakımından bize hiç darlık çektirmedi Sivas. Hayat Ağacı dergisine ömrümün 15 yılını verdim. Şimdi baktığımda boşa harcanmış 15 yıl gibi gelmiyor bana. Belki “iyi harcanmış 15 yıl” diyebilirim, Umberto Eco’ya atfen. Onun Prag Mezarlığı romanında vardı böyle bir ara başlık…

Hayat Ağacı, ülkemizin şehir araştırmacılığına ve şehir tarihçiliğine, bilhassa da şehir edebiyatına ne gibi katkılar sundu sizce? Geriye dönüp baktığınızda “Keşke şunu şöyle yapsaydık.” dediğiniz şeyler var mı?
Yukarıda da belirttim, şehir kültürü veya şehir dergiciliği kulvarında Hayat Ağacı bir çığır açtı. Bize pek çok ilden, “Bunu nasıl yapıyorsunuz?”, ya da “Biz nasıl yapabiliriz?” türünden sorular geldi. Bir model ortaya koyduk Hayat Ağacı’nda. Buna itibar edenler oldu, etmeyenler oldu. Bu kulvardaki asıl mesele şu: Bu tür şehir dergilerini genelde kamu destekliyor ya da doğrudan çıkarıyor. Hâliyle gayet resmî bir dil ve o ilin “gezelim görelim” tadında tanıtımı yer alıyor. Hatta şehir dergilerinin çoğunda, sahip kurumun bülteni havası seziliyor. Açıkça söyleyeyim, bu iyi bir dergicilik değil. Bu yayınlar kalıcı olmuyor. Kendi kendinize yaptığınız propagandadan öteye geçmiyor. Biz Hayat Ağacı’nda bundan uzak durmaya çalıştık. Bunun için mücadele vermemiz gerekti. Öyle tozpembe bir dünyada değildik yani. Neticede arkamızda 37 sayılık, 4300 sayfalık, 5000 fotoğraflık bir külliyat bıraktık. Hayat Ağacı’nın şehir edebiyatına en büyük katkısı, eğer o olmasaydı yazılmayacak yüzlerce metne ve kaybolup gidecek binlerce fotoğrafa can vermiş olmasıdır. Keza dergi mutfağında hazırlanan kitaplar var ki bunların başında Kadir Üredi kitapları gelir; Bir Şehrin Beş Hâli, Şehrin Ahşap Zamanı ve Sivas’ımı Sıtkınan Sevdim. Gerek üslûbu, gerek atmosferi ve anlattıklarıyla Türkiye’de şehir edebiyatının seçkin kitapları arasında yer alan bu kitaplar, Hayat Ağacı mutfağında hazırlandı ve okura sunuldu. Kadir Üredi’yi geçen yıl kaybettik. Ben onunla tanıdıktan sonra, sözün gücünü ve bir şehrin hafızada nasıl yaşatılabileceğini kavradım. Onun birikimini, görgüsünü ve hatıralarını kitaba dönüştürmek için çok gayret gösterdik. Dostum Mehmet Ali Erdoğan’la birlikte yayına hazırladığımız kitaplar arasında onun kitapları ayrı bir yerde durmaktadır. Başka kitaplar da oldu tabiî, Hayat Ağacı’nın meyvesi olan.

Geçtiğimiz aylarda Hayat Ağacı dergisiyle ilişkinizin bittiğine dair bir haber okuduk, üzüldük. Çünkü biz “şehir meraklıları” için Tekin Şener, Hayat Ağacı’nın köküydü. “Bu hikâye neden bitti?” diye sormak istemiyorum, “Yeni bir hikâye başlayacak mı?” onu sormak isterim.
Bunu ben de merak ediyorum. İnşallah yeni hikâyeler açılır önümde. Her şey insanın elinde olmuyor, kısa vadede yarım kalan yazılarıma dönmek niyetindeyim. Esas olan önümüzde açılacak yollarda yürümeye hazır olmaktır. Biz hazır olmazsak, açılan yolları fark etmeyiz bile. Ömrüm oldukça hazır olmaya gayret edeceğim.

Gelelim “Tâbirin Sığmaz Kaleme” kitabınıza. “Bir şehrin dokusunda yer alan, bir ömürlük misafirlikler derlemesi” diyorsunuz kitap için. 12 yıllık zaman aralığında yapılmış söyleşilerden, muhabbetlerden oluşuyor. Zamanla beraber şehrin şahidi olmanın, meraklı ve tutkulu olmanın bir neticesi, diyebilir miyiz? Kitabın serüvenini dinleyelim sizden.
Sözün değerini ve gücünü zaman belirliyor. Tâbirin Sığmaz Kaleme söze dayanan bir kitap. Şehrin dokusunda ve belleğinde her ne var ise onları söz vasıtasıyla çekmek, orada öylece duranı söze döküp canlandırmak çabasının ürünü bu kitap. Aslında Hayat Ağacı’nda 2006 ilâ 2018 arasında bizzat yaptığım dosyalardan oluşuyor. Bunların ortak özelliği söyleşmekten kaynaklanmalarıdır. Yani yazılı kaynaklardan ziyade, yaşayan insanların hatıralarını, görgülerini, bilgilerini bir araya getirip hazırlamıştım o dosyaları. Mesleklerle, mahallelerle, kurumlarla ilgili dosyalar da öyle, portreler ve röportajlar da. Tam sayı veremiyorum fakat o kitapta söyleştiğim insanların yarıdan fazlası vefat ettiler. Hemen hepsi de ben konuşmasaydım, başka kimsenin söyleşmeyeceği insanlardı. Yani Tâbirin Sığmaz Kaleme’de geçici hafızadan kurtarılan bir kültür harmanı var. Şehir hayatının çeşitli yüzlerine dair, hızla kaybolan ve başkalaşan şehir kültürüne dair sayısız nüans var. Hayat Ağacı’nda da bu nüansları sergilemeye ve kayda geçirmeye çalışmıştık. İmzamı taşıyan yahut hazırlanmasında katkıda bulunduğum yüzlerce dosyada, fotoğrafların da desteğiyle toplumsal hafızaya taze ilmikler atmaya gayret etmiştik. Kitap bu gayretin küçük bir hasılası oldu. Burada Mehmet Ali Erdoğan ismini tekrar zikretmek istiyorum. Hayat Ağacı’nda, bu kitapta ve birlikte yayına hazırladığımız diğer kitaplarda onun büyük desteği oldu. Aynı zihin iklimine ait iki insan olarak birbirimizi çok iyi anladık ve tamamladık. Ayrıca kitabın son şeklini almasında Türkiye’de kitap âleminin piri Sayın Sabri Koz’un da büyük katkıları oldu. Kitabı bir takdim yazısı ile de taçlandırdı. Tâbirin Sığmaz Kaleme için şu hususu da ilave etmek isterim. Türkiye’de şehirleri birleştiren ve ayıran bazı eksenler var. Ben Sivas’ın, “karasal şehirler” eksenine oturduğunu ve Selçuklu mirasının damgasını taşıdığını düşünüyorum. Bu eksende onlarca şehrimiz var. Konya, Kayseri, Kütahya, Amasya, Tokat, Erzurum, vs. Kitapta açılan bahisler bu şehirlere de denk düşüyor. Aslında burada anlatılan onların da hikâyesi. Bu anlamda kitap, sosyalbilimcilere de kullanışlı çerçeveler sunuyor. Liman kentleri dışındaki Anadolu şehirlerinin yaşadığı sosyolojik değişimi anlamak ve açıklamak bakımından hem doneler içeriyor hem de çerçeveler sunuyor. Tabiî Hayat Ağacı arşivi bu bakımdan çok daha zengin.

Sivas’a hiç gitmemiş ve Sivas hakkında tekdüze şeyler bilen bir insan için fevkalade önemli bir kitap Tâbirin Sığmaz Kaleme. Çünkü hikâyeler var, mûsıkî var, âşıklar var... Üstelik hâlâ yaşatılmaya çalışılıyor bu mirasların her biri. Geçmişle şimdiki hâlini kıyas edince, Sivas’ta yerleşik kültür anlamında neler bitti ve neler devam ediyor?
Şehirler hakkında yazılmış metinleri ilgiyle okumak ve etkilenmek için o şehre aidiyet duymamız gerekmez. Beş Şehir’in hiçbirini bilmeyen bir insan, o metinleri zevkle okuyup etkilenebilir. Burada önemli olan benzerlikleri keşfedip onları sunabilmek. İnsana dair benzerlikleri ve o şehre dair benzemezlikleri anlatan metinler değerlidir. Tâbirin Sığmaz Kaleme tek bir metin değil, yaklaşık 40 farklı metinden oluşuyor. Fakat kitabın inşasında, herkese dair olanı anlatmaya, hepimizin hikâyesini yakalamaya çalıştım. Burada “yerli ve yerleşik kültür” vurgusu önemlidir. Bin yıldır yaşadığımız coğrafyada yeşeren, dallanıp budaklanan, çürüyen ve tekrar filizlenen kültürden bahsediyorum. O kültürün mikro düzeyde dokunabildiğim parçalarına büyüteç tutmaya çalıştım. Söyleştiğim insanların çoğu bir geleneği devam ettiren ya da dünya misafirliklerinde şahit oldukları kültürel iklimi çok iyi hazmetmiş kişiler. Yalnızca sözleriyle değil hâlleriyle de çok şey anlatıyorlar. Şunu üzülerek belirtmek istiyorum ki kısm-ı azamı zincirin son halkası. Yaşattıkları ya da şahit oldukları gelenekler de son nefeslerini vermek üzere. Tabiî bu Sivas’la sınırlı bir durum değil. Düştüğümüz çağ, kültürel geleneklerin devamına izin vermiyor. Onları en çok paketleyip etiketleyerek müzeye ya da arşive kaldırıyor. Sivas’ta da klasik mûsıkîden tutun, âşıklık geleneğine, mimarîden zanaatlara kadar bu durum söz konusu. Düzenlenmiş sahnelerde, müsamereye dönük bir şeyler yapılıyor, o kadar. Belirli bir birikime, görgüye sahip insanların çoğu da Sivas dışında yaşıyor zaten. Bunun yanında ilk fark ettiğimde beni şaşırtan bir durumu da anlatmalıyım: Uzak bir gelenekle irtibat kurmuş bireyler var Sivas’ta. Bunlar tek başlarına duruyor, yani bir cemiyette ya da sosyal ortamda değil kendi dünyalarında yaşatıyor ilgilerini, sanatlarını. Bağlama imal ve icra eden bir usta var mesela. Ülke çapında tanınan bir taş plak arşivcisi var. Kitapları için ikinci bir ev açan bir hekim var. Taş plak çalınan kahvelerde sohbeti demleyen insanlar var. Ömrünü Sivas’la ilgili arşiv belgelerini kamu kurumlarının bodrumlarından kurtarmaya adamış, eski fotoğrafları ve nesneleri derleyip toplayan, tek kişilik şehir müzesi diyebileceğimiz bir abimiz var mesela. Evindeki stüdyosunda yaptığı resimleri büyük şehirlerdeki müzayedelerde satan ressamlar var. İcat ettiği tezgâhta küre şeklinde halı dokuyan ve bunun uluslararası patentini alan emekli bir profesör yaşıyor Sivas’ta. Bu örnekler hemen şimdi aklıma gelenler. Dediğim gibi çok göz önünde olmayan insanlar bunlar. Onlardan etkilenen gençler de var tabiî. Hayat bir şekilde kendini yeniliyor, şehir hafızasında hiçbir şey silinmiyor aslında, sadece hatırlanacağı vakti bekliyor.

1900'lü yılların başında
Divriği Şifahanesi Taçkkapısı
Sunuş yazınızda “Bir şehrin önü de insan, sonu da insan” diyorsunuz. Sivas’ın insanı, ama özellikle de “eski insanı” nasıldır? Otursak çay içsek, bize neler anlatır? Hiçbir şey anlatmasa bile, onun hâli bize neler söyler?
İlk olarak size “Kimlerdensin?” veya “Hangi köydensin?” diye soracaktır. Sohbetin gidişini bu soruya vereceğiniz cevap belirleyecektir çünkü. Eğer dışarılıysanız gayet sevecen hatta babacan tavır bekliyor sizi. Alttan alta sizi tartar. Eğer müsbet sinyaller alırsa açılır. Sizi gözü tuttuysa anlatır da anlatır. Eski zamanlardan bahseder mutlaka; eskiden her şeyin daha güzel olduğunu, şimdi insanlığın kalmadığını misalleriyle tesbit eder. Varsa ustasından yoksa mahalledeki büyüklerinden, illâ da babasından bahseder. Eğer yakın bulduysa gündelik hayatından dem vurur, oğul uşaktan dert yanar… Tanıdık hatta tipik bir kişidir bu, Anadolu insanı.

Benim Sivas’ın şehir kültürünü temsil niteliğini haiz insanlarla yaptığım sohbetlerden bir kısmı kitaba girdi. Kitaba girmeyen anlatılar da var, çok güçlü sahneler bunlar. Birkaç örnek vereyim isterseniz:

Udî Kirkor Elmasdağı anlatmıştı: Düğününde ustası Çavuşbaşılı Kambur Nizo gece yarısına kadar ud çalıyor. Ayrılmadan önce Kirlor’a sarılıyor ve, “Sana düğün hediyesi alamadım, bu icramı hediye yerine kabul et” diyor. Kirkor Elmasdağı bu sözden sonra sabaha kadar hüngür hüngür ağladığını nemli gözlerle söylemişti.

Eczacı Müjgân Üçer eczanesine gelen köylü hanımlarla sohbet eder, onlardan atasözleri, deyimler derlerdi. Bir keresinde gayet dertli gördüğü bir köylü hanımı yanına oturttu, hal hatır sordu. Kadın sonunda şu sözü söyledi: “Bu baş bir hindinin (yazma, başörtüsü) altına sığıyor da bir eve sığmıyor.”

Sivas Kalesi’nde 1944 yılında bir kentsel dönüşüm uygulanır. Kale yüzündeki eski evler yıkılır, Kale’nin yüzü dümdüz edilir. O günden sonra kederli, efkârlı dostlarına Sivaslılar şöyle hitap eder: “Tasalanma, düzelmese Kale’nin yüzü düzelmezdi.”

Sohbetin kıvamına ve samimiyete göre eski Sivaslılar böyle temsiller getirirler, sahneler kurarlardı. Şimdi şifahî kültürün maruz kaldığı enformasyon taarruzu altında Sivas’taki sohbet şöleni eski tadını yitirdi. Yine de o şöleni yaşatan birkaç insanı ben tanıyorum.

Sivas'ta ilk gazeteyi, ilk matbaayı ve
ilk kitabevini kuran Kâmil Kitapçı
Çocukları Kemal, Ömer Nacı ve Namıka ile
Bendeniz bir saat ustalarına bir de terzilere, zanaatlarına dair hiçbir şey bilmesem bile meraklıyımdır. Sanırım işlerinden ziyade hâlleri beni etkiler. Kitabınızdaki “İğnenin, Makasın ve Zarafetin Ustaları Sivaslı Terziler” başlığını görüne çok heyecanlanmıştım ve keyifle okumuştum. Orada görüyoruz ki Sivas’ın terzileri modadan haberdar. Paris’te bile Sivaslı terziler var. Ama bu işin sırrı da “iğneyle kuyu kazmak” imiş, onu da okuyoruz. Sivas’ın en çok rağbet gören, ya da en “sırlı” meslekleri nelerdir?
Meslekler hususunda Sivas diğer şehirlerden pek ayrılmıyor. Şu anda usta-çırak ilişkisine dayanan pek bir meslek kalmadı. En çok çırağa berber dükkânlarında rastlanıyor. Konfeksiyonun ve dijital teknolojinin yaygınlaştığı bir ortamda meslekten değil işten söz edilebilir. Artık bir mesleğe değil bir işe giriyor insanlar. Terzilik ve saat tamirciliği, kuyumculuk (altın ve gümüş işleme sanatı) bunlar gerçekten ince işler. Meslek ile sanat arasında bir yerlerde duruyor. Ben bu meslek erbabının dükkân atmosferinin ve sohbetinin de daha ince olduğunu düşünüyorum. Diyelim ki bir kasap veya berber dükkânındaki sohbetle bir terzi ya da kuyumcudaki sohbetin kıvamı da konusu da farklı olmalıdır. Berberde ya da bakkalda gündelik olaylar, kişiler konuşulur, dedikoduya gayet açıktır bu konuşma. Mahallenin nabzı buralarda tutulur. Ama terzide mevzu daha az gündeliktir. Bir kenarda radyodan sanat müziği duyulur. Berberde televizyondaki popüler müzik kanalları açıktır. Bu sahneleri hepimiz kendi muhayyilemize göre zenginleştirebiliriz. Bu atmosfer işin doğasından kaynaklanıyor. Terzi, saat tamircisi, kuyumcu sabır gerektiren, zaman ve sanat gerektiren bir iş yapıyor. Söz de ona göre istikamet buluyor. Sivas’ta da bu mesleklerin erbabı bir dönem çok güçlü bir eşraf-orta sınıf meydana getiriyordu. Bugün diğer şehirlerde vaziyet ne ise Sivas’ta da aynı. Öyle pek temayüz eden bir zanaat yok. Sırlı meslek deyince aklıma eski dülgerler geldi. Şimdi kimsenin hayal edemediği bir meslek olan dülgerlik 50, 60 sene evveline kadar bir şehrin vazgeçilmez iş kollarından biriydi. Pirleri Habib ul Neccar olan dülgerler, bir ahşap evin yalnızca ahşap konstrüksiyonunu yapmaz, kısmen mimarı, kısmen de müteahhidi olurdu. Ahşap mimarîyle beraber dülgerlik gibi onlarca meslek de kayboldu gitti. Bu meslekleri ve Sivas’taki son temsilcilerini, Kadir Üredi’nin, Şehrin Ahşap Zamanı adlı kitabında anlatmıştık. Terziler mevzuu Hayat Ağacı’nda açtığım en bereketli mevzulardan biriydi. Hatıraları, görgüleri, sosyal kişilikleri ile şehrin dokusunda iz bırakan insanlar... Duayenleri bulup söyleştim. Ustalarını, eski meslek âdabını, değişen modaya nasıl uyum sağladıklarını, şimdilerde giyim kuşam zevkinin nasıl bozulduğunu anlattılar. Onların anlattıklarını alın Bursa’ya, Kastamonu’ya, Denizli’ye taşıyın. Bir şehrin hikâyesi her şehrin hikâyesi oluyor neticede.

Yıl 1980-81 Sivas Halk Eğitim Merkezi
Türk Sanat Müziği Korosu
“Aşk olmadan meşk olmaz” demişler. Sivas’tan bahsedip de türkü dinlememek olmaz. Sivas’ta hangi türküler çok sevilir? Hani küçük yaşlardan itibaren, babalardan yahut dedelerden neler dinlenilir? Âşık atışmaları sürüyor mu?
Âşıklık geleneği hakkında çok kesin sözler söyleyemem. Tam bitti derken çarpıcı bir şiirle, geleneği devam ettiren bir icrayla karşılaşabiliyorsunuz. Bir Âşıklar Kahvesi var, orada atışmalar ve şiir meclisleri devam ediyor. Kıyıda köşede yaşayan saz meclisleri de var. Sevilen ve dinlenen türkülere gelince, ilk aklıma gelen “Sarardım Ben Sarardım” “Asrı Gurbet Harap Etti Köyümü” de çok sevilir. Bunlar gurbeti, ayrılığı anlatır. Gurbet havaları Sivaslılar için merhem gibidir. Âşık Ruhsatî’nin ve Âşık Veysel’in eserleri çok bilinir ve sevilir. Ruhsatî’nin “Daha senden gayri âşık mı yoktur” diye başlayan şiiri her dem tazedir Sivas’ta. Pir Sultan Abdal’ın, “Sivas Ellerinde Sazım Çalınır” eserini hemen her programda duyabilirsiniz. Tâbirin Sığmaz Kaleme kitabında bir röportajı yer alan Ali Kızıltuğ çok geniş dinleyicisi olan bir icracıydı. Hem türkü yakar hem usta malı söylerdi. O geleneğin esintilerini güçlü bir şekilde taşıyordu. Özellikle gurbeti anlattığı türküleri çok dertlere tercüman olmuştur. Türküler halkın hem tercümanı hem devasıdır. Gurbet, yoksunluk, sevda, cezbe, coşkunluk gibi duyguları yansıtan türküler her zaman sevilir ve dinlenir. Sivas’ta bu böyledir, cümle türkü coğrafyasında da…

Halvetiyye tarikatının Şemsiyye kolunun kurucusu, âlim ve şair
Şemseddin Sivâsî’nin (ö. 1006/1597) türbesi
Sivas’ta tasavvuf iklimine dair de konuşmak isterim. İnsanların en çok ziyaret ettiği büyükler kimler? Yaşayan tasavvuf ekolleri var mı? Tanıdığınız “Hakk dostları” oldu mu?
Şems- i Sivasî tasavvuf tarihinde önemlidir. Halvetiye’nin Şemsiye kolunu kurmuştur. İstanbul’da Sivasî dergâhını kuran halefleri, Osmanlı tarihinde, Kadızadeler- Sivasîler çatışması olarak bilinen olayda ciddî rol oynamıştır. Sivas’ta Meydan Camii bahçesindeki türbesi çok ziyaret edilir. Yukarı Tekke mevkiindeki Abdulvahab Gazi türbesine de halk teveccüh eder. Son asrın en bilinen mutasavvıfları Mustafa Takî Efendi ve İhramcızade İsmail Hakkı Toprak’tır. Bilhassa İhramcızade’nin hatırası çok tazedir, tesiri sürmektedir.

Bunca yıldır şehir kültürüyle ilgilenen bir kişi olarak şehirlerimizin bugünü ve geleceği ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Türkiye şehirlerinin son 60 yıldaki yazgılarında müşterek çizgiler var. Hızlı ve baş döndürücü bir kentleşme süreci en kalın çizgi. Bilhassa “kentleşme” diyorum çünkü eski şehrin üzerine oturan, onu tarihin ve toprağın altına gömen yeni bir oluşum bu. Beton ve çeliğin ahşap ve taşa karşı zaferi olarak özetleyebileceğimiz bu gidişat hâlen devam ediyor. Bu konuyla ilgili hemen her şey söylendi ve gündelik bilgi seviyesine ulaştı. Bu durum eski şehrin toz duman altında kalan kültür damarlarına acil müdahaleyi gerektiriyor. Yangından mal kurtarırcasına derlemeli, kayda geçirmeli ve yeniden kurmaya çalışmalıyız. Gelecek nesillerin daha donanımlı ve yerleşik kültür hakkında daha duyarlı olacağını tahmin ediyorum. Onlara hiç değilse canlı hafızadan ve yaşayan kültürden düzenli bir envanter bırakalım. Anadolu ve İstanbul medeniyetlerin kurulduğu, yıkıldığı, yeniden inşa edildiği kadim coğrafyalar. Buralarda kaçınılmaz olarak medeniyet kendini tazeleyecektir. Bizim şimdiden buna hazır olmamız, üzerimize düşeni yapmamız gerekiyor.

Yağız Gönüler
(Dünyabizim.com, 09.10.2019)

Heidegger Bağdaş Kursaydı

O var ya başını bir ağaca dayasa şehir susar
Çok eskiden fırlatılmış ok gibidir sesi
Her cümlesi yeni perdeler söker, çocuklar uyanır
Heidegger bir görseydin tutulurdun şeyhime

Sen rüyalarını kimlere anlattın Heidegger?
Günlük ödevin var mıydı tefekkür saatlerin
Tam hatmenin ortasında varoluşun sancıdı mı?
Köprüden önce son çıkış mesela, nedir bilir misin?

Şu benim yarım kalmışlığım derdim hep geceleri
Bir türlü geçmezdi o boşluk hissi be Heidegger
Sonra onunla tanıştım varlık başka zaman başka
Burada tercüme ve sadeleştirme gereksiz şeyler

Düşünsene sana diyor ki yâr ol ama yük olma
"Bu dünya bir lokmadır, ağzında çiğnenmiş bil"
Yunus Emre'yi de okuyamadın anca Kant ve Hegel
Ben öyle varlığın öyle zamanın be Heidegger

O var ya nasıl bakar böyle biraz kül biraz duman
Sesi de güzeldir insanı uzun yollara çıkarır
Yaşadığı gibi konuşanlar efsanedir zaten Heidegger
Senden ilham alanlar söylesene nerdeler?

Yağız Gönüler
(Şiar, 24, Eylül-Ekim 2019)

Tuğba Doğan: "İnsan durmadan kendinden kaçıyor ama yine hep kendine varıyor."


İnsan nelerden kaçmak ister? Mesela bazen sessizlikten kaçmak ister, yolun sonu yine sessizliğe çıkar. Aileden, arkadaştan kaçmak ister bazen, bu kez de yol başka bir kalabalığa çıkar. Öfkeden, nefretten kaçıp, çekip gitmek ister, yol bu kez de onu kibirle buluşturur. Çünkü insan her yerdedir. Kaçtığı da ta kendisidir. İnsanın bir şeyi, bir yeri aradığı muhakkak, bunda şüphe yok. Bir ev arıyor insan. Özgürlüğünü ya da güvenliğini, belki de hem özgürlüğünü hem de güvenliğini bulacağı o evi arıyor. Bu arayışında da sık sık kendinden geçiyor, kendine dönüyor, kendine geliyor. Güzergâhın başında da sonunda da kendi var.

Tuğba Doğan, Nefaset Lokantası'nda samimiyetle güvensizliği, özgürlükle kaygıyı, arayışla vazgeçişi bir araya getirmişti. "Salih sakin ol, salihlerden ol, nevrotiklerden olma. Geç kalmadın. Hiçbir şeye geç kalınmaz, her şey kendi zamanında olur" demişti bilgece. Güzel bir söyleşi yaptık kendisiyle, buyursunlar…

Sizi Musa'nın Uykusu ile tanımıştık. Oradaki masallaştırma ve sinematografik anlatım, bir roman okuyucusunu gayet memnun edecek düzeydeydi. Üstelik yorucu bir çalışmaya da benziyordu. İlk romandan Nefaset Lokantası’na doğru gelecek olursak süreç nasıl ilerledi? Fikir nasıl doğdu?

Musa’nın Uykusu yayınevi tarafından yayın programına alındıktan bir yıl sonra çıktı. Nefaset Lokantası’na dair ilk fikirler de o bir yıl içinde yavaştan oluşmaya başladı. Musa’nın Uykusu yayımlandığında kendisi de matbuat işiyle meşgul ve okurluğuna çok saygı duyduğum bir arkadaşım “Herhalde bir on yıl yeni bir kitap yazamazsın, bu kitabın içinde birkaç kitaba yetecek kadar dert var.” demişti. O bunu romanı derin bulduğuna dair bir tür iltifat olarak söylemişti belki ama bunun aslında insana keder bulaştıran bir düşünce olduğunu sonradan fark ettim. Bu düşünceyle de mücadele ettim romanı çalışırken. Benim içimde ikinci bir kitap daha var mı acaba türünden bir şüphe. Halbuki ilk kitap çıktıktan sonra yazıyla ilişkimin büyük ölçüde rahatlayacağını, kaygılarımın azalacağını zannediyordum. Öyle olmadı. Nefaset Lokantası’nı yazarken çok sıkıştığım bir anda durdum ve bunun bundan sonra da böyle olmayacağını, o türden bir rahatlığın benim doğama aykırı olduğunu kabullendim. Özgüveni kapasitesinden ve ürünlerinden büyük insanların zamanını yaşıyoruz, benim tutumum fazla ürkek kalıyor belki ama bir şey yazmaya her oturduğumda Walter Benjamin’in çok sevdiğim bir sözünü besmele gibi anarak başlıyorum, ara ara da kendime durmadan hatırlatıyorum: “İnsan kendini başından sonuna kadar acemisi hissetmediği bir işte ustalaşamaz.

Tıpkı ilk kitabınızdaki karakterler gibi bir yönüyle sade, sakin ama diğer yönüyle deli, cıvıl cıvıl insanlar var Nefaset Lokantası’nda. Doğrudan sormak isterim; çevrenizdeki insanlar mı böyle yoksa böyle insanlarla mı bir çevre kurmak isterdiniz?

Bence temelde insan bu yaptığınız tarifteki gibi bir şey; birbiriyle çelişir görünen birçok ruh halinin bir tür terkibi. Dar bir çevrenin içinde, çok sıradan hayatlar yaşıyormuş gibi görünen insanların iç dünyalarını görebilsek hayranlığa kapılabilir, dehşete düşebiliriz. Ya da bize çok aykırı, çılgın hayatlar yaşıyormuş gibi gelen insanların bazı hayallerinin ne kadar tanıdık, esas özlemlerinin ne kadar basit ve sade olduğunu keşfetmek bizi şaşırtabilir. Benim ahbaplıktan öteye geçip dost olabildiğim insanlarsa içindeki bütün bu çelişkilerden utanmayan, eylemleri, çelişkileri ve kendileri üzerine düşünme cesareti gösterebilen, kendileriyle uğraşan kişiler diyebilirim.

Romanı okurken özellikle bir yerinde, Konstantinos Kavafis’in o meşhur Şehir şiirini yeniden okuma ihtiyacı hissetmiştim. Hatta Çetin Tekindor’dan dinlemiştim. Salih sadece bir şehirden kaçmıyor aslında değil mi?

Salih başta kendine cevabı başka türlü verse de soru derinleştikçe sezmeye başlamış olmalı; insan durmadan kendinden kaçıyor ama yine hep kendine varıyor.

Salih’in o nefis yorumuyla; neden dünyayı anlamaya ilk heves ettiğimizde “çok okuma, çok düşünme kafayı üşütürsün” derler? Direnip devam ettiğimizde neden “şuna bak, çıktığı kabuğu beğenmiyor” derler?

Ayrıksı sesler çıkarmamızdan, giderek tamamen farklılaşmamızdan, korodan ayrılıp kendi şarkımızı söylemeye başlamamızdan korkuyor olmalılar.

Bizim Salih’le beraber gördüğümüz şey bir psikolojik rahatsızlık, hatırlamanın laneti ya da unutmanın yollarını aramak mı? Bu üçü arasında bir yerde sıkışıp kaldığı için mi insan gitmek ister?

Salih’in durumunu psikolojik bir rahatsızlık olarak görmedim hiç. Belki huzursuz bir kişi diyebiliriz ona. Bazı ruhlar daima huzursuzdur, en dingin göründükleri zamanda bile. Salih dışlandığını düşündüğü için gitmek istiyor, en azından başta kendine ve herkese durumu böyle açıklıyor ama derindeki mesele daha farklı. Salih kendinin, kendisiyle ilgili fikrinden farklı olduğunu anladığı bir şey yaşıyor, bu bilgi ona ağır geliyor, onu afallatıyor ve kendini derhal bir aksiyon almak zorunda hissediyor. İnsanın kendine karşı oynadığı akıl oyunları çok ilginç geliyor bana. Fakat hafıza bu oyunu bozabilir. Salih de hatırlamanın laneti ya da armağanı sayesinde geçmişiyle başka türlü bir hesaplaşma yaşamak durumunda kalıyor. Huzursuz bir ruh olmasaydı belki eylemlerinin sebeplerine dair kendini daha kolay inandırır, böylelikle bu romanın yazılması da hiç mümkün olmazdı.

Geleneğe asla yaslanmayan ama gelenekten güç alan bir üslubunuz var. Afitap Hanım mesela, "Güzel Allahım, senin pek sevgili kulların beni gizli gizli neyle yargılıyorlarsa yalvarırım onlara da aynısını yaşat!" diye dua eden biri. Bu, bizdeki “kınadığın şeyle imtihan olmadan ölmezsin” anlayışını anımsatıyor hemen. Özellikle bir sebebi var mı bu irtibatların?

Bu irtibatlar benim zihnimde doğal bir biçimde kuruluyor. İnançlarım, okumalarım, duygu ve düşünce dünyamı yapan şeyler karşıdan bakıldığında çok çelişik gibi görünebilecek farklı kaynaklardan besleniyor. Bu hep böyle oldu. Bazı insanları ve şeyleri sevmenin bazılarını sevememek anlamına geldiği, bazı şeylere inanmanın diğer bazı inançları otomatikman dışarda bırakacağı gibi kalıplara inanmıyorum, hiçbir zaman da inanmadım. İnsan, sonsuz bir imkanlar ve olasılıklar aleminde, karşılaştığı bütün kaynaklardan besleyebilir kendini.

"Salih sakin ol, salihlerden ol, nevrotiklerden olma. Geç kalmadın. Hiçbir şeye geç kalınmaz, her şey kendi zamanında olur" diyorsunuz bilgece. Gerçekten insanın yüreğine dokunan bir uyarı, bir tavsiye, bir dua belki de. Nefaset Lokantası’nı yazarken ve diğer yazma süreçlerinizde sakinlikle aranız nasıldı?

Keşke birileri de bana bunu sürekli hatırlatsa. Yazarken sakin değilim maalesef. Çok eğlenerek, çok doğal bir biçimde ve kolaylıkla yazdıklarını söyleyen yazarları asla anlayamadım, hatta içten içe yalan söylüyor olduklarına inanmayı tercih ettim hep. Belki “işte deha böyle bir şey olmalı” diye düşünmemizi istiyorlardır. Benim için o süreç öyle işlemiyor. Oldukça kaygılı, sıkıntılı bir şey yazmak. Ama yanlış anlaşılmasın. Asla zevksiz bir süreç değil. Bilakis, çok yoğun bir hazzı var. Yazmaktan aldığım hazza benzer bir haz üretebilen başka bir şeyle tanışmadım.

La casa de papel’in ikinci sezonundan bir soru olacak bu. Çünkü bir replik, aklıma Salih’i getirdi. Profesör karakterine kardeşi bir ikazda bulunuyor. “Sen yaşıyorsun ama lezzet almadan yaşıyorsun” diyor. Salih pek olmasa da çevresindeki diğer karakterler yaşamdan lezzet alıyor gibiler. Salih de bu lezzete ulaşmak için mi bu kadar sorguluyor, yorumluyor?

Doğrudur, Salih yaşadığı şeylere dair net düşüncelere sahip olduğu oranda onlardan zevk alabileceğini düşünecek biri. Çevresindeki diğer karakterler gibi doğal bir biçimde bunu başaramıyor, onun başka bir hayatı olmuş, bir yerde karakteri başka türlü evrilmiş, diğerleri gibi bu lezzeti kendiliğinden yaşayamıyor. Belki de Nefaset Lokantası’nda bu türden bir lezzeti ilk defa bulmuştur, özellikle Afitap Hanım’ın kendisi için devamlı olarak ayırdığı bir porsiyon Sütlü Nuriye’de.

Yazarın iç sesiyle karakterlerin iç sesinin birbiriyle buluştuğu bir roman mı Nefaset Lokantası?

Bu sorunuza her roman gibi ya da her roman kadar diyeyim.

Son olarak, Nefaset Lokantası okuyucuda nasıl yankı buldu? Yorumlardan ve ilgiden memnun musunuz? Çok teşekkür ederim bu kıymetli söyleşiniz için. Yeni eserlerinizi merakla bekliyoruz.

İnsan yalnız bir varlık, bu böyle. Biraz bu duygudan kaçmak için de yazıyorsunuz. Yazdıklarınızın okurda karşılık bulması, teveccüh görmesi de o yalnızlık duygusunu birdenbire hafifletiyor. Okurdan şimdiye kadar gelen yorumlardan çok memnunum. İnsan uykusuz gecelere, çekilen çilelere değdi diye düşünüyor, neşeleniyor. Ben de teşekkür ederim sorularınız için.

Yağız Gönüler
(Dünyabizim.com, 19.08.2019)

İrfan Özet: "Fatih-Başakşehir'de ana odağım, muhafazakârların 'dönüşüm'ünü anlamaya çalışmaktı."


Duyguların, hassasiyetlerin, kavramların iç içe geçtiği iki semt. Dışlanmanın, baskının, sosyalleşmenin farklı şekillerde tezahür ettiği iki semt. Aynı düşüncelere sahip eylemlerden farklı çıktıların üretilebildiği iki semt. Fatih-Başakşehir; son dönemde şehir düşüncesi üzerine yayınlanmış en dikkat çekici çalışmaydı. Kitabı çıkar çıkmaz okumuş, hakkında yazı da yazmıştım.

Yazarıyla söyleşi yapmak, kitabın özünü kavrama noktasında faydalı olacaktır diye düşünüyorum. İrfan Özet Bey’e teşekkür ediyor, sizi sorularla ve mühim cevaplarıyla baş başa bırakıyorum…

Özellikle son yirmi yılda çok ciddi boyutlarda ilerleyen kentsel dönüşüm projeleri bilhassa büyük şehirlerin görünümünü değiştirdi. Elbette mesele görünenden ibaret de değildi. Yaşantı, ekonomik ve sosyolojik yapı, hatta nüfus dağılımı da ciddi biçimde etkilendi. Bu konuda birçok kitap neşredildi ve böylelikle yazarlar yöneticileri uyarmış oldular. Neticede atı alan Üsküdar’ı geçti, Fatih yeniden şekillendi, Başakşehir sol’un ayrı sağ’ın ayrı buluşma noktası oluverdi. Öncelikle Fatih-Başakşehir kitabınızın hikâyesini öğrenelim isterim. Hikâye nerede başladı, nasıl ilerledi, ulaştığınız netice ve kitabın neşri sizi tatmin etti mi?

Hikâyenin başlangıcı aslında, 2010 sonrası Türkiye’sinde politik arenadaki baş döndürücü gelişmelerin gündelik yaşamdaki izdüşümlerini arama merakından oluşmaktaydı. Neydi o gelişmeler? İşte modernleşme süreci boyunca uzun bir dönem iktidarı sembolize eden alanlar ve kurumlardan uzak kalmış geniş bir topluluğun, AK Parti siyaseti ile birlikte “muktedirleşen” yüzünün belirginleşmesiydi. Daha da somutlaştırırsam, muhafazakâr seçkinlerin uzun yıllar “iktidar olduk, ama muktedir olamadık” serzenişlerinin giderek son bulduğu bir “hegemonya zamanları”nı teneffüs etmekteydik.

Madalyonun diğer tarafındaki laik-seküler orta sınıflar için ise, bu tablo bambaşka bir anlama bürünerek, “distopyan zamanlar”dan farksızdı. Zamanın ruhu yani zeitgeist, artık değişimle ilgili beklentilerini mucizelere bırakacakları bir dünyanın sakinleri olduklarını işaret ediyordu. Nitekim AK Parti’nin istikrarlı bir şekilde gelişen seçim zaferlerine; Kemalist bürokrasinin Ergenekon davalarıyla asker, 2010 referandumuyla ise yargı kanadının elimine edildiği sistem değişikliği eşlik ediyordu. Dolayısıyla çalışmamın ilham kaynağı öncelikle, Türkiye siyasetindeki makro düzeydeki değişimler ve bunun muhafazakâr mahalledeki iz düşümleriydi.

Diğer taraftan çalışmaya başladığım 2014 yılı sonlarına değin literatürde, muktedir muhafazakârlığı hem teorik hem de “yaşam alanları”na yönelerek anlama çabaları da ivme kazanmaktaydı. Teorik düzeydeki katkılara en çarpıcı örnek olarak, Fırat Mollaer’in “Tekno-muhafazakarlık” kavramsallaştırması verilebilir. Mollaer’in resmettiği manzarada, muktedirleşmenin karanlık bir yüzü olarak, (muhafazakar) kimliğin piyasa ilişkilerine açılması, hatta pazarlanması söz konusuydu.

Saha araştırması düzeyindeki katkılarda ise, Cihan Tuğal’ın “Pasif Devrim” adlı çalışması öne çıkıyordu. Tuğal, Sultanbeyli gibi pür-muhafazakâr yaşam alanlarına yönelerek, “sivil toplum”a yansıyan boyutlarıyla yaşanan dönüşümü resmediyordu. Radikal İslâmcı hareketlerin düzen yanlısı hareketlere evrilmesi ana odağıydı. Ayşe Çavdar ise, muktedirleşen yüzleri Başakşehir’deki “kapalı site” alanlarında yakalamaya çalışıyordu.

Literatürdeki tüm bu birikim, aynı zamanda benim gibi “muktedir muhafazakârlığı” çalışmayı düşünenler için birer sınır hattıydı. Bu atmosferde, “özgün bir çalışmayla alana nasıl katkı sunabilirim?” sorusuyla haftalar geçiriyordum. Sonunda alana hâkim kişilerle yaptığım birtakım istişareler, “karşılaştırmalı bir çalışma”yla bu katkıyı sunmamın yerinde olacağı kanaatine beni götürdü. Araştırmanın Fatih ayağında muhafazakârlığın “mahalle” , Başakşehir kutbunda ise “site-kent” düzeyindeki görünümlerini karşılaştıracaktım.

Bu anlamda sahadaki gerçeklikle tam yüzleşmeden, sınırları net karşılaştırmalı bir çalışma vardı kafamda. Mahalle hayatının zengin, kendine özgü, yüz yüze geliştiği “açık” dünyası ile; site-kentin yabancılaştırıcı, mesafelerin, ayrımların net bir şekilde çizildiği “kapalı” dünyası arasında net ayrımlar vardı kafamda. Bu anlamda merkezileşme sürecinin “kayıp hanesi”nin başında, “yitirilen mahalle geçmişi”ni öne çıkarmayı düşünüyordum. Ancak alana girdikçe, sosyal gerçeklerin ve kamusal deneyimin kafamdakinin tam tersi bir kulvarda geliştiğini gördüm. Fatih’teki mahalle hayatı kendine özgü dinamiklerle yaşanan dönüşümü yansıtırken; Başakşehir de kendine özgü site-kent dokusu üzerinden bu dönüşümü resmetmekteydi.

Örneğin Fatih, iktidar ya da egemenleşme deneyimini (üst) sınıfsal ayağı eksik olsa da, “psikolojik” boyutlarıyla resmediyordu. Nitekim sosyal kapanmanın dışlayıcı ve ayrıştırıcı yüzlerinin görüştüğüm işçi, ev hanımı gibi mütevazı statü kategorilerine dahi sızması, bu gerçekliğin önemli temsilleri olarak karşıma çıkıyordu. Bu gruptakiler, Başakşehir’dekiler gibi muktedirleşmeyi sınıfsal düzeyde deneyimleyemezken; Fatih’te yaşayan farklı kültür hanesindekilere karşı dışlayıcı yaklaşımlarıyla merkezde olmayı “psikolojik” boyutlarıyla içselleştiriyorlardı. Bu anlamda yer yer birbirine benzeyen, yer yer birbirinden farklılaşan bir hikâye çıktı karşıma. Bu hikâyeyi Fatih-Başakşehir örneğinde toparlamaya gayret ettim.

Diğer taraftan, kitabın yayınlanma süreciyle birlikte beni en çok heyecanlandıran deneyim ise, “ideolojiler üstü” bir ilgiye mazhar olmasıydı. Siyasetçilerin başrol oynadığı son 5-6 yılın kutuplaşma sarmalı siyasetten, gündelik hayata ve akademik çalışmalara uzanan hatlarda herkesi kuşatan bir virüs gibi. Rasyonalitenin anlamını yitirdiği bu vasatta, hem içinden çıktığım (muhafazakâr) kültürel dünyamın, hem de çalışmadaki eleştirel hattın “taraflar” nezdinde taşıyacağı “marazlar” karşısında endişelenmiyor değildim. Ancak gelinen noktada BBC Türkçe, Sputnik, Yeni Şafak, Karar, T24, Medyascope, İleri Haber, Sendika.org gibi medya dünyasının çok farklı kanatlarında “Fatih-Başakşehir”, “referans bir çalışma” olarak yer almakta. Bu tür çok renkli ve katmanlı dönütler, doğal olarak çalışmanın kamuoyundaki tesiriyle ilgili duyduğum merakın başında yer alıyordu.

Şehir düşüncesi üzerine neşredilen kitaplar iki kısma ayrılıyor. İlk kısımdaki kitaplar yapılanları eleştiriyor, geçmişten günümüze gerçekleşenleri gözler önüne seriyor ve bir medeniyet mirasını oturmuş yönetim tabakasına adeta “siz ne yaptığınızın farkında mısınız?” diye soruyor. İkinci kısımdaki kitaplar daha sakin bir tonda olmakla birlikte nostaljik, romantik, ülke siyasetine de şekil veren hamasetle harmanlanarak AVM’lerin birer ihtiyaç olduğunu, eski tip(?) mahallenin elbette dönüşeceğini, yeni olana bu kadar kapalı olmamak gerektiğini telkin ediyor. Sizin kitabınız her iki kısımdan da ayrılıyor. Semtlerin geçmişten günümüze nasıl şekillendiğini, son derece net biçimde ortaya koyuyorsunuz. Sakin bir üslubunuz var, aktüel siyasetle uğraşmıyorsunuz. Esasında “netice zaten ortada” olduğu için yapay bir gerilimdense doğal, sıradan hayatların içine girip meseleyi masaya döküyorsunuz. Bu çok ciddi bir başarı diye düşünüyorum naçizane. Nasıl bu kadar sakin kalabildiniz diye sormak isterim. Çünkü birçok çevreden insanla karşılaştınız, onların hikâyelerini dinlediniz, haksızlıklar var, adaletsizlikler var…

Evet bahsettiğiniz gibi çalışma, yüzeysel bir bakışla metropol sınırlarında yer alan iki ilçenin fiziksel dokusundaki değişimleri içermekte. Ancak asıl zorlu tarafı ise, mekândaki değişimleri, geniş bir kimlik grubunun 15-20 yıllık serencamı eşliğinde ele alması. Dolayısıyla burada son dönem kent araştırmalarına hâkim literatürden farklılaşmaktayız. Alandaki güncel çalışmalar ağırlıklı olarak, “güvenlikli/kapalı sitelerde gelişen mekânsal ayrışma” gibi terminolojiden hareket etmekte. Aynı zamanda bu gerçeklik, daha çok belirli sınıfsal kategoriler içerisinde yer alan gruplara (alt, orta ve üst sınıflar) ilişkin değerler taşımaktadır. Dolayısıyla mekân ve sınıf düzlemi içinde “somut bir adres” içermeyen bu tür çalışmalarda, eleştirilerin dozu rahatlıkla tepelerde gezinebilmekte. Ancak Fatih-Başakşehir’de ise mekâna, sınıfa, gündelik yaşama vs. dair her deneyim ele alınırken, muhatabı olan adres net olarak “Türkiyeli muhafazakarlar”dı. Bu gerçeklik karşısında sahada karşılaştığımız tüm olguları, deyim yerindeyse bir kuyumcu hassasiyeti göstererek ele almaya çalıştık.

Diğer taraftan bahsettiğiniz bu serinkanlı yaklaşımın arka planında, sosyal olguları ele alış biçimiyle yıllar yılı hayranlıkla okuduğum ve referans aldığım entelektüellerin de etkisi tartışılmaz. En başta bugün Amerika’da akademik hayatını sürdüren Hakan Yavuz olmak üzere Şerif Mardin, Nilüfer Göle, Şükrü Hanioğlu, Ruşen Çakır ve Yeni Şafak’taki politik içerikli yazılarını bir kenarı koyduğumuzda Yasin Aktay ve Ergün Yıldırım gibi sembol isimler, daima referansım olmuştur. Bugün siyasal İslâm’ın ve muhafazakârlığın Türkiye’deki serencamıyla ilgili kaleme alınan bir araştırma, kişisel kanaatime göre, saydığım isimlere yer verdiği ölçüde nesnellik zeminine daha da yaklaşabilir.

Muhafazakâr, dindar, mütedeyyin, İslâmcı… Kavramların birbirine karıştığı bir çağdayız. İnsanlar kendilerini bir şekilde tanımlıyorlar ama bu tanımların sahiden ne anlama geldiği konusunda gönül rahatlatan bir bilgileri yok gibi görünüyor. Şehrin içinde, sokaklarda da bu durum hâkim. Bu anlamda kitabınızdaki mekânsal temsiller, sosyal sermaye ağları, politik ağlar, dinî ağlar, iktisadî ağlar, gençlik hareketleri ve yurt ağları meseleyi daha da derinleştiriyor. Habitus bize tam da burada mı yardımcı oluyor? Nedir habitus, nasıl filizlenir?

Evet, müsaadenizle kavramsallaştırmalarla ilgili bahsettiğiniz bu oldukça geniş problem alanını, iki ana hat üzerinden ele alarak cevaplamaya çalışalım. İlk olarak, çalışmanın yöneldiği kimlik grubunun kavramsallaştırılmasındaki zorluklara dikkat çekiyorsunuz. Haklı olarak muhafazakâr, dindar, mütedeyyin, İslâmcı gibi birçok terminolojinin tanımlama gücüne sahip olduğu bir grubun varlığı ortaya çıkıyor. Aslında literatürdeki bu kavramsal kargaşa, sadece söz konusu kitle düzeyinde değil, birebir entelektüel ve siyasal seçkinlerin analizinde de halen tartışılmaya devam ediliyor. Örneğin genç kuşaklara, sol-sosyalist dünyadaki muarızlarına karşı “DT ilacıyla ortadan kaldırma” yöntemlerine dahi başvurmayı öneren bir Necip Fazıl, “İslâmcılık”la ilgili fasıllarda, Mehmet Akif ya da Said Nursi gibi son dönem Osmanlı mütefekkirleriyle bir çırpıda aynı cümlede yer alabilmekte.

Dolayısıyla bu kavramsal enflasyon, kendi çalışmamda da bir problem olarak öne çıkıyordu. Çalışma boyunca ideolojik düzlemdeki tartışmaların derinliklerine girmeden, söz konusu kitleyi ana hatlarıyla “muhafazakârlık” şemsiyesi üzerinden resmetmeye çalıştım. Ana hatlarıyla Türk muhafazakârlığı, erken Cumhuriyet dönemiyle hız kazanan radikal devrimler karşısında, din merkezli geleneksel değerler ve ara kurumların istikrarına odaklanan bir çizgiyi temsil eder. Bu çerçevede, “toplumsal değişimler”le ilgili temel refleksleri, muhafazakârlığın evrensel tecrübeleriyle önemli ölçüde uyum içerisindedir. Çalışma boyunca birkaç görüşmecinin sosyal kimliği olarak yer verdiğim İslâmcılık ise, muhafazakârlığa göre çok daha dar bir çevrenin temsil ettiği “entelektüel kimlik” hattına karşılık gelmekte. Bu çerçevede çalışmada, “İslâmcı” jargonuyla ele aldığım birkaç prototip, eleştirel ve evrensel perspektifleriyle Fatih ve Başakşehir’in kitlesel muhafazakarlığının dışında kalabilme iradesi gösteren bireylerdi.

Diğer taraftan taşra kökenli muhafazakârların kente yerleşimiyle birlikte gelişen ağlar ise, çalışmada bizzat esinlendiğim Weberyen sosyal kapanma teorisine uygun bir hat çizmekteydi. Ana hatlarıyla sosyal kapanma; çatışma ve dışlama temelli sosyal gerçekliği, toplumsal grupların rekabetçi ilişkilerine yönelerek anlama çabasına dayanır. Bu yaklaşım, imtiyaz alanlarına kavuşan gruplarda korumacı-tekelleşmeci ya da dışlayıcı eğilimler öngörürken; pastadan pay alamayanlarda ise tam tersi eğilimlere işaret eder. Buna göre, toplumsal ve siyasal düzeyde hiyerarşi alanlarının dışında kalmış “madun” gruplar, kendi kozalarında ördükleri birtakım dayanışmacı ağlarla ve kamusal deneyimin içermeci-kapsayıcı boyutlarıyla öne çıkmakta. Bu dinamizm aynı zamanda, söz konusu toplulukların “merkez”i temsil eden kurum ve sembollere kavuşmalarında belirleyici bir referans. “Habitus” kavramı ise, makro düzeydeki bu dönüşümü, gündelik yaşamın ayrıntılı ve incelikli ilişkiler dünyasında yakalamamıza imkân veriyordu. Bu çerçevede muhafazakârların hiyerarşi alanlarındaki değişen yörüngesi, gündelik yaşamda bir eylem ve algı hattı olarak habitusun izlediği güzergâhı doğrudan belirlemekteydi.



Fatih perspektifinden baktığımızda bir yanda dayanışma diğer yanda dışlama görüyoruz. Bu ikisi birbirini destekleyen hareketler mi? Spor kulüpleri, cemaatler, sağlık hareketleri, yardımlaşma dernekleri bir yandan dayanışmayı desteklerken diğer yandan -belki de istemeden- ötekileştiriyor mu? Fatih’te bu durumu nasıl özetleyebiliriz?

Araştırma boyunca Fatih’te, başrolünü dini toplulukların oynadığı kompleks dayanışma üretimleri karşıma çıkmıştı. Topluluklar dünyası içerisinde gelişen çeşitli ağların damgasını vurduğu dayanışma üretimleri, özellikle 1950 sonrası dönemin mirası olarak varlığını sürdürüyordu. Bu çerçevede sosyal sermaye ağları, STK’lar, dini gruplar ve kökene dayalı ağlarla Fatih’te yoğun bir dayanışma üretimi göze çarpmaktaydı.

Bununla birlikte, muhafazakârlığın iktidar zamanlarının rutin bir dışavurumu olarak, dışlayıcı kapanmaya dönük hayli yoğun gösterge de yer alıyordu. Kapanmanın hangi modelinin Fatih’te baskın olduğu ise, araştırma boyunca yanıt aradığım önemli sorulardan biriydi. Gerçekten de kent merkezi rutini olarak farklı sınıfsal ve kültürel hanelerde “yan yana süren yaşamlar” ve buna eşlik eden İslâmileşme, dışlayıcı kapanmayı nispeten “görünmez” kılabilmekteydi. Bu yönüyle, Başakşehir gibi sınıf gerçekliğinin damgasını vurduğu mutena alanlarda “net” bir görünüme sahip dışlayıcı kapanma, mahalle hayatının nispeten korunduğu Fatih’te, daha “flu” bir atmosferde gelişiyordu. Nitekim Fatih’teki kamusal deneyim, “yan yana süren” bir yaşama tanıklık ederken; konu, bölgedeki madun gruplara geldiğinde kapanmanın dışlayıcı yüzü açığa çıkıyordu. Bu eğilimlerin kök salması, İbn Haldun’un “bedevi-hadari” döngüsü örneğindeki gibi, sosyolojik incelemenin yüzyıllar öncesinden işaret ettiği bir güç-imtiyaz rutinidir. Dolayısıyla bilinçli mi bilinçsiz mi yapıldığından ziyade, amacım habitus dönüşümünü net ve somut deneyimlerle resmetmekti.

Güvensizlik, bir semtin enine boyuna değişmesinde en ön planda gibi duruyor. Çünkü mülteci dediğimiz zaman da bir güven problemi ortaya çıkıyor, ticaret dediğimizde de. Fakat her şey birbirine karışmış durumda. Fatih’te hala Romanlardan şikâyetçi olanlar olduğu gibi mültecilerden de şikâyetçi olanlar oldukça fazla. Biz sadece “bizden” olanlarla yaşamaya programlanmış gibi davranıyoruz sanki?

Evet, bence de ilginç bir paradoks gerçekten: Bir tarafta iktisadi pragma sağlama arzularıyla gelişen, (zoraki) kamusal iletişim göze çarpmakta. Öte yandan ise, “güvensizlik” eğilimlerinin kamçılamasıyla fırsatını bulduğu ilk an, kendi benzerleriyle bir yaşam alanında buluşma eğilimleri... Kuşkusuz, modern kentsel yaşama dair bu fragmanlar, Georg Simmel’den az çok haberdar olanlar için gayet rutin ve kanıksanmış deneyimler. Simmel’e göre modern kentsel yaşam, muazzam bir kalabalıklaşma ve fiziksel yakınlaşmayla birlikte; zihinsel düzeyde uzaklaşmayı simgeleyen “mesafe toplumu”na doğru evrilmektedir.

Şimdi bu analizi, Fatih sakini muhafazakârların Suriyeliler başta olmak üzere bölgedeki dezavantajlı gruplarla kurdukları ilişkilere transfer ettiğimizde, oldukça anlamlı bir manzara ortaya çıkıyordu. İlk olarak Suriyelilerin bölgede sağladığı ticari imkân alanlarının başında “konut talebi” gelmekteydi. Hatta bu konuda AK Parti’nin bölgedeki mahallelerden birinin teşkilat başkanlığını yapan bir emlakçının deneyimlerine izninizle burada yer vermeyi oldukça anlamlı görmekteyim:

Emlakçı olarak 5 kişilik bir Suriyeli ailenin bizim mahalledeki evi tutmasına aracı oldum. Bir gün ev sahibi beni aradı: ‘Evi 5 kişiye verdik, ama bir sürü tanımadığım tipler var burda. Nasıl oluyor?’ dedi. Eve gidip baktım. Hakikaten haklıymış. 10 kişi olmuşlar. Evi tutan kişiye, ‘Sonradan gelenlere başka bir yer bakalım. Burası olmaz’ dedim. Ne oldu biliyor musunuz? Ben diğerleri için başka bir yer ayarlamaya çalışırken, bunlar kirayı yükseltmiş ve ev sahibi de hemen ‘Tamam’ demiş. Şimdi ne yapabiliriz ki bu durumda?

Kudret adını verdiğim görüşmecinin şaşkınlığı, sığınmacılığın karmaşık uzuvlarına karşı gelişen muhafazakâr refleksin, aynı kitlenin sunduğu iktisadi imkânlarla, bir anda pragmatik çizgide hizalanmasıydı. Suriyeli demografi bu yönüyle, Fatihli muhafazakârlar için yeni bir iktisadi fırsat alanıydı. İktisadi rant, “emek pazarı” alanında da etkisini göstermekteydi. Bölgede başta tekstil atölyeleri olmak üzere, düşük ücretli emek bulma arzusundaki işletmeciler için Suriyeliler, önemli bir kaynağı oluşturmaktaydı.

Diğer taraftan ise bahsettiğiniz gibi, Fatihliler için kent hayatına özgü pragmalarla, güvensizlikler kol kola bir görünüm arz ediyordu. Kent merkezinin etnik, dini ve kültürel çeşitliliğinin deneyimlenme sürecinde tetiklenen güvensizlik eğilimleri, özellikle homophily eğilimleri, yani pür (saf) mekân arayışlarıyla kendini göstermekteydi. Bu konuda örnek olarak, Karagümrük’teki ana arterlerin birinde kahvehane işleten bir kahvehanecinin deneyimlerine yer vermeyi çok önemsiyorum. Serhat adını verdiğim görüşmecinin müşterilerinin önemli bir kısmı, bölgede yerleşik olan Romanlardı. Ancak Serhat için, kamusal yaşamda ve ticari ilişkilerde gelişen bu yakınlık, “yaşam alanı” tercihlerine gelindiğinde hiç de geçerli bir referans olarak yer almamaktaydı. Kahvehanesinin hemen arka tarafında oturan Roman müşterilerini işaret ederek, dışlayıcı kapanmaya dair eğilimlerini şu şekilde gerekçelendiriyordu:

Bakın arka masada oturan arkadaşlar, onlardan (Romanlardan). Bizim bunlarla açıktan bir sorunumuz yok. Ama nasıl bir sıkıntımız var? Onların kültürüyle bizim kültürümüz çok farklı. Yani onların anneleri babaları da çocuklarıyla küfrederek konuşuyor. Şimdi bizim çocuğumuz da bunları duyunca ister istemez etkileniyorlar. Biz de çocuklarımıza bu durumu yaşatmamak için daha uygun yerlere gitmeyi düşünüyoruz. Çocuklarımı kendi istediğimiz gibi, kültürümüze, inancımıza uygun, özgür birey olmasını sağlayacak yerlerde yaşamak istiyorum.

Baktığınızda Roman çocukları hâlâ mahallede rahatlıkla oynayabiliyorlar. İşte küfürleşmeler, birbirleriyle kavgalar… Bunlar hep yaşanıyor. Bu semtte mesela iki üç tane okul var. Ama ben çocuğumu Çapa’daki devlet okuluna verdim. Daha yeni 1. sınıfa başladı kızım. Buradaki okullara vermedim. O çocuklardan alabileceği hiçbir şey yoktu. Birbirlerinden illaki etkileneceklerdi. Her ne kadar biz evde terbiye versek de, o okulda arkadaşlarıyla bizden daha çok kalacak. Ve onlardan etkilenecekti. Bu yüzden ben de çocuğumu Çapa’daki okula verdim. Oradaki veliler olsun, çocuklar olsun çok farklı. Çocuklarının üzerine düşen, geleceğini düşünen insanlar.

Burada vurgulanması gereken bir diğer gerçeklik ise, küresel kentlerde giderek ivme kazanan bu tür eğilimlerin muhafazakârları da aşan bir kapsama sahip olması. Nitekim Serhat gibi cemaatçi değer ve reflekslerle hareket eden geniş kitleler, aynı kültürel havayı soluyacakları homojen ve steril mekanlarda yer alarak çıkış yolu aramakta. Muhafazakârlar için metropolde bu adres Başakşehir olurken, laik-seküler kanattakiler için ise, Ataşehir’in kapalı site-kent dünyası olabilmekteydi.

Hem Fatih’te hem de Başakşehir’de dikkatimi çeken şey, sitelerin her ne kadar mahalleyi yok etse de bir gereklilik olarak görüldüğü… “Site yapılırsa yoksul giremez” ya da “buralara site yapılırsa yakışmayan simalar etrafta gezemez” gibi yorumlar var. Site galiba hem koruyor hem de dışlıyor. Bir mahalleyi bütünüyle değiştirip dönüştürürken nasıl oluyor da ihtiyaç hâline gelebiliyor?

Bahsettiğiniz gibi, muhafazakârların kente göçle birlikte varlık kazandığı mekânsal kategori olarak mahalleyi ortadan kaldırma pratiklerine kolaylıkla savrulması esasında güç ilişkileriyle kurulan ilişkilerin rutin bir yansımasıdır. Bourdieucu repertuar, bu gerçekliği kısa ve net olarak şu şekilde tanımlar: Egemen konumları işgal edenler, koruma stratejilerini sürdürme eğilimindeyken; tabi konumdakiler yıkma stratejileri geliştirmeye yatkındırlar.

Muhafazakârlığın erken kentsel deneyimleri, “yıkma stratejileri” etrafında gelişen bir dizi dayanışmacı ve içermeci reflekslere sahne olmaktaydı. 1950’lerde hız kazanan göçlerle, kentin karmaşık haritasında “tutunma”ya dönük kaygılar, kökene ve dinselliğe dayalı ağlara başvurularak aşılmaktaydı. Bu açıdan aile, hemşeri ve cemaat topluluklarının sunduğu ekonomik ve sosyal sermaye imkânları, kentsel yaşama entegrasyon sürecinin sağlıklı bir kulvarda gelişmesini sağlamıştır.

Diğer taraftan, istikrarlı bir hat izleyen ve giderek derinleşen dayanışma ağlarının muhafazakâr topluluk için taşıdığı anlam da genişleyecekti. Erken modelleri kentsel yaşama “tutunma” düzeyinde gelişen bu ağlar; zamanla topluluğun dikey-sosyal hareketlilik kazanmasında belirleyici parametre haline gelecektir. Dayanışma ağlarının ürettiği sinerji, geniş topluluğa “güç ve iktidar alanlarına yerleşim” motivasyonu kazandırıyordu. Parti örgütleri, STK’lar, cemaatler vb. aktörler etrafında gelişen dayanışmanın içeriği, giderek “stratejik” bir anlama kavuşuyordu. Bu tür motivasyonların merkeziliği, toplumun diğer kesimleriyle kurulan ilişkilerde de kendisini göstermekteydi. Kemalist modernliğin kapsama alanı dışında kalan çevredeki geniş sosyolojiyle kurulan iletişimde, “davet” diline başvuruluyordu. Dolayısıyla kolektif-kimlik temelli dışlamaların öne çıkmadığı bu süreçte, içermeci bir kamusal deneyim hâkim olmaktaydı.

Günümüze geldiğimizde ise, dayanışmacı ilişki ağlarına iktidar gücü de eklemlendiğinde, İslâmi habitus giderek bir (ekonomik) imkân alanını temsil etmektedir. Habitus içerisinde yer almak, bu yönüyle küresel kentte tutunma, hatta yükselme ve sıçrama imkânını sağlamaktadır. Parti, belediyeler, STK’lar, şirketler, cemaatler gibi oluşumların ürettiği imkân alanı, kentli muhafazakârlar için sosyal yaşamda yukarı yönde bir mobilizasyon imkânı sunar. Gelinen noktada, sınıfsal-ekonomik sıçrama, beraberinde egemen gruplara özgü tutum ve ilişkilerin varlık kazanmasına yol açmaktadır. Bu açıdan sosyal dışlama, İslâmi habitusta giderek artan yoğunluktaki bir dönüşümü ifade etmektedir.

Makro düzeydeki bu analizin muhafazakârlar açısından önemi, sınıfsal bağlamda bir zamanlar “çeperinde” yer aldıkları mahalle yaşamını topyekûn ortadan kaldırma arzularının arka planını bize sunmasıdır. Aynı zamanda bir dönem “maduniyet deneyimi” etrafında buluştukları geniş gruplardan kurtulma eğilimlerinin referanslarını görmekteyiz. Sözgelimi bu dalganın tam ortasında yer alan bir muhafazakâr sakin, uzun yıllar aynı binayı, sokağı hatta okulu paylaştığı insanlara birden bambaşka merceklerden bakmaya başlar. Bu yaklaşımın etkisiyle, iktidar deneyiminden ekonomik sermaye devşirenler için ilk refleks Başakşehir gibi mutena ve pür-muhafazakâr yaşam alanlarına yönelmeyle gerçekleşiyor. Araştırmanın Fatih ayağında yakaladığım “gidemeyenler” ise, Roman, Kürt, Suriyeli gibi bir dizi dezavantajlı gruplardan arındırılmış Fatih reçetesine sarılmaktaydı. Kentsel dönüşüm de, doğal olarak zikredilen gruplardan kurtulma adına, önemli bir fırsat olarak görülmekteydi.

Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe bölümü doçenti olan Helene L'Heuillet’nin Komşuluk adlı bir kitabı neşredildi Yapı Kredi Yayınları tarafından. Hiçbir romantizme kapılmadan sadece bir mesele üzerinde duruyor yazar; insanlar birlikte yaşamak zorundadır. Komşuluk ilişkisi bu anlamda çok değerlidir. Evet, kimi zaman güvensizlik verir ama çoğu zaman güven verir. Evde başlar, sokağa taşar ve mahalleye ilerler. Şimdi en çok izlenen TV dizilerine bakınca görüyoruz ki mahalleye büyük bir özlem var, komşuluğa özlem var, birlikte hareket etmeye, dayanışmaya, kaynaşmaya özlem var. Acınacak hâlimizi seyrediyoruz sanki. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz merak ediyorum?

Mahalle ve komşuluk nostaljisine dönük yoğun vurgular tesadüf değil. Özellikle de, sanayi kapitalizminin ilk kent örneklerinden itibaren ivme kazanan “yabancılaşma” olgusu karşısında yaşadığımız çaresizliği düşününce... Dolayısıyla mekan ve gündelik yaşamı çapraz kesen bu tür nostaljik sembolleri, modern çağın “yabancılaşma”sından bağımsız ele alamayız. Yabancılaşmanın modern toplumun tüm kılcal damarlarında metastas yapabilme kapasitesine kavuşmasını anlamaya çalışırken, araştırmam boyunca özellikle Richard Sennett’e başvuruyordum.

Sennett’e göre yabancılaşmaya imtiyaz kazandıran dinamik, kamusal kültür etrafındaki değişimlerdir. Sennett bu gerçekliğin izlerini, özellikle “ancien régime” [1789 Fransız Devrimi’nden önceki hâkim sosyal ve siyasal sistem] ve sanayi kapitalizminin kamusal yaşam modelleri arasındaki farklılaşmada arıyordu. Bu çerçevede ancien régime’deki canlı kamusal yaşamın, 19. yüzyıl ortalarından itibaren “yalıtım”ın merkezde olduğu modern kamusallığa dönüştüğünü belirtir. Sözgelimi, toplumsal merkezler olarak şehir sokaklarının ve meydanlarının yerlerini, banliyölerdeki oturma odaları almaktaydı. Sennett bu değişimi, “benlik sorunlarına giderek daha fazla gömülmemizle” ilişkilendirir. Kamusal deneyim artık, “insanların kaçarak kendilerini özel ve ahlaki üstünlüğü olan bir alana kapatmak istemeleri” etrafında gelişiyordu. Dolayısıyla “öteki yönelimli” toplumdan, “iç yönelimli” bir toplumsallığa geçiliyordu.

Sennett’in bu çarpıcı repertuarı, kuşkusuz modern kentsel toplumun ilk tecrübelerinden hareketle gelişiyor. Ancak yabancılaşmanın istikrarlı varlığı düşünüldüğünde, günümüze de seslenebilme kapasitesine sahiptir. “Öteki yönelimli” toplum modelinin varlık kazandığı alan, günümüzde etkisi azalsa da, kentsel coğrafyalardır. Burada bir araya gelen farklı sosyal dünyalar, ortak yaşamın koşullarını aramakta. Dolayısıyla kültürel kimlik, sınıf, coğrafya ve etnisite bağlamında farklılaşan gruplar, “öteki yönelimli” toplum modelinin parçası halinde. Ancak sınıfsal konumlardan hareketle, kent yaşamında gelişen bu “zorunlu” seçenekten kaçınma refleksleri de varlık kazanıyor. Sennett, bu eğilimlerin başlangıçtaki temerküz alanı olarak banliyöleri işaret ediyordu. Günümüze geldiğimizde ise, “iç yönelimli” toplumsallığın hâkim temsillerinden biri site-kent havzalarıdır.

Diğer taraftan yabancılaşma çıtası, site-kentlerin kendi içerisinde dahi prestij, konfor ve maliyet düzeylerindeki farklılaşmadan hareketle değişebilmektedir. Örneğin saha araştırmamın Başakşehir ayağında, 90’lı yıllarda inşa edilen 1 ve 2. Etaplardaki kamusal deneyimler ile 2010 sonrasının “muktedir” zamanlarında ivme kazanan 5. Etaptaki deneyimler oldukça farklı bir manzara çizebilmekteydi. Nitekim 5. Etap sakinlerinde kent merkezindeki mahalle hayatı özlemiyle birlikte, 1 veya 2. Etapta geride bıraktıkları sosyal sermayeyi büyük bir özlemle anan “muhafazakâr” hanelere de oldukça sık rastlıyordum.

Bu konuda izninizle önceki sorularda yaptığım gibi, yabancılaşmayla ilgili “nahoş” manzaranın tasvir ederken sahadan somut bir deneyime başvurmak istiyorum. Hamza adını verdiğim görüşmecim, 1995-1999 yılları arasında memleketi olan Ordu’dan milletvekili olmuştu. Siyasi yaşamını burada sürdürürken, 2004 yılında partisinin isteğiyle yolu İstanbul’a düşmüş. Öğretmen kökenli olan Hamza, “Saadet Partisi İl Eğitim Başkanı” olarak İstanbul’da görevlendirilmiş. Hamza ve ailesinin yerleşim problemi ise, partili arkadaşlarının referanslarıyla çözülüyordu:

O zamanlar, parti merkezimize yakın Fatih, Bahçelievler ve Bakırköy’de epey bir yer aradım. Uygun bir ev bulamayınca, arkadaşlarım Başakşehir’i tavsiye ettiler: ‘İl yönetimi, il icrası ve il başkan yardımcılarından epey bir arkadaşımız Başakşehir’de yaşıyor. Buraya gelebilirsin. Hem, birlikte hareket etme imkânımız olur’ dediler. Böylece Başakşehir’e yerleştim.

Görüldüğü gibi Hamza’nın Başakşehir tercihinde, içinde yer aldığı siyasal bir cemaat olan Milli Görüş halkasındakilerle aynı bölgede yaşama arzusu belirleyici olmuş. Başakşehir, bu yönüyle İslâmi parti ve cemaat topluluklarının adeta temerküz merkeziydi. Başakşehir’e gösterilen bu yoğun teveccüh karşısında Hamza da duyarsız kalamıyordu. Buraya kadar her şey normal. Esas bizi ilgilendiren tarafı ise, bu andan sonra başlıyor. Yani Başakşehir’deki yaşamın akışı, Hamza’nın tahayyülünün tam tersine, bir distopyan manzara olarak “yabancılaşma”ya doğru yönelmekteydi:

Başakşehir’e yerleştikten bir süre sonra baktım ki, kimseyle konuşamıyorum. Selam vermekten öte bir tanışmaya asla imkân yoktu. Ben de oturduğum apartmandakilere, ‘Gelin Komşu Olalım’ başlıklı bir mektup kaleme aldım. Tüm dairelere ait posta kutularına bıraktım. Kendimi tanıtan bir yazı kaleme aldıktan sonra derdimi anlattım: ‘Başakşehir’de komşuluk ilişkileri giderek zayıflamaya başladı. Hâlbuki biz millet olarak komşuluğu ve komşu haklarını çok iyi yürüten bir milletiz. Dolayısıyla bunlar hep ortadan kalkıyor’ dedim. Mektubun sonunda da, ilişikte boş bir form verdim. Bloğun tüm sakinlerinden, sakıncası yoksa bu forma kendilerini tanıtan bir şeyler yazmalarını rica ettim ve sonra da şunları ekledim: ‘Ben inisiyatif alarak, tüm blok sakinlerinin yazdıklarını bir broşür haline getireceğim ve herkese dağıtacağım. Siz bileceksiniz ki, bu blokta şu insanlar yaşıyor ve özellikleri de şöyleymiş. Daha sonra birbirimizi tanıdıkça çeşitli faaliyetler içerisinde bir araya gelebiliriz. Başakşehir’e de bu meselede örnek teşkil ederiz’ dedim.

Tüm dairelere ait posta kutularına mektubu bıraktım. Cevap beklerken sadece bir tane geldi. Sanki herkesle görüşmüş, onların fikirlerini almış ve onlar adına konuşuyormuş gibi bir cevap oldu. Zannediyorum bunu yazan kapı görevlisiydi: ‘Güzel bir teklifte bulunmuşsunuz. Sizi tebrik ediyorum. Ama ben size söyleyeyim, bu mektubunuza cevap verecek hiç kimseyi burada bulamazsınız!’ dedi. Ve hakikaten ikinci bir insan daha oraya bir cevap yazmadı.

Hamza’nın aldığı cevap, etaplar bölgesindeki muhafazakârların yabancılaşmaya dair “kararlılığı”nı gösteriyordu. Gündelik yaşamdaki ilişkilerde hâkim eğilimler, “rasyonel kayıtsızlık”a karşılık gelmekte. Dolayısıyla Hamza’nın Başakşehir deneyimi, sizin de belirttiğiniz gibi, yabancılaşma karşısında hepimizi kuşatan “çaresizlik”i gayet çarpıcı bir şekilde resmetmekte.


Onur Ünlü’nün İtirazım Var filmindeki vaaz sahnesinde bir cümle vardı. “Komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelerine taşınanlar var” diyordu imam. Kitabınızda, özellikle de Başakşehir kısmında sanki bu net biçimde görülüyor. “Bizimkisi, yoksullardan kaçma değil. Dejenere olmuş bir bataklıktan kendini kurtarma” diyor mesela biri. Ekonomik kaygılar, can güvenliği, malına sahip çıkmak… Bu korkunun, endişenin kökeninde sizce ne yatıyor?

Bu tür eğilimler, orta-üst sınıf dünyasına ait tipik refleksler kanımca. Kent merkezinin sınıfsal, kültürel düzeyde çeşitliliğe açılan hatları, yeni seçkinlerin “istikrar” arayışları karşısında bir “tehdit” olarak kodlanıyordu. Bu manzara karşısında Başakşehir gibi alanlar ise, “düzen” ve “benzerlik” gibi mekânsal dinamiklere ilaveten, “medeni” insanların temerküz ettiği prestijli yaşam alanı niteliğiyle kucaklanıyordu. Sınıf merkezli bir cemaat karakterine bürünen bu gruptakiler, değişen habituslarına uygun bir algıyla donanarak hareket etmekteydi. Bu atmosferde kent merkezinde yoksulluk, güvensizlik hanesine yazılan en ufak bir gelişme dahi değerlendirilerek, “Başakşehir’e sığınmak” kaçınılmaz bir hal alıyordu.

Hani bir espri yapılırdı, “sol kendi içinde fraksiyonlara bölündü” diye. Artık sağ da bölündü şüphesiz, hatta muhafazakârlar kendi içlerinde bölündüler. Naçizane, ülkemizin en kıymetli entelektüellerinden Sadettin Ökten’in “Ciple teravih namazına gitmek görgüsüzlüktür” cümlesi yahut yine çok kıymetli sosyologlarımızdan Abdurrahman Arslan’ın “Dindar çocuk yetiştirmek ailenin görevi, devletin değil” cümlesi kimse için bir şey ifade etmiyor. Sorulunca hepimiz bir medeniyetin mirasçıyız. Ancak bu medeniyetin düşünce birikiminden, bilhassa şehir yaşamına dair hiçbir şey kalmamış gibi görünüyor. Tesettür artık moda, devremülk bir ticaret biçimi… Tüm bunların değişen habitusla nasıl bir ilgisi var?

Bahsettiğiniz alanlar, muhafazakârlığın hem siyasal hem de sınıfsal düzeydeki seçkinleri etrafında bir dönüşüm yaşandığını ortaya koymakta. Zaten ben de çalışma boyunca bu dönüşümün izdüşümlerini, Fatih-Başakşehir gibi metropolün iki sembolik yaşam alanında görmeye çalıştım. Alıntıladığınız, “Dindar çocuk yetiştirmek ailenin görevi, devletin değil” ifadesi esasında, muhafazakâr siyasetçilerin Cumhuriyet tarihi boyunca politik sahnedeki rollerine dair bir göndermede bulunmakta. Peki, neydi o rol? Kemalist hegemonya karşısında toplumun geniş kesimlerini arkasına alan “adalet”, “özgürlük” ve “eşitlik” temalarının seslendirilmesiydi. Bir başka ifadeyle, (Kemalist) devletin zor aygıtlarıyla “makbul-modern vatandaş” yetiştirme politikaları karşısında, sivil toplumun çok sesliliğine başvurularak meydan okunmaktaydı. Bu açıdan Türk modernliğinin rutin bir sosyolojisi karşımıza çıkmaktaydı: Muhalefet zamanlarında, özgürlüğe biçilen yüksek kıymet ve imtiyaz...

Benzer olarak iktidar zamanları da, Türk modernliğinin “Kemalist” ve “muhafazakâr” modelleri arasında neredeyse hiç fark bırakmayacak cinsten bir rutine sahip. Günümüz muktedir muhafazakarlığı bu açıdan, iktidar aygıtlarına yüklenilen işlevler ve yöntem boyutlarıyla, Adem Çaylak’ın yerinde betimlemesiyle “Kemalizmin yeşil versiyonu”ndan başka bir şey olmasa gerek.

Diğer taraftan çalışma boyunca ana odağım, sıradan muhafazakârların yani kitlenin ayrıntılı dünyasına inerek yaşanan “dönüşüm”ü anlamaya çalışmaktı. Ancak doğrudan siyasal alana ve seçkinlere yönelmesem de, sıradan insanların deneyimlerinin gösterdiği yol haritası üzerinden, dönüşümün birçok cephesini görme imkânı yakaladım. Bu cephenin bir yönü makro düzeydeki siyasete ve aktörlerine açılmaktaydı. Nitekim görüşme imkânı yakaladığım muhafazakâr sakinlerin deneyimleriyle, yukarıda zikredilen muhalefet zamanlarındaki çok sesli kamusal iletişimin akıbetini öğrenebilme fırsatı yakalamaktaydım. Diğer taraftan aynı kitlenin gündelik refleksleri de, yaşanan dönüşümün hem “mikro” hem de “sınıfsal” boyutlarını yakalamama imkân sağlıyordu. Böylelikle “Müslümanca yaşam” talebinin Başakşehir özelinde sahnelenen akıbetini de öğrenebilmekteydim.

Yağız Gönüler
(Dünyabizim.com, 24.07.2019)