Fütûhû'l-Gayb: Abdülkâdir Geylânî'nin irşad eden sohbetleri

Abdülkādir-i Geylânî Türbesi - Bağdat
"Seyyâh olup şu âlemi ararsan 
Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz
Ceddi Muhammed’dir eğer sorarsan
Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz."

- Yûnus Emre (KasîdeSebilci Hüseyin Efendi)

Velîler, müridlerini en önce sohbet usulüyle irşad ederler. "Gavsü'l-Âzâm" Abdülkâdir Geylânî Hazretleri de nasihat türünün en kuvvetli örneklerinden oluşan sohbetleriyle hem dervişlerini eğitmiştir hem de bugünlere dek gelen eserleriyle el'an birçok Hak ve Resul âşığının kalbini feyzyâb etmektedir. Geylânî Hazretlerinin sohbetlerine dair birçok yayınevi tarafından eserler neşredilmiştir. Sayfa sayısı ve ciltli oluşuyla hacimli olarak tanımlanabilecek bu eserler birçok evin en güzide yerinde okunmayı beklemektedir. Zaman zaman başvurulsa da bazen dilin ağırlığından bazen de modern zamanların -maalesef- bitmek bilmeyen yorgunluğundan o eserler kıyıda köşede beklemeye devam etmektedir.

Fütûhû'l-Gayb, çok kolay okunabilmesinin yanı sıra hem bir tasavvuf yoluna bağlanmış müridleri hem de bu meselelere dair merakı olan muhibbanı tam kalbinden vuracak nitelikte bir eserdir. Sohbet usulünü yaşayan ve yaşatan bir niteliğe sahiptir. Öyle ki okurken insan kendini Geylânî Hazretlerinin dizinin dibinde hissedebilir, zaman zaman kalbi huzura erişirken zaman zaman da sıkıntıya düşebilir. Bunun sebebi hazretin bizlere ulaşan nasihatlerinde her şey belirgin olmasıdır. Zamane tasavvuf kitaplarının ekseriyetinde gördüğümüz sözü dolaştırma eylemine hazretin müsaadesi olmamıştır. Allah'ın emirleri ve yasakları gayet açıktır ve büyük velîler bu açıklığı olduğu gibi bizlere sunmaktadır. Hazretin vaazlarına, üslubuna ve günümüze ulaşan eserlerine dair Süleyman Uludağ hocamız bu hususta şöyle yazmıştır: "Gerek vaazlarında gerekse eserlerinde son derece sade bir üslûp kullanan Abdülkādir-i Geylânî, kendisinden önceki sûfîlerden nakiller yaparken bunları herkesin anlayacağı örneklerle açıklar. Bu sebeple eserleri tasavvuf edebiyatının güzel örneklerinden sayılır. Tema olarak ağlatıcı ve ürpertici konuları tercih eder. Konuşmalarında samimi yakarışlarını dile getiren dua ve niyazlara yer verir. Cemaate cenneti müjdeleyerek onlara ümit ve şevk verir, nefsin zayıf taraflarını başarılı bir şekilde tasvir eder, şeytanın insana nüfuz etme yollarını canlı örneklerle anlatır. Bilhassa el-Fetḥu’r-rabbânî ve Fütûḥu’l-ġayb’da insanı duygulandıran ve heyecanlandıran tablolar çizer. Tarikatının ve tesirinin bütün İslâm âlemine yayılmasında, uyguladığı bu metodun payı büyüktür."

Bu tip kitapların incelemesini yapmak elbette ki bizim boyumuzu aşar zira inlenecek bir şey yoktur. Aşk-ı İlahi ve aşk-ı Resul ile dolu olan bu türden kitapları başımızın üstüne koyup sık sık, tekrar tekrar okumak gerekiyor. Sufi Kitap tarafından Ocak 2019'da neşredilen Fütûhû'l-Gayb, günümüzde neşredilen diğer tasavvuf klasiklerinden önemli bir farka sahip. Kitabın tercümesini yapan Mehmet Bilal Yamak öyle güzel bir takdim yazısı kaleme almış ki bu metin okuyucuyu kitaba derhâl hazırlayacak ve bir an evvel okumak için gereken iştiyakı sağlayacaktır. Yamak takdim yazısında kalbin madde ritmine nabız, mana ritminin bozulmasına da kabz denildiğini hatırlatarak gönül dünyasının kabz hâlinde olduğunu ifade ediyor. Evet, günümüz insanının gönül dünyası bir kabz hâlindedir. Öyle bir plan dairesinde yaşamaktayız ki bu plan bizim duygularımızla, hislerimizle ve Kavuşmak İstediğimizle aramıza büyük sınırlar çizmektedir. Sürat, hareket ve Yamak'ın zikrettiği gibi tam bir cevelan hâlinde yaşamaktayız. Dönüyoruz, dolaşıyoruz ama bu dünyaya geliş sebebimizin çok uzağında yer alıyoruz. Buna yer almak da denmez, koca bir boşlukta bir şeylere tutunuyoruz. Maalesef ki tutunduğumuz şeyler ilimden de irfandan da yaratılış gayemizden de oldukça uzak. İşte tam burada, keskin bir inziva sonrasında gerçekleşen sohbetlerin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Geylânî Hazretleri Bağdat'ta Ebu'l-Hayr Muhammed b. Müslim ed-Debbâs vasıtasıyla tasavvufa intisab edip (Yine Süleyman Uludağ hocamızdan öğrendiğimize göre kaynaklar tarikat hırkasını Debbâs’tan giydiğini ve onun damadı olduğunu bildirirler) peşinden ilim tahsiline sarılarak medresede hadis, tefsir, kıraat, fıkıh ve nahiv gibi ilimleri okuduktan sonra vaaza başlasa da bir süre sonra inzivaya çekiliyor. Hakikati eşyada, insanda ve kalplerde bulamayan böyle ariflerin sıklıkla başvurduğu inzivanın İmam Gazzâlî gibi bir büyük müderrisi de şehrinden uzaklaştırıp kendisine döndürdüğünü hatırlatıyor Mehmet Bilal Yamak.

Yirmi beş sene sürmüştür Geylânî Hazretlerinin inzivası. Bu inzivalar ne zaman nihayete eriyor? Elbette 'ötelerden' gelen bir takım işaretlerle. Nitekim Pîr-i Türkistan Ahmed-i Yesevî Hazretlerinin de mürşidi olan Hâce Yûsuf Hemedânî Bağdat'a geldikten sonra Geylânî Hazretlerine hitaben "Sen fıkhı, fıkıh usulünü, hilâfı, nahvi, lügat ve tefsiri iyice talim ettin. Ben sende hurma olabilecek bir tohum ve bir kök müşahede ediyorum" demiş ve onun yeniden vaaza dönmesini istemiştir. Bu manevî emirden hemen sonra Gavsü'l-Âzâm Abdülkâdir Geylânî Hazretleri vaazlarına yeniden başlar. Fütûhû'l-Gayb, oğlu Abdürrezzâk’ın babasının meclislerinde topladığı yetmiş sekiz vaazdan meydana gelmektedir. Bazı Fütûhû'l-Gayb baskılarında bu vaazların sonuna hazretin ölürken yaptığı vasiyet ve soy şeceresi de eklenmektedir.

Yâ Hazreti Sultan es-Seyyid Abdulkâdir Geylânî Kuddise Sirruh
Hat: Yesarizade Mustafa İzzet Efendi
Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin (1077 - 1165/66) yaşadığı dönemde bir şeyhin mânevî otoritesini kabul edip de çevresinde sohbet halkalarının oluşması hemen hemen yeni vuku bulmuştur. Zamanla dervişlerin şeyhleriyle olan ilişkileri belirli kurallara bağlanmış ve tekkeler inşa edilmiştir. Bu zamanlarda oluşan ilk tasavvuf kolları Kassâriyye, Cüneydiyye, Bâyezîdiyye, Hakîmiyye, Hereviyye gibi adlarla anılmıştır. Geylânî Hazretlerine nisbet edilen tasavvuf mektebinin adı ise Kādiriyye'dir. Nasıl ki Ahmed Yesevî’ye nisbet edilen Yeseviyye Orta Asya’da, Ahmed er-Rifâî’ye nisbet edilen Rifâiyye Ortadoğu'da, Ebü’l-Hasen eş-Şâzelî'ye nisbet edilen Şâzeliyye Kuzey Afrika'nın batısında yayılmaya başladıysa Abdülkādir Geylânî’ye nisbet edilen Kādiriyye ise Irak başta olmak üzere Müslüman coğrafyasının her tarafına yayılmıştır.

Kādiriyye yolunu Anadolu'ya taşıyan (15. yy) isim; Hacı Bayrâm-ı Velî’nin müridi iken onun emri üzerine Hama’ya gidip Abdülkādir Geylânî’nin soyundan olan Hüseyin el-Hamevî’den hilâfet alan Eşrefoğlu Rûmî olmuştur. Kādiriyye’nin Eşrefiyye kolunun pîri olan Eşrefoğlu Rûmî'nin irşad faaliyetleri daha çok Bursa ve İznik arasında sınırlı kalmıştır. 17. yüzyılda ise Rûmiyye kolunun pîri İsmâil Rûmî; İstanbul'dan hem Balkanlara hem de Anadolu'ya uzanan geniş bir coğrafyaya Kādiriliği taşımıştır. Onun İstanbul-Tophane’de kurduğu tekke, diğer Kādirî tekkeleri nezdinde de merkez, yani âsitâne olarak kabul edilmiştir. Beyoğlu ilçesinin Tophane semtinde Kādirîler Yokuşu'nda bulunan âsitâne, 1765 ve 1823 yangınlarında zarar görmüş; III. MustafaII. Mahmud ve II. Abdülhamid’in onarım faaliyetleriyle ayakta kalabilmiş fakat 1997'deki yangınla büyük bir bölümü harap olmuştur. Yapılan çalışmalarla eskiye en yakın formuna kavuşturulan âsitâne el'an faaliyetlerini sürdürmektedir.

Hem hazretten hem de mektebinden bahsettikten sonra Fütûhû'l-Gayb'a dönelim. Evvela Kutbü'l-Aktâb Seyyid Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin en mühim nasihatlerinden birini okuyalım: "Seni, her türlü eksiğinle, kusûrunla, günâhınla, sevâbınla gerçekden seven ve hatâ ettin diye seni terk etmeyen, bir tek Allah'dır. Eğer bunu bilseydin Allah'dan başka bir kimseye kulluk etmezdin."

20. asrın mürşid-i bî-nazîri, ârif-i billah, vâsıl-ı ilallah, vâkıf-ı esrâr-ı ilâhî, sâkî-i aşk-ı subhânî Es-Seyyid Eş-Şeyh Muzaffer Ozak'ın bir ses kaydı vardır. "Abdülkâdir Geylâni Hazretlerinin Vaazları Neden Çok Te'sîrliydi?" başlıklı bu kayıttan öğrendiğimize göre imkân buldukça vaazlar veren ve aynı zamanda âlim olan oğlu, "Baba, sen ne zaman vaaz etsen, halk kafasını duvarlara vuruyor, halbuki ben de vaaz ediyorum üstelik birçok hakâik-i Kur`âniyyeden bahsediyorum ama hiç kimseye te'sîri olmuyor. Bunun sebebi nedir?" diye sormuş. Babası hem ona hem de tüm Müslümanlara, son derece kıymetli bir nasihat olarak kabul edilecek şu cevabı vermiş: "Evlâdım, başkasına söyleyeceğin sözü, vereceğin nasîhatı evvelâ kendin yap ki te'siri olsun. Başkasına söylediğini kendisi yapmayanın sözünde te'sir olmaz."
Kādirî tacı etrafında celî-sülüs
Yâ Hazreti Pîr Seyyid Sultân
Abdülkādir el-Geylânî istifi.
Hat: Aziz Efendi.

Görüleceği üzere hazretin ifadeleri hem bire bir konuşmalarda hem de vaazlarda son derece açık ve keskin. Kitap boyunca bunu görmek, hissetmek mümkün. Hazret, El-Hac Muzaffer Ozak'ın başka bir ses kaydından öğrendiğimize göre şeytanın bile foyasını ortaya çıkaracak ilimlere sahiptir. Bu ilimleri kendisi fıkıh, kelâm ve tasavvuf olarak açıklar ve şöyle buyurur: "Rabbim, bana üç ilim ihsân buyurmuşdur. Bu ilimlere âgâh olup bunlarla âmil olanlar, neyin Rahmâni neyin de şeytânî olduğunu bilirler."

Fütûhû'l-Gayb, yukarıda da belirttiğimiz gibi yetmiş sekiz sohbetin derlenmesiyle oluşuyor. Mehmet Bilal Yamak'ın son derece anlaşılır ve sürükleyici diye tabir edeceğimiz çevirisi, hazretin eşsiz üslubuyla insanı manalardan manalara koşturuyor. Bu sohbetler mü'minlerin nelerle meşgul olması gerektiğinden türlü belâlara dûçar olmanın sebeplerine; manevi ölümün ne olduğundan kalbin üzerindeki bulutları dağıtmaya; Allah'a yaklaşmaktan keşif ve müşahedeye; sufîlerin hâllerine tâbi olmaktan tevekkül ve makamlarına; mürşid vesilesiyle Allah'a vâsıl olmanın keyfiyyetinden müridin hâllerine ait tafsilata; sıdk ve samimiyetten sâlikin ne zaman ruhanîler zümresine dâhil olacağına; uykunun zemminden zühde; muhabbetin şartlarından nefs ile cihada; çarşıya pazara çıkıp her gördüğünü isteyen ile sabredenlere dek dinî hayattan sosyal hayata, iktisadî vaziyetten ömür denen seyir defterinin akıbetine varıncaya dek her mevzuyu kuşatıyor.

Rabbim bu koşulardan ganimetlerle döndürsün. Sohbetleri buraya uzun uzadıya almak, kitabı almaya mani olabileceğinden kısa bazı alıntıları aktararak yazımı bitirmek isterim.

"Kul bütün sebeplerden kesilinceye kadar cevap gelmez o kapıdan."

"Hayır ve selamet namına ne var ise hali muhafazadadır."

"Haller evliyaya, makamlar abdallara mahsustur. Senin hidayetini temin ise Allah'a aittir."

"Eğer Allah sana mal mülk nasip eder de o mal mülk seni Kendisine itaatten alıkoyarsa, seninle Allah arasında perde olur nasip ettikleri. Hatta nimeti veren ile değil de nimet ile uğraştığından dolayı elinden çekip alır o malı mülkü."

"Hakkında takdir edilen eğer bela ise tahammülün bol olsun, sabret. O belaya muvafakat halinde ol, nimetlenmeye bak ondan, fenâ bulmaya çalış belada."

"Belaların iç yüzü, Mevlâ'nın sana olan muhabbetini müjdeliyor."

"Kalbini mahlukata ait hiçbir şeyle meşgul etme."

"Rahatlık namına ne var ise Allah'a teveccüh edip onun emrine muvafakatta ve Mevlâ'nın huzuruna râm olmaktadır. İşte böyle olursa kul dünya haricinde kalabilir. Bir de bakmış ki yol göstericisi şefkat olmuş, rahmet olmuş, lütuf olmuş, sadaka olmuş."

"Seven sevdiğinden gayrısını tercih mi edermiş? Bela, sevenlerin kalplerinin çengelidir; nefslerinin ise bağı. Alıkoyar onları matlublarından başkasına meyilden; meneder Hâlıklarından başkası ile sükûn bulmaktan ve O'nun gayrına dayanmaktan."

"Eğer nefsine karşı şefkatin varsa dikkatli ol!"

"Sende sana dair ne varsa her şeyi ve Allah'ın gayrı ne varsa hepsini putlar gibi gör."

"Unutma ki nusret sabırda, çıkış yolu ise sıkıntılarda gizlidir."

"Tek ama tek Kendisine muhabbet edilmesini sever."

"Takdir buyurduğu şeye rıza gösterebilmeyi iste. Çünkü bilemezsin ki sen hayır hangisindedir."

"Bazen öyle olur ki Allah, bela ve musibeti yağdırır üzerine ki böylece ricalullah mertebesi merteben, evliya ve abdallar menzili de menzilin olur."

"Tasavvuf dediğin kîl u kâl vasıtası ile elde edilecek bir şey değildir. Tasavvufa vâsıl olanlar, ancak âdetlerinden ve hoş görülen şeylerden el ayak çekmekle vâsıl oldular. Dervişlere ilim ile değil yumuşaklıkla sokulasın. Çünkü ilim; dervişleri ürkütür, yumuşaklık ise onlarla ünsiyet peyda etmene vesile olur."

Feyzleri üzerimize daim olsun. Hû...

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 10.05.2019)

Üsküdar'dan dünyaya yayılan fütüvvet kokusu: Harakanî


"Allah gönlümüzü açsın, kalp gözümüz açılsın. Hiç kalp gözüm açılsın diyeni ben görmedim ya. Para gelsin, evlat gelsin, mal gelsin, mülk gelsin, villa gelsin, bağ gelsin. Bunlarla fetih olmaz. Ya Rabbi  aç, râhını aç, yolu göster Ya Rabbi. Âmin."
- Yavuz Selim Uzgur

Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü tarafından her yıl düzenlenen Tasavvuf Araştırmaları Günleri (TAG) 27-28 Nisan 2019 tarihlerinde gerçekleştirildi. Bu yıl uluslararası boyutta düzenlenen ve "Füttüvvet Sultânı Ebu'l-Hasan Harakanî" başlığını taşıyan sempozyumda hem yurt içinden hem de yurt dışından ehl-i ilim, ehl-i irfan birçok isim misafir edildi. Nermin Tarhan Konferans Salonu'nda gerçekleştirilen oturumlar boyunca Harakanî Hazretleri, onun tasavvufî şahsiyeti, faaliyetleri ve fütüvvet kavramı konuşuldu. Tüm video kayıtlarına Nefes Yayınevi'nin youtube sayfasından ulaşmak mümkün.

Sempozyumda Harakanî Hazretlerinin Anadolu'nun manevî kimliğindeki rolünden Nûrü’l-Ulûm eserindeki sufi dünya görüşüne, füttüvvet anlayışından naz makamına, Mesnevî'deki kokusundan ehadiyyet idrakine, İbn Sînâ ile görüşmesinden ilk dönem sûfîlerinde Allah’ı talep etme ve  dünya ile ahiretten fani olmaya, metafizik açıdan yapay zekâ metaforundan ilk dönem sûfîlerinin mevlevî mûsikîsi ve semâ’ı üzerine etkilerine varıncaya kadar oldukça zengin konular gündeme taşındı. Ülkemizin dört bir yanından -hemşehrim Süleyman Uludağ hocanın ismini hususen zikretmek isterim, Allah ondan razı olsun- gelen kıymetli isimlerin yanı sıra Alan GodlasLaila KhalifaKabir Helminski, Omid Safi, Velin BelevNazif Mohib Shahrani, İurii Averianov ve Hacı Seyyid Salman Çişti gibi dünyanından türlü coğrafyalarından katılan isimlerle de Harakanî isminin zikredilmesi mutluluk ve huzur vesilesi oldu biz dinleyiciler için. Zaten Ebu'l-Hasan Harakanî Hazretleri de âşıklarına bunu vaad ediyor...


Fütüvvet erleri cennete giden yola değil, Allah'a giden yoldadır

Anadolu topraklarından yetişen velîleri ve sultanları tanımakla yükümlüyüz. Bu yükümlülüğün bizlere kazandıracağı şeylerle buluştuğumuzda, yaratılışımızın ve dünyaya hangi amaçla geldiğimizin de farkına varmış olacağız. Batı düşüncesi asırlarca dünyanın nasıl oluştuğu üzerine kafa yorarken doğu düşüncesi -ki buna tasavvuf düşüncesi dersek hata etmeyiz diye düşünüyorum- daima dünyanın neden yaratıldığını izah etmeye çalışmıştır. Dünya neden yaratıldı? İnsan neden yaratıldı? İnsan neden dünyaya gönderildi? İnsanın dünyadaki amacı nedir ve gayreti ne yönde olmalıdır? Bunlar doğru sorulardır ve bu soruların peşinden giden her insan muhakkak Anadolu velîleriyle, sultanlarıyla ve evliyalarıyla buluşacaktır. İşte bundan bin küsur sene evvel dünyayı teşrif eden Ebu'l-Hasan Harakanî Hazretleri de Kars'tan tüm topraklarımıza kalp nazarıyla bakmış bir ulu evliyadır. Tasarruflarının çok yüce olduğu söylenmekle beraber hem yetiştirdiği talebeleriyle hem de nasihatleriyle el'an birçok insanın varlığını anlamlandırıp Rabb'iyle irtibatını sağlamlaştırmasında çok kuvvetli bir mevkidedir.

O ki "Kıyamet gününde ziyaretçilerime şefaatçi olmayacağım, zira ziyaretçilerim başkalarına şefaat edecekler" buyurmuştur. Bu sorumluluk ve yetki hiç şüphe yok ki nadirattan velîlere ikram edilmiştir. Onlar asla ve asla ölü değildirler, Hayy'dırlar, hayattadırlar ve biz yaşayan ölüler ancak onlarla irtibat kurduğumuzda gerçekten yaşayabiliriz. Onların ilminden ve ilhamından yararlandığımız müddetçe hem dualarımızı hem de ibadetlerimizi bir fütüvvet eri gibi gerçekleştirebiliriz. Zira fütüvvet erleri cennete giden yola değil, Allah'a giden yola talip olmuşlardır. Onların bütün meselesi talep etmek üzerinedir. Harakanî Hazretleri, çok sevdiği büyük velî Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin kabrini on bir yıl boyunca ziyaret ederken, asla sırtını dönerek oradan ayrılmazmış. Bir ziyaretinde "Yâ Rabbî! Bâyezîd’e ihsân ettiğin sana âit ilimlerden, büyüklüğünün hakkı için, Ebu’l-Hasan kuluna da ihsân eyle!" diyerek niyaz etmiş. On bir yıl sonra "Ey Ebu'l Hasan, oturma vaktin geldi" nidasını işitmiş ki bunun tasavvuftaki manası irşad faaliyetine başlamaktır. Bu nidayla birlikte tıpkı Ebubekir Efendimizin gönlüne düşen korku gibi bir his düşer içine. O korkuyla "Ey Bâyezîd, himmetini yüce tut, yüksek tut, ben ümmiyim; Kur'an bilmiyorum" der. Akabinde bu sözüne, "Ey Ebu'l-Hasan! Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm. Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Sonuna kadar oku!" karşılığı gelir. Harakanî Hazretleri "Fatiha'yı okuyunca bütün ilimler kalbime doldu" buyurur ve Harakan'a döndükten sonraki ilk sohbetinde "Her kim bu kapıya gelirse, ekmeğini veriniz ve inancını sormayınız. Zira Ulu Allah’ın katında ruh taşımaya layık olan herkes Ebu'l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeğe layıktır." diyerek müjdesini verir ve akabinde görevini açıklar: "Âlim sabah kalkar ilmini artırmak ister; abid ibadetini artırmak ister, zahit zühdünü artırmak ister, tacir ticaretini yapmak ister; Ebu’l-Hasan ise bir kardeşinin gönlüne mutluluk, huzur, yücelik ulaştırmanın derdindedir."

Sevr mağarasına dönmeliyiz

Seyyid Ebu'l Hasan Harakanî Vakfı Başkanı çok kıymetli Yavuz Selim Uzgur'un buyurduğu gibi işte Anadolu'nun fethi budur ve kelimelerle, ciltlerce kitaplar yazmakla fütuhat yapılamaz. Bir ilim, bir irfan, bir aşk, bir muhabbet, bir sevda, bir gözyaşı, bir titremedir Anadolu'yu feth eden. Sevr mağarasında Hz. Ebubekir Efendimizin gönlüne düşen korkuya, Resul-i Ekrem Efendimiz "'Lâ tahzen, innallâhe meâna​" buyurmasıyla fütuhat açılmıştır. İşte o fütuhattır ki Harakanî, Bistâmî, Şah-ı Nakşbendî, Abdülkâdir Geylanî gibi çok büyük velîlerin -Allah feyzlerini üzerlerimizden eksik etmesin- eliyle yalnız Anadolu topraklarına değil tüm âleme yayılmıştır. Fetih kalpte başlar ve kalplerden kalplere taşınır, ulaşır. Fetih topla, tüfekle olacak iş değildir büyüklerin buyurduğu gibi. Başı da sonu da iman olan bu halka her daim bizimledir. Biz her ne zaman sona ulaştığımızı, dara düştüğümüzü, hüzün deryasında boy verdiğimizi düşünürsek derhâl başa dönmemiz gerekiyor. "İş başa düştü!" sözü bize bunu hatırlatmalı. En başa dönmeli, Sevr mağarasına dönmeli. İşte Ebu'l-Hasan Harakanî Hazretleri tıpkı Ebubekir Efendimizin gönlüne düşen korkuya kapılmış ve işittiği nidayla fütüvvet halkasının en büyük pirlerinden biri olmuştur. Pek çok maneviyat önderini ve şehidini derununda barındıran Kars'ta fütüvvet ahlakını yaşamış ve Anadolu'ya yaymış Harakanî Hazretleri, Silsile-i Âliyye-i Nakşibendiyye'nin altıncı pîridir. Sevgili Peygamberimizden gelen hafî ve cehrî tarik kolları Hz. Ebubekir ve Hz. Ali Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin her ikisi de altıncı imam, Câfer İbni Muhammed Sâdık Hazretlerinde toplanmaktadır. Cafer-i Sâdık'tan sonra Beyazid-i Bestami’ye ve ondan da Ebu'l-Hasan Harakanî’ye gelip birleşmektedir. Silsile, Harakanî'den sonra Hace-i Ebû'l Aliyyi'l Fârmedî ve Havace Yusuf-i Ebu Eyyubi'l Hemedanî Hazretleriyle devam etmiştir ve kıyamete dek de edecektir biiznillâh.


Fütüvvet, başkasını kendine tercih etmektir

Harakanî Hazretleri hakkında yazılmış bazı romanlar olduğu gibi elbette bazı tasavvufî kaynaklarda da onun hakkında bilgi edinmek mümkündür. Misal vermek için fakir şu sıralar okuduğum Muhammed ibn Münevver'in Esraru’t-Tevhid fi Makamatı’ş-Şeyh Ebi Said'inin kapak yazısında Ebu Said'in tasavvufi çizgisinin Beyazid-i Bestami, Hallac-ı Mansur ve Ebu'l-Hasan Harakanî ile hemen hemen aynı olduğu yazar. Sevgili Sadık Yalsızuçanlar'ın Cam ve Elmas romanı ile Sadık Yemni'nin yeni romanı Çağrılan KarsH'da yine Harakanî Hazretlerine dair önemli detaylar bulmak mümkündür. Yalsızuçanlar'ın ayrıca derlediği Fakrın Makamları adlı kitap, Ebû’l-Hasan Harakânî'nin hayatını ve risalelerini bir araya getirir. Yine Yalsızuçanlar'ın Yavuz Selim Uzgur büyüğümüz ile söyleşerek meydana getirdiği Anadolu'nun Kalbi: Harakanî adlı kitap mümkündür ki hazrete dair en geniş kapsamlı ve güncele yönelik eserdir. Bu eserlerle hem ehl-i tasavvufun hem de meraklıların, yediden yetmişe insanımızın buluşması gerekiyor. Zira Harakanî, himmetleri ve tasarrufları devam eden ululardandır, fütüvvetin merkezidir. Burada, Şecere-i Fütüvvet'ten de bahsetmek gerekiyor. Seyyid Ebu'l Hasan Harakanî Vakfı'nın internet sayfasından okuyalım:

"Kavram olarak Fütüvvet, genellikle başkasını kendine tercih etmek, engin bir mürüvvete sahip olmak demektir. Cesaret, yiğitlik ve mertlik anlamına gelen Fütüvvet tasavvuf çevrelerinde diğergamlik, cömertlik ve şefkat içine alan bir terim olmuştur. Fütüvvet'i kavram olarak ilk tarif edenin Harakâni Hazretlerinin büyük dedesi İmam Cafer'i Sadık Hazretleri olduğu kabul edilir. Ona göre Fütüvvet, bugün kullanılan empatiden çok yüksek Kur’andaki “Îsâr” ile irtibatlıdır. Cömertliğin en üst derecesi isâr'dır. Diğergamlık, başkasının hak ve menfaatini kendi hak ve menfaatine takdim etmek, başkasını düşünmek (takdimüke gayreke ala nefsike) fütüvvet, civanmertlik, fedakârlık, feragat demektir."

Ebu’l–Hasan Harakâni Hazretlerinin sohbetinde bulunmuş, ondan öğüt almış, ona mürit olmuş Gazneli Devleti'nin Sultanı Gazneli Mahmut’un “Sarayımın en değerli hazinesi” dediği meşhur İslam âlimi El-Bîrûnî, Ebu’l-Hasan Harakâni’nin devrinde yaşamış, ondan ilim ve feyiz almış bir islam bilginidir. El-Bîrûnî, Harakâni’nin fütüvvet ve mürüvvetinden bahsederken şöyle demiştir:

"Mürüvvet (adamlık, cömertlik, güzel ahlak) kişinin kendisi, eşi dostu ve durumuyla alakalıdır. Fütüvvet (delikanlılık) ise bunları aşan bir karakterdir. Mürüvvet sahibi kendisinden ve kazandığından başka bir şeyle sorumlu değildir; ancak (sahip olduğu nimetleri) Allah’ın kendisine helal, başkalarına haram kıldığını düşünmeksizin başkalarının borçlarını üstlenir ve onları rahat ettirmek için sıkıntılarını yüklenirse; güçlü, halim selim, vakur, zorlukları üstlenebilen, mütevazi olmakla birlikte şanlı bir delikanlı (fütüvvet sahibi) olarak tanınır ve bunu soyu sopu ile değil hakkıyla elde etmiş olur.

Harakâni Hazretleri “Şu dünyadan dört yüz dirhem borçlu olarak ayrılmayı, bu borcumdan hiçbir şey ödemediğim için hak sahiplerinin kıyamet günü gelip yakama sarılmalarını, birinin talep ettiği bir ihtiyacını karşılayamamış olmaya tercih ederim.” buyurarak bu yolda fütüvvetin ve civanmertliğin en yüksek mertebesini izhar ederek tüm yaşamını ve hayatını bu isâr anlayış, yaşayış ve davranış ahlakı üzerine kurarak yol göstermiştir, göstermeye de devam etmektedir. Beş tarikattan icazetli büyük evliyalarımızdan Alvarlı Efe Hazretleri onu "Pir-i Harakanî namütenahi / kemalât-ıkâmil Hak’dır penahı / mir’at-i Muhammed evliya şahı / tarik-i Mevlâ’da merdan iledir." dizeleriyle tanıtmıştır.


“Perde kalkarsa, ne sen kalırsın ne ben.”

Sözü daha çok uzatmadan, sempozyumun tüm kayıtlarının dikkatle izlenmesi ve üzerine düşünülmesi gerektiğini belirtmek isterim. Her biri muhabbet kokan bu konuşmaları -Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed'siz muhabbetten ne hasıl?- hayatımızda önemli bir yere koymalıyız. Fütüvvet meselesini eğitim hayatımız için düşünmeliyiz. Fütüvveti mesaimizin içine yerleştirmeliyiz. Fütüvveti bir yaşam biçimi hâline getirebilmek için Harakanî Hazretlerinin himmetlerine sığınmalı ve dua etmeliyiz. Gözyaşıyla, kalple, elle ve dille istemeliyiz. Onun gibi Allah adamları, kapılarından asla boş döndürmezler elhamdülillah. Yazımı, tıpkı Yavuz Selim Uzgur büyüğümüzün sempozyomun açılış konuşmasını bitirirken yaptığı gibi Harakanî sözlerinden birkaçıyla bitirmek istiyorum. Yazıdaki olası kusurlar için af diliyor, hazretin has âşıkları arasında olabilmeyi niyaz ediyorum. Gayret bizden, tevfik Allah'tandır.

"Hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar herkes bildiğiyle övünür. Hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır. İşte o zaman marifeti kemale erer."

"Dünya peşinde koştuğun sürece dünya senin padişahındır, ondan yüz çevirince sen ona sultan olursun."

"Civanmertlik üç çeşmeli bir deryadır: Biri cömertlik, ikincisi şefkat, üçüncüsü de halktan doymuş olup Hakka muhtaç olmaktır."

"Allah görüyor diye yaptıklarının hepsi ihlas, halk görüyor diye yaptıklarının hepsi riyadır."

"Bir mümini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse o gün akşama kadar Peygamberle (s.a.v) yaşamış olur. Eğer mümini incitirse Allah onun o günkü ibadetini kabul etmez."

"Namaz ve oruç önemlidir, ama gönülden kibri, haseti ve hırsı çıkarmak daha önemlidir."

"Yeryüzünde gezen nice kimse vardır ki, ölüdür; yeraltında yatan nice kimse vardır ki, diridir!"

"Yaratanın aşkına tutulan birisi yaratılmış hiç bir şey tarafından tatmin edilemez."

"Âşıklar kimseye yük olmayan, kalbi Allah aşkıyla yanıp diğerlerinin de kalbini bu aşkla tutuşturanlardır."

"Ezel sırlarını, ne sen bilirsin ne ben.
Bu muamma sözü, ne sen okursun ne ben.
Perdenin gerisinde, ben ile seni bir konuşturan var.
Perde kalkarsa, ne sen kalırsın ne ben."

Yazıdaki olası kusurlar için af diliyor, hazretin has âşıkları arasında olabilmeyi niyaz ediyorum. Gayret bizden, tevfik Allah'tandır.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 04.05.2019)

Uzaklar Her Zaman Gerçek Değildir

İnsan her sabah bir bahane arar kendine
Çünkü işe giden herkes biraz ödlektir
Susmak, koşmak ve avunmak arasında
Sahiden inanmak hep eski sokaklarda

Doğar doğmaz başlayan huzursuzluk
Ve hep o göğüsten taşan ölü ağırlık
Bak işte kış sonu o bilge imparator
Her ikindisi başka bir türkü söylüyor

Yakınlara küstün, yakınlara küsme
Uzaklar her zaman gerçek değildir
Dünyaya küs dünyanın haberi olmasın
Unutma hep çocukluğun kenarındasın

İnsan her akşam bir özür arar kendine
Çünkü eve dönen herkes biraz cesurdur
Konuşmak, yürümek ve uyumak arasında
“Tabip olmayana yaran sardırma”

Yağız Gönüler
(Şiar, 21, Mart-Nisan 2019)